Cuma, Ekim 24, 2014

Türkiye’nin “Kişisel Verileri Koruma” Serüveni


            Türkiye, kişisel verilerin korunması alanında ilk uluslararası belge olan Avrupa Konseyinin 28.01.1981 tarihinde imzaya açtığı 108 sayılı Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunmasına Dair Sözleşmeyi imzaya açıldığı gün imzalayan ilk ülkelerden birisidir. Günümüz itibariyle ise San Marino Sözleşmeyi imzalamayan, Türkiye ise imzalamasına rağmen onay surecini işletmemiş tek ülke konumundadır. Sözleşmenin tarafların yükümlülüklerinin belirtildiği 4. maddesinde, taraflar kişisel verilerin korunmasına ilişkin temel prensiplerin iç hukukta uygulanmasını sağlayacak önlemleri bu Sözleşmenin ülkede yürürlüğe girmesinden önce almakla yükümlü tutulmuşlardır. Bu madde uyarınca, Sözleşmenin onaylanarak yürürlüğe konulabilmesi için, öncelikle Sözleşmenin İkinci Bölümünde yer alan temel prensiplerin iç hukukta uygulanmasını sağlayacak uygun önlemlerin alınması gerekmektedir. Bu kapsamdaki en önemli önlem, kişisel verilerin korunması alanını düzenleyen çerçeve bir kanuna sahip olunmasıdır.[1] Kişisel verileri AB Direktifi’ne göre korumayan ülkelere veri transferinin yapılmaması çerçeve Kanunun çıkarılmasını zorunlu kılmakta, amaç kişilerin verilerini korumaktan çok kamu ve özel kuruluşlar arasındaki veri transferinde yaşanan güç dengesizliğini ortadan kaldırmak olmaktadır.[2]


            Kişisel verilerin korunması konusunda yasal düzenleme yapılması ve düzenleyici ve denetleyici bir kurum kurulması Avrupa Birliği müzakere fasıllarından 4’ü ile yakından ilgilidir. İlerleme Raporları, Katılım Ortaklığı Belgesi, 23. Fasıl Tarama Sonu Raporu gibi belgelerde bu Kanunun yürürlüğe girmemiş olması önemli bir eksiklik olarak nitelendirilmektedir. Türkiye hakkında 2001 yılından itibaren hazırlanan ilerleme raporlarında, kişisel verilerin korunması alanında mevzuat eksikliğine vurgu yapılmakta ve bu eksikliğin giderilmesi talep edilmektedir.[3]

            Kişisel Verilerin Korunması Kanun Tasarısı ile ilgili ilk çalışmalar 1989 yılında başlamış ve 2000’li yıllara kadar çeşitli tasarılar hazırlanmış ancak çalışmalar sonuçlandırılamamıştır. 2000 yılında kurulan komisyonun da tasarı çalışmalarını tamamlayamaması üzerine 2004 yılında yeni bir Komisyon oluşturulan komisyonun hazırladığı Tasarı 28/07/2006 tarihinde Başbakanlığa gönderilmiş, Başbakanlık tarafından 22/4/2008 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevk edilmiştir. 2008 yılında, Adalet Alt Komisyonunda bulunan tasarı, araya TBMM Seçimlerinin girmesi nedeniyle yasalaşamayınca İçtüzüğün 77. Maddesi gereğince hükümsüz sayılmıştır. 2011 yılında Adalet Bakanlığı tarafından Başbakanlığa yazılan yazıyla Tasarının yenilenmesinin uygun olacağı bildirilmiştir. Tasarı halen Başbakanlıkta bulunmaktadır. Bu sırada, Bakanlık bünyesinde bir çalışma grubu oluşturulmuş, bu çalışma grubu mevcut Tasarıyı getirilen eleştiri ve öneriler doğrultusunda yeniden kaleme almış[4] ve yeni Tasarı 08.06.2012 tarihinde Başbakanlığa gönderilmiştir. O tarihten bu yana tasarı taslağı Başbakanlık’ta beklemektedir.
            Adalet Bakanlığı, bir an önce Kanunun yürürlüğe sokulması gerektiğini söylerken şu gerekçelere de yer vermektedir:
            Ülkemizde kişisel veriler korunmadığı gerekçesiyle Europol ile operasyonel işbirliği anlaşması yapılamamaktadır. Mevcut işbirliği ve bilgi belge değişimi elektronik iletim hattından yapılamamakta ve bu sebeple gecikmeler ve başarısızlıklar yaşanmaktadır.
            Yine ülkemiz Schengen Bilgi Sistemi ve Sirene Ofisi3 imkânlarından yararlanamamaktadır.
            Yine bazı ülkelerle güvenlik işbirliği anlaşması yapılamamaktadır. (Fransa - Belçika) Dışişleri Bakanlığımızın yabancı ülkelerle askerlik, kimlik, vatandaşlık gibi konularda bilgi paylaşımında tereddütler ve sorunlar yaşanmaktadır. Yabancı ülkelerden bu nitelikli veriler alınamamaktadır.
            EUROJUST ile sınır aşan organize suçlar için operasyonel işbirliği yapılamamaktadır. Yargı alanında suçluların iadesi, bilgi ve belge paylaşımı konularında sıkıntılar yaşanmaktadır.
            Yabancı sermayenin Ülkemizde yatırım yapmasına engel olmaktadır. Mevzuatları ellerindeki verilerin Türkiye’deki iştirakine aktarılmasına izin vermemektedir. İşadamlarımız yabancı ülkelerdeki ortaklarından veri alamamakta ve sorun yaşanmaktadır. Bazı ihalelere girmek için kişisel verilerin etkin şekilde korunması koşulu aranmaktadır. Ülkemiz veri güvenliği konusunda “güvenilmez ülke” olarak nitelendirilmektedir.

            Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun 27 Kasım 2013 tarihli raporu’nda da Kanun ihtiyacının aciliyeti belirtilmiş, ayrıca uygulamadaki eksikliklere dikkat çekilmiş ve bu husu basına şöyle yansımıştı:[5]
“DDK raporuna göre 50 milyon kişinin kimlik ve adres bilgileri isteyen siyasi partilere veriliyor. GSM şirketleri de milyonlarca abonenin kimlik bilgilerine sahip”
            Öyleyse, neden Kanun yasalaşması için TBMM’ye sevk edilmemekte,  22 Haziran 2012’den bu yana bekletilmektedir?       
            7 Mart 2013 tarihli bir haber, meselenin, tasarının belki de en önemli bölümü sayılabilecek Kişisel Verileri Koruma  Kurulu üyelerini atama yetkisine ilişkin olduğuna işaret ediyor. [6]
  • Bu yıl 11 Şubat 2013 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısı gündemine alınan Tasarı Adalet Bakanlı uzmanları tarafından bir sunum yapılmış, ancak Başbakan ve bazı bakanlar tarafından bu haliyle çok fazla demokratik ve özerk bulunmuş, bağımsız ve özerk bir Kurul oluşturulmasına karşı çıkılarak bir kez daha tekrar Adalet Bakanlığı’na gönderilmiştir.
  • Ancak, edindiğimiz bilgilere göre Taslağın en tartışmalı kısmı olan Kişisel Verilerin Korunması Kurulunun “Kurul” ve “Kurulun Oluşumu” konusunda Başbakan itiraz etmiştir. Kurulun özerk ve siyasi otoritenin kontrolü dışında olacağından, Kurulun yetkilerinin ve kontrolünün siyasi otoritenin dışında bağımsız olacağından, Kurul’a talimat ve emir veremeyecek olmasından, Kurul üyelerinin kendisi tarafından seçemeyecek olmasından ve Kurul başkanının kendisi tarafından seçilemeyeceğinden dolayı Taslak Adalet Bakanlığı’na tekrar gönderilmiştir.
  • Başbakan’ın Adalet Bakanlığı uzmanlarına vermiş olduğu geri bildirime göre, Kişisel Verilerin Korunması Kurulu Adalet Bakanlığı’na bağlı olacak, Başkanını kendisi atayacak, hangi verilerin depolanacağını, hangi verilerin işleneceğine, kimlerin takibe alınacağı ve fişleneceğine yine kendisi karar verecektir.
            Tasarı’da söz konusu Kurul, Bakanlar Kurulu’nca seçilen yedi üyeden oluşmaktadır. Tasarıdaki[7] haliyle, özerk olması gereken Kurul’un idari ve mali özerkliği olmadığından bunun ne oranda gerçekleşeceğinin tartışmalı olduğu, yine Kurulun ayrı bir sekretaryasının olmaması ve bunun Başbakanlık tarafından yürütülmesi bağımsızlığı zedeleyen diğer bir unsur olduğu dile getirilmektedir. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin tümünün, bu alanda yasama veya yürütme organlarına karşı bağımsız bir şekilde görev yapacak kurullar oluşturduğu ifade edilerek, tasarıdaki Kurulun, gerek üyelerinin seçilmesinde ve atanmasında belirlenen usul, gerekse de Kurulun sahip olduğu yetkiler göz önünde bulundurulduğunda, etkin, bağımsız ve tarafsız olamayacağı yönünde eleştirilmektedir.
            Bu durumu kabul etmekle birlikte, hiç olmamasından iyidir diyenler mevcut durumun vahim olması karşısında, tasarının bir an önce yasalaşmasına vurgu yapıyor:[8]
                Berber’e göre, tam bağımsız bir kurul oluşmayacak ancak hiç olmamasından daha iyi bir konuma geleceğiz. Zira şu anda kişisel verilerin nasıl işlendiği ya da hangi kurumlarda olduğunu takip eden bir yapı bulunmuyor. Şu anda sadece elektronik ve haberleşme sektöründe hizmet veren şirketler BTK’ya bu konuda hesap veriyor. Ancak diğer sektörlerdeki verilerle ilgili BTK’nın bir yetkisi bulunmuyor. Yasayla birlikte Adalet Bakanlığı’na bağlı oluşturulacak bu kurul, tüm sektörlerdeki şirketleri takip edebilecek. Berber, kurulun bakanlığa bağlı olduğu için kamu kurumlarına sadece “tavsiye” verebilecek konumda bulunacağını ifade ederek, kamu kurumları üzerinde yaptırım gücü olmayacağını belirtiyor.”
            Tasarı’nın yasalaşmamasını, kimi kamu kurumlarının istisna istemelerine bağlayanlar ise bu konuda şöyle diyor:[9]
                Bilişim hukukçusu Avukat Serhat Koç: “Kişisel verilerin korunmasına yönelik kanun tasarısı yaklaşık 10 yıldır yasalaşmayı bekliyor. Maalesef devlet olarak vatandaşın bilgilerini korumakta bir zafiyet içerisinde olduğumuz, DDK raporuyla tespit edilmiştir. Kişisel verilerin korunmasına yönelik hazırlanan kanun tasarısının yasalaşması önündeki en büyük engel, devlet kurumlarının istisna almak istemesiyle ortaya çıkıyor. Mesela Jandarma Genel Komutanlığı, İçişleri Bakanlığı veya Milli İstihbarat Teşkilatı gibi kurumların kişisel verilere ulaşmakta istisna talep etmesi, planlı ve yüksek güvenlikli bir kişisel veri koruma kanununa sahip olamıyoruz.”
            Diğer yandan, tasarıda kamu kurum ve kuruluşlarına istisnalar tanındığı, bu istisnaların, Kurulun yaptırım gücünü, bu kamu kurum ve kuruluşları lehine azalttığı, neredeyse istişari danışma organı düzeyine indirdiği eleştirileri getiriliyor.[10]
                Alternatif Bilişim Derneği, farklı biçimde, tasarıyı OBA "Online Davranışsal Reklamcılık – Online Behavioural Advertising (OBA)" bakımından değerlendiriyor, özel sektöre dikkat çekiyor ve "Kişisel Verilerin Korunması Kanunu" kapsamında OBA'nın halihazırdaki uygulamasının yasaklanmasını, bu kanun tasarısının OBA'yı AB kriterleri kapsamında düzene sokması ve mevcut durumdaki yaygın hak ihlallerini ortadan kaldırmasını talep ediyor.[11]

            Bilindiği gibi, kişisel verilerin korunması hakkını, 12.09.2010 tarihinde yapılan Anayasa Referandumu sonucunda kabul edilen Kanun ile Anayasanın “Özel hayatın gizliliği” başlıklı 20. maddesine eklenen son fıkra Anayasal güvenceye kavuşturmuştur:

            “Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.”

               Hatırlanırsa referandum sürecinde bu değişiklik, “fişleme” üzerinden medyaya yansımış aşağıdaki gibi “müjdeli” haberler yapılmıştı:[12]         
“HERKES FİŞİNİ GÖRECEK
Anayasa paketi içinde yer alan kişisel verilerin korunması ile ilgili madde değişikliğinde, 'Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir' ibareleri yer alıyor.”

                Ancak, Anayasa ile güvence altına alınan bu hakkın etkin bir şekilde korunması açısından; kişisel veri, açık rıza ve benzeri tanımların, kişisel verilerin işlenmesinin genel ilke ve esaslarının, kişilerin haklarını korumalarına yardımcı olacak mekanizmaların ve ilgili kurum ve kuruluşların kişisel verilerin işlenmesi sırasında bu hakkın korunmasına aykırı davranışta bulunmamalarını sağlamak amacıyla gerekli ikincil düzenlemeleri ve denetimleri yapacak, şikayetleri değerlendirecek, idari yaptırım uygulama yetkişine sahip kurumsal yapılanmanın ne şekilde olacağını belirleyen çerçeve bir kanunun bir an önce hukuk sistemimize kazandırılması ihtiyacı bulunmaktadır.[13]

            Bu nedenle, neredeyse 4 yıldır, ikincil yasanın, yani kişisel verilerin korunmasına ilişkin kanunun yasalaşması bekleniyor. 19 Kasım 2012’de, “Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanarak Başbakanlığa gönderilen Kişisel Verilerin Korunması Hakkındaki Kanun Tasarısı'nın yakın zamanda TBMM'ye geleceğini bildirdi.” “müjdesi” veriliyor.[14] Bakan’ın o tarihte yaptığı yazılı açıklamada; bu yasa sayesinde bilişim şirketlerinin sınırları aşacağı ve sektörün daha hızlı büyüyeceği, yasanın terör ve suçla mücadele açısından da önem taşıdığı belirtildikten sonra, ayrıca tasarının, bireyin Anayasal hak ve özgürlüklerini koruyan, gelişen teknolojinin ve yeniliklerin bireyin hayatına girmesini engellemeyecek şekilde hazırlandığı ifade ediliyor. Aradan bir yılı aşkın süre geçmesine rağmen, şirketler, devletin güvenliği ve insan hakları bakımından son derece önemli olduğu söylenen tasarı TBMM’ye bir türlü gelemiyor.

            Süreç, korunması istenen kişisel veri mi, mahremiyet mi yoksa başka bir şey mi sorusunu akla getiriyor.
            Kişisel verilerin kamu kuruluşları ve büyük şirketler tarafından çok büyük miktarda toplanması, biriktirilmesi ve eşleştirilmesi, gizlilik ve gözetim tartışmalarını da beraberinde getirmektedir. Gizlilik, bireye ve onun özgürlüğü üzerine odaklanan liberal söylemde, bir taraftan kapitalizmde özel mülkiyetin korunması biçiminde ele alınıp evrensel hale getirilirken, diğer taraftan şirketlerin kar amacıyla bireylerin yaşam pratiklerini gözetleyerek gizliliğin ihlal edilmesini meşrulaştırmaktadır. Bir anlamda, şirketlerin daha fazla sermaye birikiminde bulunmak isterken, çalışanları ve tüketicileri konusunda olabildiğince çok bilgi sahibi olmak istemeleri gözetime yol açmaktadır. Gizlilik konusuna, güç/iktidar ilişkilerini ele alan ekonomi-politik açıdan bakıldığında, gizliliğin zenginleri, büyük şirketleri ve sermayeyi koruduğu öne sürülmektedir: “İsviçre’deki bankalar, banka hesaplarını ”sır” olarak nitelerken bazı ülkelerdeki şirketler de karlarını finansal gizlilik gerekçesiyle açıklamaktan kaçınmaktadırlar. Kapitalizm özel mülkiyeti, zenginliği ve şirketlerin gizliliğini korurken, tüketicilerin ve vatandaşların gizliliğini aynı olçüde korumamaktadır.”[15]

            AB Veri Koruma Direktifi’ne yönelik çeşitli eleştiriler yapılmıştır. Örneğin, Salbu, Direktif’in veri akışı konusundaki koşullarının AB dışındaki ülkeler için tehdit oluşturduğunu belirtmiştir. Bergman göre ise, AB Direktifi kişisel verilerin toplanıp işlenmesini ve onların yararlı biçimde kullanılmalarını sınırlamaktadır. Oysa verilerin uygun ve yararlı biçimde kullanılmaları onların zararlı ya da uygun olmayan biçimde kullanılmalarından daha yaygındır. Dolayısıyla, AB Direktifi kişisel verilerin gizliliğinin korunması ile enformasyonun
serbestçe dolaşımı arasında denge kurmakta başarısız kalmıştır. Direktif’i gizlilik konusunda yeterli bulmayan Gutwirth’e göre de, gizlilikle ilgili kaygılar pazar önceliğinin yanında ikinci planda kalmaktadır.[16]

            Mahremiyet hakkının kuramsal olarak kulağa cazip gelmekle birlikte pek çok potansiyel dezavantaj da taşıdığını söyleyen Doyle-Bagaric, hakkın hem hayali olduğunu (kapsamlı bir doktrinel mantıksal temelden yoksun) hem de en iyi durumda önemsiz olduğunu ileri sürmekte ve şöyle devam etmektedirler: “Mahremiyet hakkının yokluğunda, suçlular ve teröristler zararlı eylemler tertiplemede daha çok güçlük çekerlerdi; biz, politikacılarımızı yönlendiren “gerçek” gündemlere ilişkin daha çok şey bilirdik; hepimiz komşuşarımızı daha iyi tanırdık ve başkalarının ne yaptığını bilmemekten kaynaklanan korku büyük oranda dağılırdı. İş çevrelerinde, mantıklı ve bilgiye dayanan yatırımlar yapmak ve harcama kararları almak için etkenler daha iyi dağıtılırdı. Daha genel olarak, dünya çok daha açık ve daha az azametli bir yer olurdu. Bu menfaatlerden istifade etmek için bir şeyi feda etmemizin gerektiği doğrudur: hakkımızda birazcık bilgi. Fakat bu ödenmeyecek kadar yüksek bir bedel midir?”[17]
            Bu yaklaşım, adı “kişisel verilerin korunması” olan ulusal ve ulusalüstü yasal düzenlemelerle ve AİHM içtihatlarıyla[18] örtüşmektedir. “Ödenmeyecek kadar yüksek olmadığı söylenen bu bedel ödetilmektedir. Ancak bedel yüksektir ve “hakkımızda birazcık bilgi”nin oldukça ötesindedir.
            “Kişisel verilerin korunması”  kavramsallaştırmasında “korumanın” mahremiyet ve kişisel verilere yönelik olmadığı; kamu ve özel sektörün “kişisel veri tabanları”nın korunması, daha doğrusu “yönetilmesi”ne ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Kişisel veri tabanlarının “yönetilmesi”, devletin “güvenlik” ve “rekabeti” güvence altına alan düzenlemeleriyle sağlanacaktır.
            Türkiye açısından, tasarının yasalaşmasının gecikmesinin, ki sonunda yasalaşacaktır, “yönetilme”ye ilişkin olduğu, bunun da sadece Kurul’un yapısı ve oluşturulma sürecinden ibaret olmadığı söylenebilir. Bu arada, unutulmaması gereken bir diğer önemli bilgi de, 2002/58 sayılı yönergeyi esas alarak Telekomünikasyon Sektöründe Kişisel Bilgilerin İşlenmesi ve Gizliliğinin Korunması Hakkında Yönetmelik (2004) ve Elektronik Haberleşme Sektöründe Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Gizliliğinin Korunması Hakkında Yönetmelik (2012) olmak üzere iki yönetmelik çıkarılmış olduğudur.
                Son olarak, Bilişim Sanayicileri Derneği (TÜBİSAD)  Başkanı Prof. Dr. M. Kemal Cılız’ın, 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınlar ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkındaki Kanun”da değişiklikler getirecek kanun teklifiyle ilgili yaptığı açıklamaya değinmek yerinde olacaktır. Açıklamada, önerilen değişikliğin özellikle erişim ve veri trafiği yer sağlayıcılarına ağır sorumluluklar getirdiği ve bu durumun ilgili sektör oyuncularında tedirginlik yarattığını belirtilerek şu görüşlere yer verilmiştir:
            “Devletimizin en temel görevlerinden biri özel hayatın gizliliği ve buna tecavüz eden ihlallerle mücadele etmektir. Ancak bunu sağlayacak her düzenlemede “amaç” , “araç” dengesi hassasiyetle gözetilmelidir.  Özel hayatın gizliliğini korumak için  “araç” – “amaç” dengesini doğru kuran ve  yasalaşması gereken en temel düzenleme “Kişisel Verilerin Korunması Hakkındaki Kanun”dur. “Kişisel Verilerin Korunması Hakkındaki Kanun Tasarısı”nın yasalaşmamasının ülkemize ekonomik maliyeti her geçen gün artmaktadır. Türkiye, uluslararası veri transferinde, AB hukukuna göre “güvensiz ülke” kabul edilmektedir. Bu durum ülkemiz merkezli bilgi teknolojileri hizmetlerini vermeyi zorlaştırmakta, bazen de imkansız hale getirmektedir. Gündemde olan Kanun teklifi ile gerçekleştirilmeye çalışılan “özel hayatın gizliliğini korumak” amacının uluslararası pratiklere bakıldığı zaman bir yanılsama olduğu görülmektedir. Zira tüm dünyada “özel hayatın gizliliği” bu tür yaslarla değil  “Kişisel Verilerin Korunmasına İlişkin Yasalarla” korunmaktadır.”[19]
            İnterneti düzenleyen Kanun’da “özel hayatın gizliliği” üzerinden yapılan değişikliğe “ekonomik” gerekçelerle karşı çıkılmakta, “özel hayat”ı koruyacak düzenleme olarak “Kişisel Verilerin Korunması Kanunu” tasarısı adres gösterilmektedir. Oysa yapılacak iki düzenlemenin de temel meselesi “özel hayat” veya “mahremiyet”i korumak değildir.

Halil Çelik


20.01.2014
https://www.academia.edu/5780340/T%C3%BCrkiye_nin_Ki%C5%9Fisel_Verileri_Koruma_Ser%C3%BCveni





[1] DDK Raporu, s.780

[2] Serpil Karlıdağ, Ekonomi Politik Açıdan Kişisel Verilerin Korunması, Amme İdaresi Dergisi, Cilt 46, Sayı 1, Mart 2013, s. 127-152, s.143

[3] Doğan Kılınç, Anayasal Bir Hak Olarak Kişisel Verilerin Korunması, AÜHFD, 61 (3) 2012:1089-1169, s.1143

[4] Kanun Tasarısı Hakkında Bilgi Notu http://www.ihb.gov.tr/dosyagoster.ashx?id=319

[10] Kılınç, s.1146

[11] Alternatif Bilişim Derneği'nin görüşleri (26.12.2012)

[13] DDK Raporu, s.781

[15] Karlıdağ, s.130-135

[16] Karlıdağ, s.141
[17] Carolyn Doyle-Mirko Bagaric (2005), Mahremiyet Hakkı: Cazip Ama Kusurlu, Çev.Esra Demir, Özel Yaşam, Medya ve Ceza Hukuku, Seçkin yay., Ankara, 2007, s.92-93