Cuma, Kasım 28, 2014

“Kara Lastik” Meselesi (Yazılanlar)




 “Biz geçmişi ve geleceği bugünün kültürel kaygılarıyla bugünün eleştirel çerçevesiyle değerlendiririz, bu yüzden geçmiş ve gelecek şimdiki zamanda sürekli değişmektedir.”[1]



Yoksulluğun medyada temsilinde; konunun bireysel öykülere indirgenerek kişiselleştirildiği, toplumsal boyutlarının gözden ırak tutulduğu ve yoksulların hayatlarının bu soruna yabancı olan kesimler için daha çok seyirlik bir malzemeye dönüştürüldüğü görülür. Temsil biçimlerinin ortak özelliği, yoksulların ötekileştirilmesi, nesneleştirilmesi ve araçsallaştırılmasıdır.[2]


Hatırlanacağı üzere, Ermenek’teki maden ocağından bazılarının cesetlerine ulaşılmış, cesedi çıkarılan işçiler için düzenlenen cenaze (19 Kasım 2014) namazındaki madenci babasının görüntüsü (yırtık-delik kara lastik) medyaya yansımıştı. Sonraki günlerde de görüntü ve olayla ilgili çeşitli haberler yapıldı. Konu, kimi yazarlarca da ele alındı, köşe yazılarında tartışıldı. Haberlere değil bu yazılara bakacağız. Elbette bu bakış öznel bir okuma olacağından, okuyucuların kendi okumalarını yapmaları için yazıların linklerini de vereceğiz. Yazılara geçmeden, madenci babasının sözlerini içeren iki haber:


Lastik ayakkabıları dışında hiç ayakkabısı olmayan çift, cenaze defninden sonraki gün mezarı ziyaret etmiş ve şöyle konuşmuş: “Param yok, param olsa ben bu ayakkabılarla gezer miyim milletin içinde. ‘Elindeki lastiği atıver’ derler. ‘Atarım ben, siz karışmayın’ derim. Elin kadar ben alamadım mı? Elin kadar ben giyemedim mi? Param yok alamadım. Dişlerim yok. Eşimin de benim de dişlerim tükendi. Doktora yaptıracağımız dişler ‘tutar mı tutmaz mı’ diye sorduk. Yoksulluk nedeniyle gidip taktıramadık. Eğer orada param olsaydı, hemen taktıracaktım.” (AA, 20 Kasım 2014, http://www.trthaber.com/haber/turkiye/param-olsa-gezer-miyim-oyle-152295.html)


Dünden sonra bir sefer ayakkabı geldiğini ifade eden şehit madenci babası Gökçe, “Dünden sonra ayakkabının bir tangırtısı oldu. Onun için bundan sonra gelseler de almam. Ne alacağım. Bir sürü kavgası oldu. Niye böyle olduğunu ben bilmiyorum. Bir lastik ya, bir lastik. Bu havalarda ben lastik giyerim, iskarpin giymem. Bu durumu ta Ankara’ya kadar yolladılar. Ayağımdaki parça pabucu ta oraya götürdüler. Bundan başka da yardım görmedim. Bazen yardım için arıyorlar. Kendim dağda taşta oluyorum. Biraz önce de eve gelmişler” şeklinde konuştu. (http://www.milliyet.com.tr/yirtik-lastik-ayakkabili-madenci-gundem-1973018/)”


MESELE: YÖNETİCİLER


Nedim Şener (Posta); “Ne kadar dünyanın 17’nci ekonomisi olursa olursa olsun Recep Gökçe’nin ayakkabısındaki delikler,“Yeni Türkiye” imajına açılmış gediklerdir.”[3]


Mustafa Mutlu (Ulusal Portal): “Yoksullar için yaptırılan ucuz evde gözü olanın; onlara verilen on liralık lastik ayakkabıda da gözü olur! İşte; sırf gözleri doysun diye, hepinizi...
Bu isimlerin Meclis’teki makam odalarına “lastik ayakkabı” göndermeye davet ediyorum!”[4]


Mehmed Kılıfoğlu (Yeni Asya): “Aradan geçen 80-90 seneye rağmen, Anadolu’da bir çok şeyin değişmediğini görüyoruz. Ülke demir ağlarla örülsün diye, dedesinin hayatta kalmak için ağaç kökü yediği Recep Dede; saraylar yapılsın diye oğlunun cenazesine, ayağına on yerinden yırtılmış bir kara lastik ile ancak gidebiliyor… Eski Türkiye ile Yeni Türkiye arasında ne değişmiş?”[5]


Faruk Çakır (Yeni Asya): “Gerçeği görmek lâzım: Adına ister “Yeni Türkiye” ister “Eski Türkiye” diyelim; Türkiye budur! Bu tablo karşımızdayken, ‘dede’lerimiz hâlâ ‘yırtık kara lastik’ giymeye mahkûmken “Büyük Türkiye”yi tesis etmek mümkün mü? “Kara lastik” giymek ayıp değil, “yırtık kara lastik” giymeye mahkûm edilmek idarecilerimizin ayıbı...”[6]


Necati Doğru (Sözcü): “Türkiye’de yoksulluk! Derinde, dipte! Yoksulluk içe işlemiş! Türkiye’de zihniyet bu! Baştakine saray yapıyor. Alttakine kara lastik fıtratı!”[7]


Utku Çakırözer (Cumhuriyet): “O ise isyan etmek yerine, çaresizlik içinde ve Anadolu insanına özgü, kaderine razı olduğunu gösteren biçimde“İmam getirdi, şimdi giymem desem olmaz. Almam desem olmaz” demekle yetindi. Recep Amca sesini çıkarmıyor ama yırtık ayakkabılı o fotoğraf, tam 12 yıl önce“fakir fukaranın, garip gurebanın koruyucusu ve kimsesizlerin kimsesi” olma iddiasıyla iktidara gelen AKP’nin tüm cilasını söküp atmaya yetti.”[9]


Ahmet Ürer (Hür Gazete): “AKP’li Milletvekili 1 milyar 370 milyona mal olduğu söylenen kaçak saray için; Cumhurbaşkanlığı sarayı Türkiye’nin prestiji diyordu ya! Ne yaptıkları saraylar ne aldıkları uçaklar ne bindikleri Mersedesler, Türkiye’nin saygınlığı. Ayağında yırtık lastik ayakkabılar var ya! Türkiye’nin saygınlığı onlar. Hükümet olarak senin Halkının karnı tok, sırtı pek, iş ve aş sorunu yoksa senin saygınlığın”[10]


Bengüç Özerdem (Millet): “Yazıktır, yazık! İşçi zaten yalnız, örgütsüz ve perişan durumda… İşverenin insafına, utancına, anlayışına terk edilen işçinin de ailelerinin de vahim hali ortada. O yüzden ‘sağlam basıcan bu hayatta…’ Basmazsan sonumuz kara lastik!..”[11]


A. Şefik Mollamehmetoğlu (Vira Trabzon): “İşte devletin düşürüldüğü rezil durum. Kara lastik değil en pahalısından bot göndersen ne olacak? Önemli olan insanlarını bu yoksulluktan kurtaracak, onları insan onuruyla geçindirebilecek koşulları sağlamak. Recep amcaya yırtık lastik, bu vahametin sorumlularına yoksul halkın alınteriyle saray! Haram olsun!”[12]


MESELE: DEĞERLER


Murat Bardakçı (Habertürk): “Ama, meselenin önemli olan tarafı meblâğ, yani on lira meselesi değil... Verilen ayakkabı on kuruş yahut on milyon bile olsa, yapılan yardımın davulzurna ile duyurulurcasına basın, haber bültenleri ve internet vasıtası ile reklâm edilmesi...”[13]


Fatma Barbarosoğlu (Yeni Şafak): “Hep ayaklara bakıyoruz. Oysa yüzüne baksak kederini anlayacağız. Yüzüne baksak o kederi, milyon kere milyonların tamir etmeye yetmeyeceğini anlayacağız. Yanlış olan yırtık lastiklerin yerine yenisini göndermesi değildir. Kendi elleriyle götürmemesidir. Fakir ile dayanışılMAZ. Fakire cömert olunur, fakire karşı zarif olunur. Yoksulun yaralarına merhem, derdine derman, olunur. Kaybettiğimiz tam da budur. Fakire karşı hoyrat davranmak. Metayı birincil hale getirmek!!!!”[14]


Fatma Barbarosoğlu (Yeni Şafak): “Görmek ki muhabbet cümlesinin ünlemidir. Yaslı ve yaşlı Recep amcayı görmedik mesela. Asaletini göremedik. Dünyaya zerre miktarınca bağlı olmayan o halini görmedik. Muhatabımızı görmediğimiz için de eşyadan öte yol alamıyoruz. Köylünün yırtık ayakkabılarını görmekle olmuyor? Köylü niye bu kadar yoksul? Köylünün emeğine sahip çıkacak mıyız? Köylerimiz, köy olarak kalacak mı? Şu kadar TV kanalı var ama ekranda köylü yok. Köylünün sorunları yok. Sadece bir yasın, bir tuhaflığın hikayesi olarak ekrana düşüyorlar. Ekranların basireti bağlanmış durumda. Ve en önemlisi de Recep amcanın basireti ondan sonraki kuşağa geçmeyecek bunu görmeye, kabul etmeye hazır mıyız? Köy gençliğinin patlamaya hazır bir volkan olduğunu görecek basiretimiz var mı?”[15]


Hakan Aksay (T 24): “Siz bu "üzüntü showlarınız" arasında pek duyamıyor olabilirsiniz, ama Recep Gökçe bu durumdan çok rahatsız. Ermenek'te pisi pisine kurban edildi 39 yaşındaki Tezcan Gökçe. Evlatlarına ağlamak istiyorlar. Ne yeni ayakkabılar, ne 1349 lira aylık, ne üzüntülü mesajlar, ne de yardımsever yüz ifadeleri! Gidenin arkasından yas tutmak istiyorlar. Biraz sessizlik lütfen!”[16]


Namık Açıkgöz (Yeni Akit): “Medyada, Recep amcanın lastik ayakkabısını dillerine dolayanlara şöööyle bir baktım. Hiç biri o ayakkabıyı giymemiş türdendi. Ben o ayakkabı ile büyüdüm… Bugün, Recep amcanın ayakkabısı üzerinden muhalefet yapmaya kalkanlar, Recep amcanın ve bütün Recep amcaların karşısında, hepimizin suçlu olduğunu bilmeliler. İlk taşı hiç günah işlememiş olan atmalı ama bakıyorum da taş atanların kendilerine veya çocuklarına aldıkları bir marka ayakkabıya verdikleri para ile Recep amca hayatı boyunca giyeceği lastik ayakkabıyı alır. kara lastik, sadece bir ayakkabı değil, milyonlarca insanın konforu ve o milyonlarca insan için, takunya devrinden ayakkabı devrine geçişe eşit bir anlam taşır.”[17]


Eren Erdem (Orta Sayfa), İslam’ın esasen, üstyapısal dışavurumlarla değil, doğrudan ekonomik altyapıyla meşgul olduğundan, sosyal hayatı şekillendiren sınıfsal kimliklere atıflar yaptığını, “ajan, casus, deli, suçlu, ihtiraslı” nitelemelerinin ise devletin diline ait olduğunu ve o devletin bazı Recep’leri sultan, bazılarını ise “yırtık kara lastiğiyle kaderine isyan eden bir mücrim(!)” olarak kodlamaya devam ettiğini yazıyor. Devlet, “Kimisine han hamam, kimine ise kara lastiği reva görüyor.” Erdem, halkın bu durumda olmasında yandaş medyanın rolüne Kur’an’a referansla işaret ediyor. [18]



Yavuz Selim Demirağ (Yeniçağ): “En yakınımızı toprağa verirken üzerine toprak atıp mezarlıktan bir an önce kaçışımız gibi kara lastik görüntülerinden kaçıyoruz. Gazete sayfalarını acele ile çevirip televizyon kanalını kumanda ile değiştiriyoruz. Bunun adı “vicdan azabı mı?” bilmiyorum. Belki de kendimizden kaçıyoruz. Fakirliğin, fukaralığın, çaresizliğin görüntüleri rahatsız ediyor bizi. İsyan etmek yerine içimize kapanıp, duygularımızı halının altına süpürüyoruz. Ya da birileri gibi görmemezliği, umursamazlığı tercih ediyoruz.”[8]


MESELE: SÖMÜRÜ DÜZENİ (KAPİTALİZM)


Kemal Okuyan (Sol Portal): “Ermenek’te patlak cızlavetiyle oğlunu uğurlamaya gelen acılı madenci babasının fotoğrafından bugünkü sömürü düzenine öfke çıkarmayan herkes ya kendini ya başkasını kandırıyordur. (…)Ancak sıra yoksulluğun çıplak fotoğrafıyla baş başa kalmaya geldiğinde, insansanız dürüst olacak ve bu gerici şarlatanlardan hiç esirgemediğiniz öfkeyi kahrolası sermaye düzenine de yöneltecek, karşı olduğunuz iktidarın temellerini hiç değilse vicdanınızda sarsacaksınız. Bunu yapamayacaksanız, o babayı da, fotoğrafını da rahat bırakın. Milyonlarcası var!”[19]


B.Sadık Albayrak (İleri Haber): “Baba Recep Gökçe, gazeteciye acısını anlatırken, asıl katilleri değil, sanki oğlunu suçluyor, “sonunda çalıların altına koydurdu kendini” diyor. Suçlu Tezcan mıydı, Recep baba, bütün ezilmişliğinle sana yardım niyetine kara lastik getirenleri hoşgörürken, çaresizlikten kölece koşullarda madene inmeye mahkûm oğluna söyleniyorsun? İnsanı ölmeden mezara koyanlar, “bir gün mutlaka” hak ettikleri cevabı alacaklar. Yaşamı inkâr edenlerin, inkâr edileceği günlere yaklaşmış bulunuyoruz.”[20]


Kaan Yiğenoğlu (Akıl ve Fikir): “Ak Saray ve Kara Lastik meselesi Türkiye’nin zihniyet değişiminin sonucunu yansıtmasından ve Türkiye’nin iki farklı yüzünü göstermesi açısından tevafuk oldu. Türkiye’nin, İslam medeniyeti anlayışından uzak bir şekilde yönetildiği bir kez daha görüldü. Türkiye’nin kalkınma ve refah için bankaların hegemonyası altında olduğu dile getirildi. Türkiye’nin kentleşme siyaseti ile İslam şehirlerini kaybettiği belki anlaşılmıştır. Türkiye için iki slogan: “Kula kulluğa son” ve “Toprak işleyenin, su kullananın.”[21]


MESELELER VE BİR SORU


Yazılarda öne çıkan hususlar gruplandırıldığında kabaca üçlü bir ayrıma gidilebileceği görülüyor: 1) fotoğrafın (yırtık kara lastik), zenginlik veya gereksiz-lüks devlet harcamaları ile yoksulluk arasındaki uçuruma işaret ettiği, bu çelişkiden idarecilerin sorumlu olduğu, 2) haber sonrası yaşanan gelişmeler/yapılan yorumların; cömertlik, yardımın gizli yapılması, basiret, incitmeme gibi manevi veya İslamın esasına ilişkin değerlerin kaybını gösterdiği, 3) Yoksulluğun kökeninde, yoksulluğu üreten iktisadi yapı olduğu. Üçüncü gruptaki yazıların, yoksulluğun nedenini/kökenini toplumsal boyutta ele almaya çalıştığı söylenebilir.


Yoksula bakışa/davranışa eleştirel yaklaşan; Murat Bardakçı, Hakan Aksay ve Fatma Barbarosoğlu’nun yazılarıydı. Murat Bardakçı, geçmişteki “sadaka taşı” örneğini vererek yardım etme biçiminin şimdilerde reklam niteliğine bürünmesini eleştirdi. Hakan Aksay, özellikle haberi/fotoğrafı paylaşanların duygu ve değerlerini hedef aldı. Fatma Barbarosoğlu’na göre, kapitalizmin metayı esas alan maddiyatçı değerleri, bakışın, yoksulun gözleri yerine ayaklarına (sahip olduklarına) yönelmesine ve görülmesi gerekenin (keder ve basiret) kaçırılmasına neden oluyordu. Kaybolan basiret, ileride kimbilir ne tür isyanlara yol açacaktı. Eren Erdem, İslam’ın sınıfsal içeriği ve referanslarının dindar görünenlerce ihlali bağlamında olaya değindi. Kaan Yiğenoğlu’nun yazısında da İslam temel alınıyor, ancak bir adım daha atılarak kapitalizm eleştirisinin ötesine geçiliyor, sosyalizmden de söz ediliyordu.


Bir soru. Yazının başında verilen, içinde madenci babasının sözleri geçen iki haber arasındaki zaman diliminde ne oldu? Babanın ifadeleri birbiriyle çelişmese de, hakkında yapılan haberler nedeniyle bir “incinme/kırgınlık/rahatsızlık” yaşadığı, bu konuşmanın verildiği haberlerde belirtiliyordu. Oysa babanın sözleri okunduğunda bu rahatsızlığın, doğrudan haberlerden mi yoksa haberler sonrası araya/devreye giren ve kara lastiğin “siyasi malzeme” olarak kullanılmasından şikayet eden üçüncü kişilerden mi kaynaklandığı anlaşılamıyordu. Siyasi malzeme yapıldığı söylenen, başka bir siyaset için mi malzeme yapılmıştı? Bu ihtimal hiç dikkate alınmadı; kırgınlık/rahatsızlık meselesi, “haber ve yorumlardan kaynaklanan” bir mesele olarak kuruldu/yazıldı. Bu “Tangırtı” kavrayışıyla, “Siz ne bilirsiniz ya? Hiç kara lastik giydiniz mi? Ahlaklı-duyarlı-merhametli mi sanıyorsunuz kendinizi? Susun artık!” düzeyine çekildi tartışma.


Erkek: “Sen hiçbir şey görmedin Hiroşima’da, hiç!”
Kadın: “Her şeyi gördüm, her şeyi!”[22]


Halil Çelik







[1] Serazer Pekerman, Film Dilinde Mahrem, Metis, 2012, s.70

[2] Hakan Ergül, Emre Gökalp, İncilay Cangöz, Medya Ne Ki… Her Şey Yalan!, İletişim, 2012, s.38-41
[22] Hiroşima Sevgilim (Alain Resnais) filminden.