Pazar, Kasım 09, 2014

Sokakta… Sahne Dışı Sokak Tiyatrosu


Sokak-Sahne

Bir vesileyle [1], Sahne Dışı Sokak Tiyatrosu (SDST)’ndan Pelin Temur’u dinleme fırsatı bulduk. SDST nedir derseniz, aşağıda bir bölümünü aldığımız röportajın[2] tamamını ilgili linkten okumanızı öneririz. Bu röportajda söylediklerinden çok da farklı şeyler söylemedi Pelin Temur, konuşmasında. Röportajdan alıntı yaptığımız bölüm, Pelin Temur’un sunumunda, katılımcıların üzerinde en çok durduğu; soru sorarak, görüş belirterek odaklandığı konulardan birine işaret ediyor: Üretim biçimi. Bu konu, SDST’nin, sahne yerine sokakta tiyatro yapmak gibi birincil ayırıcı özelliğini ikinci plana attı.

Üretim Biçimi

Önce, alıntıyı okuyalım:

“Oyunları nasıl hazırlıyorsunuz?  Metin bulmakta zorlanıyor musunuz?

Başta söz ettiğimiz, tiyatroyla ilgili dertlerimizi çözmeye çalışırken yine basit bir akıl yürütmeye vardık: Üretim biçimi değişmeden ürün değişemez. Alıştığımız, bildiğimiz oyun üretme biçimini kullanmamaya karar verdik.  Oyunun her aşaması birlikte hazırlanmalı, dedik. Çünkü mesele oyun üretmek kadar, oyunun konusu olan meseleye dair doğru bir yaklaşım geliştirebilmekti. O yüzden, biçimden içeriğe oyunun her aşamasını birlikte tartışarak kuruyoruz. Sahne Dışı’nda en önem verdiğimiz şeylerden biri emek türleri arasında ayrım yapmamaktır. Yani bizde yazanlar, oynayanlar, yönetenler yoktur. Herkes her aşamada çalışır.
Hazır metinlerden yararlandığımız da oluyor tabii ama oyunlarımızı kendimiz yazıyoruz. İlk önce hakkında oyun yapacağımız meseleyi tartışıyoruz; hangi açıdan bakacağımıza, hangi yönüne ağırlık vereceğimize, oynayacağımız alanın özelliğine göre bu mesele hakkında ne söylemek gerektiğine karar veriyoruz. Sonra bu çerçeveye uygun bir oyun metninde neler olmalı, biçimi ne olmalı, onu tartışıyoruz. Metni hazırladıktan sonra provalarda uygun görsel anlatımı bulmaya çalışıyoruz. Oyunlardan sonra da uzun tartışmalarımız oluyor. Ne yaptık, nasıl yaptık, yanlış olan, doğru olan neydi, ne işledi, ne işlemedi. Bizim için önemli olan, oyun içeriğinde bağlantıları gösterebilmek. Bu ara sinir bozacak kadar sık kullanılan bir ifadeyle,“münferit” meselelerin nasıl birbiriyle bağlantılı olduğunu, kişisel sandığımız sorunların nasıl sistemsel altyapıları olduğunu göstermek. Tek bir meseleyi ele aldığımız pek olmaz. Örneğin gecekondu yıkımını konu aldıysak sadece konutun, barınmanın değil, sağlığın, eğitimin paralı hale gelişine de değiniriz. Ve ele aldığımız meselelerde mutlaka sınıfsal bakışı açığa çıkarmaya çalışırız. İçerikte bunu sağlayabiliyoruz ama biçimde hala çok şey öğrenmemiz gerekiyor.” 
Oyuncu, yazar vb. işbölümü yerine, “birlikte üretmek” fikri, katılımcılarda oldukça yoğun merak uyandırdı. Bunun, diğer sanat türleri için “mümkün” olup olamayacağı sorgulandı. Mesela, sahne tiyatrosu da aynı biçimde yapılabilir miydi? Pelin Temur’un “üretim biçimi değişmeden ürün değişmez” yaklaşımı, işbölümüne dayalı üretim biçimlerini değersizleştiriyor, veya dışlıyor muydu?

Muhatabını Bulmak

İkinci konu, yine bahsi geçen röportajda da dile getirilen, sahne ve sokak tiyatrosu ayrımı, yani “muhatabını bulmak”:

“Politik oyunlar, zaten politik olan insanlara oynanıyordu. Politik olmadığını iddia eden oyunlarsa ya biçimsel denemeler konusunda radikallik göstermekle yetiniyor ya da insanların sıkıntılarını, onlara hiçbir ufuk açmadan, hiçbir yeni bağlantı göstermeden boşaltıp rahatlayacağı oyunlar sunuyordu. Oysa biz öneri getirmek, kişisel gibi görünen sorunların toplumsal bağlantılarını göstermek istiyorduk. Bunu sahnede yapmak anlamsız geldi bir noktada. Yani mesela Tuzla tersanelerindeki ölümlere bakışınızı ve ancak genel grevle, yani üretimden gelen gücün kullanılmasıyla, işverenle elin eşitleneceğini sahnede anlatsanız kime anlatacaksınız? Söz doğruydu ama yerini, muhatabını bulamamış oluyordu. Ayrıca sahne demek, bir ilişkiler bütünü demek. Kiraladım, oynadım, çıktım diye bir şey yok yani. Oraya girdiğiniz an, o ilişkiler bütününün de içine giriyorsunuz. Peter Bürger’in Avangard Kuramı‘nda tarif ettiği anlamda bir “sanat kurumu” işliyor orada.

Katılımcılardan gelen bir itiraz, sokak tiyatrosunun da muhatabına ulaşamadığı, sahne ile seyirci ayrımını kaldırmadığı, yani oyuna seyirciyi katmadığı yönündeydi. Sokak tiyatrosunun sahne tiyatrosuna göre izleyiciye ulaşma ve etkilemede daha etkin olduğu söylenebilir miydi?

Deneyim

Her iki konuda da merak edilen-odaklanılan konular “genel tartışma” ya işaret ediyor ve tikel bir deneyimi anlamlandırmada işimizi kolaylaştırmıyor. Söz konusu olan, 2008’de başlayan, 2011’de ayrılma yaşayan, bugüne kadar girenler-çıkanlarla “kadro”su sürekli değişen, ancak Pelin Temur’un deyişiyle, “çekirdek kadro” ve “işbölümünün olmaması”nın getirdiği bir devamlılığa sahip bir deneyim. Bu tür deneyimlerin sunduğu, dönem içinde genel tartışmaya da katkısı olacak, özgül konular-bilgilere daha çok ihtiyacımız var. Örneğin, anlatılan bir anekdot. Sokakta oynanan ve parmakların izleyenleri gösterip “sorumlusu sensin” dendiği bir oyun sonrasında, yaşlı bir izleyicinin gelip oyunculara söyledikleri: “Sorumlusu sensin, sensin, sensin dediniz ya yavrum. Ben çok üzüldüm. Ben elimden geleni yaptım, gösterilere katıldım, haykırdım. Şimdi siz bana sorumlu sensin diyorsunuz.”[3]

Mesela …

Pelin Temur, “aslında imkan olsa da, bizi bir oyun hazırlarken görseniz” demişti. Onu göremesek de, yaptıklarını izlemek için sokakta karşılaşmamız zorunlu değil en azından. Oyun videolarını, aşağıdaki linkten  izleyebiliriz






[1] AKA-DER, “Sanat ve Toplum Dersliği” bize bu imkanı verdi. Derslik, katılımcıları “dinleyici” olarak konumlamanın ötesine taşıyıp; karşılıklı konuşma, soru sorma ve yorum yapma, yani “özgür bir tartışma” ortamı sağladı.
[3] Mealen aktarılmıştır.