Pazartesi, Aralık 22, 2014

Modern Bir Ayrımcılık Pratiği Olarak “Yeni Irkçılık” ve Göçmenlik - Merve Genç



“Balibar için yok olmayan ancak dönüşen ırkçılığın ortadan kalkması yalnızca kurbanla­rının başkaldırmasını değil, aynı zamanda bizzat ırkçıların dö­nüşümünü ve sonuç olarak ırkçılığın var ettiği cemaatin iç çözü­lüşünü gerektirir. Durum bu açıdan tamamen cinsiyetçilikle benzer niteliğe sahiptir. Daha açık bir ifadeyle, cinsiyetçiliğin aşıl­ması, hem kadınların başkaldırmasını hem de "erkekler" cemaati­nin çözülmesini gerekli kılmaktadır.”



MODERN BİR AYRIMCILIK PRATİĞİ OLARAK “YENİ IRKÇILIK” VE GÖÇMENLİK
 Merve Genç

Yaklaşık 9 milyon Yahudi’nin ve daha nice farklı kimliğe sahip insanın katledilmesiyle sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı’nın ardından “ırk” ve “ırkçılık” konuları sosyal bilimlerin öncelikli konularından biri haline gelmiştir. Sürdürülmekte olan çalışmalar, sahip olduğu kötü üne rağmen ırkçılığın son bulmadığını;  aksine evrimleşerek yeni boyutlar kazandığını göstermektedir. Irkçılığın bu dönüşümü kapitalist ilişkilerküreselleşmegöç gibi nedenlerle aynı toprakları paylaşmak zorunda kalan farklı kültür,  din ve geçmişe sahip insanların birbiriyle daha yakından ilişkiye girmesi ile gerçekleşmektedir. Bu nedenle, günümüzde yeni-ırkçılık “ötekileri”,  farklı ırklardan başka kültürel,  dinsel,  tarihsel ve coğrafi bağlarla birbirine bağlanmış olan etnik grupları, dinsel toplulukları ve bu özellikler çerçevesinde tanımlanan göçmenleri içine alacak şekilde genişlemiştir. Avrupa’da 1970’lerde başlayan ve 2000’lerin başlangıcından itibaren Amerika’yı da içine alarak gelişen Türk-Müslüman düşmanlığı ve bunun sonucunda ortaya çıkan şiddet olaylarının yanı sıra göçmen politikaları yeni bir tür ırkçılığa işaret etmektedir.

Bu çalışmanın amacı son dönemlerde Avrupa’da yaygınlık kazanarak görünürlüğü iyiden iyiye artan göçmen düşmanlığının Balibar’ın “yeni ırkçılık” kavramsallaştırması üzerinden ele almaktır.  Bu bağlamda, ilk olarak kuramsal bir çerçeve sunularak “klasik ırkçılık” ve “yeni ırkçılık arasındaki evrimsel değişim ve dönüşümler özetlenmeye çalışılacaktır. Ardından, Balibar’ın “ırkçılık” ile “cinsiyetçilik”, “evrensellik” ve “milliyetçilik” arasında kurduğu ilişki irdelenecektir. Son olarak bu tartışmalar ışığında kısaca Almanya’da Türk göçmenlere yönelen “yeni ırkçılık” ideolojisinin izdüşümlerine temas edilecektir.

IRKÇILIK KAVRAMININ EVRİMSEL DÖNÜŞÜMÜ


“Irkçılık” en genel anlamıyla başlangıçta kapitalist üretim ilişkisi içinde “köle emeği” kullanmayı meşru kılmanın bir ideolojisi olarak ortaya çıkmıştır. Diğer bir ifadeyle “yeni ırkçılık” tartışmaları kapitalist üretim tarzında üretim araçlarının gelişmesine bağlı olarak ırkçılık ideolojisini yenilediği ve biçim değiştirdiği görüşü ekseninde dönen bir tartışma halini almıştır. Elitler ve ezilenler dünyasında dengeleri yerli yerinde tutmak için elitler tarafından köle emeğini meşru kılmanın bir yolu olmuştur. Bu ırkçılık ideolojisi içerisinde çeşitli mitler oluşmuş/oluşturulmuş; böylelikle bireylere bir anlam dünyası sağlanmıştır. Balibar’a göre bu mitler vasıtasıyla bireyler astroloji ve a karakter analizi uygulamalarında olduğu gibi hem içinde yaşadıkları dünyayı anlamlandırma hem de kendilerini bu dünya içinde konumlandırmaya sevk edilmişlerdir.

“Yeni ırkçılığın” temel sorunsalı biyolojik soyaçekim değil, Gramsci’nin diliyle, hegemonyadır ve “yeni ırkçılık” merkezinde “göçü” barındırır. Diğer bir değişle, yeni ırkçılık kendisine biyolojik farklılıkları temel alan ırkçı yaklaşımın yerine görünüşte herhangi bir toplumsal grubun bir diğerinden üstünlüğü düşüncesine dayanmayan; ancak kültürel farklılıklar üzerinden bir ayrımcılık ve dışlama pratiği olarak kendini gösteren bir yaklaşımdır. Dolayısıyla yeni ırkçılık sömürgeci Batılı toplumların önemli bir siyasal sorunu olan “göç” olgusunu akla getirmektedir. Bu Batılı toplumlar için göçmenler ekonomik ve kültürel homojenliğin karşısında bir tehdit olarak belirmektedir.

Antropolojide, ırk konusunda yapılan çalışmaların kısaca tarihçesine bakıldığında, ırk kavramının Avrupa merkezli olduğu görülmektedir.  Özellikle 17.  ve 18. yüzyıllarda ırk kavramına dair araştırmalar yaygınlaşmıştır. 18.  yüzyıldaki çalışmalar,  biyolojik özelliklerle insanları sınıflamanın üzerine eğilmişler;  ancak bunun doğruluğunu kanıtlayamamışlardır.  Bu biyolojik temelli ırkçılık çalışmalarının ortak noktası,  “beyaz adamın”  hiyerarşinin en üstünde kabul edilmiş olmasıdır.  Buffon‟un deyimiyle    “Doğa en mükemmel çabalarında insanları beyaz olarak yaratmıştır” şeklinde (aktaran Somersan 2004:  47) bir ideoloji benimsenmiştir.

Zamanla insanların eşitliği, insan hakları ve benzeri düşüncelerin değerlenmesiyle de  “ırk”  kavramı temelinde yükselen ırksal bir sınıflama düşüncesi sorgulanmaya başlanmıştır.  Irksal bir sınıflamanın bilimsel olarak da mümkün olmadığı düşüncesinin ırkçılığı yok edeceği savunulmuştur; ancak buna rağmen ırkçılık gücünü kaybetmemiştir. 

Günümüzde farklı ırkçılık biçimlerinden bahsetmek mümkündür. En basit şekliyle bu ayrım “klasik ırkçılık” (biyolojik ırkçılık, eşitsizlikçi ırkçılık) ve “yeni-ırkçılık” (kültürel ırkçılık) olarak yapılabilmektedir.  Klasik ırk tanımı üzerinden yapılan  “klasik eşitsizlikçi ırkçılık”  tanımı, çeşitli insan gruplarının biyolojik ve fiziksel özelliklerle birbirinden farklılaştığı ve bu nedenle bu gruplar arasında belli bir hiyerarşik sıralamanın mümkün olduğu inancıyla şekillenmektedir.  Oysaki günümüzde insanları belli fiziksel ve biyolojik özelliklerine göre ayırmanın mümkün olmadığı biyoloji ve genetik bilimleri vasıtasıyla kanıtlanmıştır.  Ne var ki,  ırk kategorilerinden bu şekilde uzaklaşılması ırkçılığın sona ermesi anlamına gelmemektedir. Irksal sınıflamanın bilimsel zeminini kaybetmesiyle Balibar’ın deyimiyle yeni tip ırkçılar, ya da bir başka deyişle  “ırksız ırkçılar”  türemiştir.

Balibar (2003: 25) yeni-ırkçılığı şu şekilde tanımlamaktadır:

Gerçek, bütüncül toplumsal görüngü- farklılık işaretlerinin (isim, derinin rengi, dinsel ibadet) etrafında eklemlenen ve korunma ya da ayrım hayalinin (toplumsal bünyeyi arılaştırma, “kendi” ve “biz” kimliğini her türlü melezleşme, karışma ve istiladan koruma zorunluluğu) zihinsel ürünleri olan söylemlerde,  temsillerde ve pratiklerde  (şiddet,  hor görme,  hoşgörüsüzlük,  aşağılama, sömürü biçimlerinde) kayıtlıdır.

Bu bağlamda,  ırk kavramına yüklenen,  insanları hiyerarşik olarak fiziksel özelliklerine göre sınıflama,  bilimsel ve entelektüel çalışmalarda vücut bulmuş ve böylelikle bilimsel olarak da kanıtlanmış olan insanlar ve toplumlar arasındaki hiyerarşik ilişkiler  (efendi-köle,  sömüren-sömürülen,  gelişmiş-gelişmemiş,  Batılı-barbar) olağan kabul edilmiştir. Foucaultcu bir yaklaşımla ifade etmek gerekirse,  insanlar ve toplumlar arası iktidar ilişkileri,  ırk üzerine yapılan bilimsel araştırmaların sonuçlarıyla onaylanmış ve sorgulanamaz  “tek gerçeklik”  olarak sunulmuştur.


“Yeni ırkçılık” söylemlerinde  “öteki”,  biyolojik özellikler temelinde değil;  kültürel veya farklı nitelikleri nedeniyle aşağılanır ve ayrıştırılır. Diğer bir deyişle, ırkçılık kültürel farklılıklara dayanır ve bu ayrılıkları daha da keskinleştirir.  Balibar’ın  (2003:  35)  sözleriyle ifade etmek gerekirse “Yeni ırkçı öğretilerde hiyerarşi temasının ancak görünüşte ortadan kalktığını anlamak zor değildir”. “Yeni ırkçılık”, sömürgecilik çağının sona ermesinden sonra, sömürge ve sömürgeci ülkeler arasındaki nüfus hareketlerinin tersine dönmesiyle oluşan yeni siyasal ve sosyal hayatın bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu “yeni ırkçılığın” ideolojik arka planını, merkezinde göç ve göçmenlik bulunan  “ırksız ırkçılık” oluşturmaktadır.  Bu açıdan,  “yeni ırkçılık” tartışmalarında baskın unsur biyolojik özelliklerin farklılığı değil;  kültürel özelliklerin farklılığıdır ve göçmenler, mülteciler,  yerli olmayanlar,  kısaca o ülkenin sahibi olarak kabul edilen hâkim grup dışında kalan, sonradan geldiği düşünülen yabancılar “yeni ırkçılığın” nesnesidirler.

“Yeni ırkçı” söylemlerde hâkim grupların değerleri, gelenekleri, kültürü resmi olarak onaylanmış ve değerli kılınmış olur. Günümüzde bu ırkçılığı yapanlar bir yandan tüm insanların eşitliğine duydukları inancı ifade etmekte; diğer yandan ise Siyahlara,  Araplara,  Hintlilere,  Müslümanlara kendilerinden ayrı ve aşağı varlıklar gibi muamele etmektedir  (Bernasconi 2007:  142).  “İlk bakışta,  bazı grup ya da halkların diğerlerine üstünlüğünü değil, sadece sınırların kaldırılmasının sakıncasını, hayat tarzlarının ve geleneklerin bağdaşmazlığını savunan böyle bir ırkçılık, haklılıkla farkçı-ırkçılık [ayrıştırmacı ırkçılık]”tır (Balibar 2003: 30). Bu tür bir ırkçılık, kendisi gibi olmayan karşı tarafın çizdiği coğrafi ve sosyal sınırların içinde yaşaması gerektiğini savunan bir davranış biçimini ifade etmektedir. Bu açıdan farklı kültürlere saygılı olduğu söyleminin altında,  görünmeyen bir kültürler arası eşitsizlik inancı yatmaktadır.

“Farkçı ırkçılığın” tehlikeli bir yönü ise, onun ırkçılık ve ırkçılık karşıtlığı çatışmasından ders almış gözükmesidir. “Farkçı ırkçılık” hoşgörü eşiklerine saygı göstermek, kültürel mesafeleri korumak, yani bireylerin bir tek kültürün mirasçıları ve taşıyıcıları olduğunu ileri süren varsayımlar yoluyla toplukları ayırırken, bu meta ırkçılığını dolaylı olarak yeniden üreten bir siyasal ortam oluşturmaktadır. (Balibar 2003:  31–33)  

Bununla birlikte, “yeni ırkçılık” söylemleri, kişilerin tutumlarının ve kabiliyetlerinin genlerle değil;  tarihsel kültürlere aidiyetle açıklanması düşüncesine oturmaktadır. Bir anlamda “klasik ırkçılık”  sembolik bir ırkçılıkla yer değiştirmiştir. “Yeni ırkçılık” söylemi, Balibar’ın (2003:  31–32)  da ısrarcı olduğu üzere kültürel bir hiyerarşi üzerinden kendini var etmektedir.  Bu “yeni ırkçılık” pratiğinde kültür bireyleri ve grupları a priori olarak bir soy kütüğüne,  dokunulmaz ve değişmez bir soy belirlenimine hapsetme yolu olarak iş görmektedir. 

KAPİTALİZMİN GERİLİMLERİ ARASINDA IRKÇILIK, CİNSİYETÇİLİK VE EVRENSELCİLİK


Modern dünyada yerel bağlılıkların giderek ortadan kalktığı, insanın evrensel kardeşliğinin (Brotherhood of the Man) yüceltildiği sıklıkla karşımıza çıkmaktadır; ancak bu evrenselci öğretinin bizzat terminolojisi, insanlığın kardeşliği teriminin, kendi kendisini yalanlamaktadır. Dolyısıyla bu terimin cins olarak eril olmasından dolayı dişi olan herkesi örtük bir biçimde dışladığını görmek evrensellik söylemlerinin ırkçılık ve cinsiyetçilik ideolojilerini örtük biçimde beslediğini kavramak açısından önem arz etmektedir (Balibar, 2003) Balibar’a göre bu söylem üstü örtülü biçimde ırkçı ve cinsiyetçi ideolojileri barındırmaktadır.

Balibar’a göre evrenselciliğin kökenlerini açıklamanın başlıca iki yolu vardır. Bunlardan biri evrenselciliğin daha eski bir entelektüel geleneğin doruğu olduğunu görmektir. Diğeri ise özellikle kapitalist bir dünya ekonomisine uygun bir ideoloji olarak görmektir. Ayrıca Balibar için evrenselciliğin uzun bir geleneğin sonucu ya da doruğu olduğu savı kesinlikle Tek tanrılı dinler üç­lemesiyle ilgilidir. İnsanların Tanrı'nın bir­liğini ve dolayısıyla örtük bir biçimde insanlığın birliğini kabul et­tikleri zamana dayanan evrenselcilik anlayışına göre üç Tek Tanrılı din bile evrenselliğin mantığını an­cak bir yere kadar izlemişlerdir. Örneğin, Musevilik Tanrı'nın seçilmiş in­sanlarına özel bir konum vermemiş ve üyeliği özendirmekten kaçınmıştır. Hıristiyanlık ve İslamiyet ise hem seçilmişler grubuna girmenin önündeki engelleri kaldırmış hem de din değiştirme yoluyla tamamen tersi yönde hareket etmişlerdir. Fakat hem Hıristiyanlık hem de İslamiyet normal olarak, Tanrı'nın krallığına tamamen ulaşabilmek için olumlayıcı bir sadakat edimini (bu ön­ceden inançsız olan bir yetişkinin de resmi olarak dine dönmekle yapabileceği bir şeydi) şart koşmuşlardır (Balibar, 2003 30). Bu noktadan hareketle günümüz evrenselciliğinin ise işte bu Tek tanrısal mantığı ancak bir adım öteye götürerek ayrımcı temelli ideolojileri üstü örtük biçimde beslediği görülmektedir. 

Irkçılık sadece, genetik ölçütle (deri rengi gibi) ya da toplum­sal ölçütle (dinsel bağlılık, kültürel modeller, dilsel tercih, vb.) tanımlanmış başka gruptan birini küçümseme ya da ondan kork­ma meselesi değildir. Irkçılık “doğası” gereği böy­lesi küçümseme ve korkuyu içerir, ancak bunların ötesinde başkaca unsurları da barındırır. Küçümseme ve korku, kapitalist dünya ekonomisindeki ırkçılık pratiğini tanımlayan şeyin yanında oldukça ikincil konumdadır (Balibar, 2003: 35).

Kapitalist söylemlerin içinde yer alan liberal evrenselcilik ideolojisi meritokrasiye dayalı iş gücü dağılımını olumlamaktadır. Yeni düzende veraset yoluyla kazanılan ayrıcalıkların yerini meziyet yoluyla kazanılan ayrıcalıklar almıştır. Elbette ki bu durum beraberinde ırkçı ve cinsiyetçi iş gücü dağılımını getirmiştir. Daha açık biçimde bu bağlantıyı detaylandırmak gerekirse, meziyetler ırkçı ve cinsiyetçi yaklaşımlarla kodlanmaktadır. Örneğin,  Yahudiler ticaretten anlar; Siyahlar şiddet eğilimlidir; Araplar pistir; Türkler tembel ve üçkâğıtçıdır; Müslümanlar teröristtir; göçmenler nitelikli iş üretme kapasitesine sahip değildir şeklinde mitsel yollarla belli ayrımlar yapılmaktadır.  Öte yandan bütün bu meritokrasiye dayalı iş gücü dağılımı, ırkçılık iş gücünü dışlamaksızın aksine içleyerek düşük maliyetle iş üretimini destekler. Bu açıdan bakıldığında kadın iş gücü de göçmen iş gücü gibi ev hanımlığı üzerinden kadını iş üretmediğine ikna ederek sömürülmektedir. Kölelere göçmenlere ayrılan işler gibi kadınlara ayrılan işler zaten en başında belirlidir.  Böylelikle ırkçılık ve cinsiyetçilik ideolojileri evrensellik söylemleri altında gizlenerek ve beslenerek varlık göstermektedir.

Eğer bir sistem olarak kapitalizm ırkçılığı vücuda geti­riyorsa, bu aynı şekilde cinsiyetçiliği de vücuda getirmesini ge­rektirir mi sorusuna Balibar’ın cevabı “evet”tir çünkü ırkçılık ve cinsiyetçilik özde çok sıkı bir şekilde bir­birine bağlıdır. Cinsiyetçilik yalnızca, farklı ve hatta daha az beğenilen iş rollerinin kadınlara yüklenmesi değil, ırkçılıktan hiç de aşağı kalmayan bir yabancı düşmanlığıdır. Irkçılık insanları çalışma sisteminden dışarı atmayı değil onları içeride tutmayı hedefler; cinsiyetçiliğin de istediği budur. "Ev kadınlığı" icadı üzerinden kadının "çalışmadı­ğını" yalnızca "eve baktığını" öne sürerek aktif emek gücü yüzdelerini hesaplar­ken, "ev kadınları", bu hesabın dışında tutulmaktadırlar. Bu cinsiyetçi değersizleştirmeye dayalı benzer pratikler niteliksiz emeğe karşılık geldikleri mitiyle göçmenler üzerinde de uygulanmaktadır.

Kısacası kapitalist sistemin bulabildiği bütün emek gücüne ihtiyacı vardır çünkü daha çok sermayenin üretilmesini, paraya çevrilmesini ve biriktirilmesini sağlayan malları üreten bu emektir. Bu emeği sistem dışına atmak anlamsızdır; fakat eğer, sermaye birikimini en üste çıkarmak iste­niyorsa, aynı zamanda üretim maliyetlerini (bu yüzden de emek gücü maliyetlerini) en aza indirmek ve siyasal rahatsızlığın mali­yetlerini en aza indirmek (emek gücünün protesto­larını en aza indir­mek gibi) gereklidir. Bu noktada devreye söz konusu hedeflere ulaşmanın formülü olarak ırkçılık girer (Balibar, 2003).

GÖÇMENLİK VE “YENİ IRKÇILIK


Göç giderek ırk kavramını ikâme edici ve sınıf bilin­cini parçalayıcılık işlevi gören bir kategori halini almıştır. Göçmen işçi toplulukları uzun zamandan beri ayrımcılığa ve ırkçı klişelerle dolu yabancı düşmanı şiddet hareketlerine maruz kalmaktadırlar. Bu bağlamda “yeni ırkçılığın”, "sömürgelikten kurtuluş" çağına, eski sömürgelerle eski metro­poller arasındaki nüfus hareketlerinin tersine çevrilişi, insanlığın tek bir siyasal alan içinde parçalanışı çağına ait bir ırkçılık olduğu aşikârdır. Göçü merkez alan günümüz ırkçılığı ideolojik ola­rak, gelişmiş olan bir "ırksız ırkçılık" çerçevesi içinde yer alır: Baskın temanın biyolojik soyaçekim değil, kültürel farklılıkların aşılamazlığı olduğu bir ırkçılık; ilk bakışta bazı grup ya da halk­ların diğerlerine üstünlüğünü değil, "sadece" sınırların kaldırılma­sının sakıncasını, hayat tarzlarının ve geleneklerin bağdaşmazlı­ğını savunan böyle bir ırkçılık, ayrımcı/ farkçı-ırkçılık  olarak adlandırılmaktadır.

Bu açıdan ırkların biyolojik birimler oluşturmadığı; aslında "insan ırkları" diye bir şey ol­madığı dolaysız olarak kabul edilmektedir. Bireylerin tutumlarının ve "yetenek­liliklerinin" genleriyle değil; tarihsel "kül­türlere" aidiyetleriyle açıklanması da aynı şekilde kabul görmeye açıktır. Oysa savaş sonrası ırkçılık karşıtı hümanist ve kozmopolitçi tez­lerin büyük bölümü, tümüyle kültürlerin çeşitliliğini, eşitliğini aynı zamanda da bunların tarih boyu sürekliliklerini tanı­maya yönelen antropolojik kültürcülüğe aittir.

Tarihsel süreç içerisinden Tek biçimliliği da­yatan bazı emperyalizmlerin hegemonyasına ve azınlıkta kalan ya da ezilen uygarlıkların yok edilmesine, diğer bir ifadeyle, etnik kırıma karşı veri­len savaşa yaptığı katkı, antropolojik kültürcülüğün değerini or­taya çıkarmıştır. Bu noktada geçmişten aldığı dersle “farkçı ırkçılık” bu görüşü hararetle kabul etmştir. Ancak böylesi bir tavırla, bütün uygarlıkların eşit derecede karmaşık ve in­san düşüncesinin ilerlemesi için eşit derecede gerekli olduğunu kanıtlayarak ünlenen, antropolojinin büyük ismi Claude Levi-Strauss’u (1952) bile "kültürel mesafelerin ortadan kaldırılmasının, kültürel karışımın, insanlığın entelektüel ölümüne tekabül edeceği ve hatta belki de biyolojik olarak hayatta kalmasını sağlayan düzenlemeleri bile tehlikeye sokacağı düşüncesiyle” kendine alet eder hale gelmiştir.

Buradan çıkan sonuç ise, genetik ya da bi­yolojik ayrımcılığın, insan davranışlarını ve toplumsal bağları or­tama uydurmanın tek yolu olmadığıdır. “Gerektiğinde” Kültür de bir doğa gibi, özellikle de bireyleri ve grupları a priori olarak bir soy kütüğüne, dokunulmaz ve de­ğişmez bir soy belirlenimine hapsetme yolu olarak iş görebilmektedir.

“Farkçı ırkçılık” mantıksal açıdan, ırkçılık ve ırkçılık-karşıtlığı ara­sındaki çatışmadan ders almış, toplumsal saldırganlığın nedenle­rine siyasal olarak müdahale edebilecek gibi görünen bir “meta ırkçılık” ya da "ikinci konum" olarak adlandırabileceğimiz türden bir ırkçılıktır. Hoşgörü eşiklerine saygı göstermek, kültürel mesafeleri korumak, yani bireylerin bir tek kültürün mirasçıları ve taşıyıcıları olduğunu ileri süren varsayım gereğince toplulukları ayırmak farkçı ırkçılığın esas tezlerini oluşturur. Örneğin kentsel yenileştirme projeleri kapsamında göçmenlerin banliyölere itilmeleri, bu gibi kültürel ırkçılık ideolojilerinin uygulamalarından yalnızca biridir.

ALMANYA’DAKİ TÜRK GÖÇMENLERE YÖNELİK IRKÇI VE CİNSİYETÇİ SÖYLEMLER


Milyonlarca insanın yaşamını kaybettiği ve sakat kaldığı II. Dünya Savaşı’nın başlama nedenlerinden birinin Hitler Almanya’sının hırsları olduğunu söylemek yanlış olmaz. Savaştan yenik ve hırpalanmış olarak çıkan Almanya’nın yeniden kalkınma projesinin baş aktörlerinin Türkiye’den giden göçmenler olduğu tüm dünyaca bilinmektedir. Almanya’ya başlangıçta geçici olarak giden Türklerin kalıcı olmaya karar verip  nüfuslarının büyük oranda artış göstermesiyle birlikte Türklük karşıtı söylemler doğmuş ve bu sefer biyolojik ırkçılık (Nazi Irkçılığı) yerine yeni bir ırkçılık ideolojisi belirmiştir.

Bu “yeni ırkçılık” yaşamın içine sızarak gündelik dili işgal eder hale gelmiş, deyimler, atasözleri, “şaka”lar vasıtasıyla söylemsel olarak kendini sürekli üretmeye devam etmektedir. 2012 yılında Koçak’ın Almanya’daki Türklere yönelik ırkçı pratikler üzerine yapmış olduğu araştırma “yeni ırkçılık” ideolojisinin somut bir yansıması niteliğinde olduğundan bu çalışmanın kuramsal çerçevesine uygun olarak kısaca yer vermek faydalı olacaktır. Yapılan araştırmada çeşitli internet sitelerinde  “Türk Şakaları”  adı altında özel bölümlerin açıldığı ve bu bölümlerde yer alan şakaların eğlence ve güldürüden uzak,  ırkçı ve aşağılayıcı mesajlar barındıran nefret söylemleri olarak analiz edilmiştir. Koçak’ın çalışmasında yer alan bazı ırkçı, aşağılayıcı söylemler erişim adresleri ile birlikte aşağıda sıralanmaktadır:

“Bir Türk kadını çöpü çıkarmak için ne kadar süreye ihtiyaç duyar?
− Dokuz ay.” (www.high-minded.us)

“İlk atom bombası nerede patladı?
− Tabii ki Türkiye’de.  Pislik ta buraya kadar sıçradı.”  (www.high-
minded. us)

“Bir Türk pisliğe bastığı zaman ne der? 
− Özür dilerim kardeşim.” (www.high-minded.us)

“Türkler niçin hiç gülmez?
− Sen Türk olsan güler miydin?” (www.ladyshirt.zweipage.de)

“Türkler niçin bu kadar saldırgandırlar? 
− Sabahları aynaya baktıkları için.” (www.ladyshirt.zweipage.de)

“Bir Türk’ün üniversitede ne işi vardır? 
− Temizlik yapar.” (www.ladyshirt.zweipage.de)

“Kravatlı bir Türk’e ne denir?
− Bir Big Mac lütfen!” (www.ladyshirt.zweipage.de)

“Bir Türk kafasını denize sokarsa ne olur?
−  Çevre felaketi olur.” (www.witze.es)

“Bir Türk ile araba lastiği arasındaki fark nedir?
−  Araba lastiği sadece yandığında pis kokar.” (www.ladyshirt.zweipage.de)

“Türkler neden kapüşonlu kazak giyerler?
−  Taşıdıkları pire tasmasını gizlemek için.” (www.high-minded.us)

“Türkler ne zaman yetişkin olurlar?
−  Bıyıkları annelerininkini geçtiği zaman.” (www.ladyshirt.zweipage.de)

“Niçin bütün Türklerin bıyığı vardır?
−  Annelerine benzemek istedikleri için.” 

“Türk kadınları neden başörtüsü takar?
−  Türk erkeklerinden ayırt edilebilmek için.” (www.ladyshirt.zweipage.de)

Her iki fıkra da Türklerin eğitimli ve toplum içerinde saygı gören kişiler
Olamayacağı, ancak temizlikçi veya kasiyer olabilecekleri vurgulanmak istenmiştir.

Çalışmadan elde edilen bulgulara göre söz konusu sitelerde paylaşılan bu söylemler tartışma götürmeyecek biçimde Türkleri hedef alan ırkçı, cinsiyetçi, ayrımcı, aşağılayıcı niteliktedir. Öte yandan Koçak çalışmasında araştırması sonucunda ilgili internet sitelerinde diğer ırklarla,  özellikle Avrupalılar hakkında herhangi bir ırkçı söyleme rastlanmadığını belirtmiştir.  Buradan çıkarılacak sonuç “yeni ırkçılığın” “klasik ırkçılık” gibi dolaysız bir biçimde değil; farklı imha etme ve baskılama arzuları içeren ve dolaylı yoldan iş gören bir dışlama pratiği olarak kendini göstermektedir.

Öte yandan, çalışmada yer alan ırkçı söylemlerin yanı sıra çok daha dolaylı uygulamaların olduğundan bahsetmek mümkündür. Örneğin, kültürel çoğulculuk adı altında yaratılan ve dolaylı imha arzusunu içeren bir başka söylem şekli Özbek’in çalışmasında Fanon’un diliyle şu şekilde ifade edilmektedir: “Değişik kültürlerin varlığı insanlığın yapı taşlarından biridir; öyleyse göçmenler kendi topraklarına dönmeli ve kültürleri korumalı böylece aynı zamanda göçülen coğrafyanın da kültürel saflığı sağlanmış olur.” Fanon’un dile getirdiği bu “yeni ırkçı” söylem tam olarak Balibar’ın ünlü antropolog Levi-Strauss’un “kültürel mesafelerin ortadan kaldırılmasının kültürel karışımın insanlığın entelektüel ölümüne tekabül edeceği ve hatta belki de biyolojik olarak hayatta kalmasını sağlayan düzenlemeleri bile tehlikeye sokacağı” düşüncesinin “yeni ırkçılığın” farklılıkları imha arzusuna alet edilişin bir örneğini teşkil etmektedir.

SONUÇ NİYETİNE


“Tarihsel süreç içerisinde ırkçılık anlayışımızı hangi modellere göre oluşturduk” sorusu ırkçılığın akılcılaştırma politikalarının iktisadi ve siyasi konjonktürlere bağlı olarak hayat bulduğunun bir göstergesi niteliğindedir. Tarihsel olarak Nazi antisemitizmi, sonra Amerika Birleşik Devletleri'nde Siyahlara karşı (uzun bir kölelik cefası olarak algılanan) ayrımcı­lık ve nihayet fetihlerin, savaşların ve sömürge egemenliklerinin "emperyalist" ırkçılık olarak dönüşen pratikler olarak ırkçılık ekonomi politiğe bağlı olarak kendini gerçekleştirmenin bir yolunu bulmuştur.

İşte bu nedenle Nazi antisemitizminin ve sömürgeci ırkçılığın, hatta köleliğin sembolleri ne şu ya da bu "ırkçı patlamanın" katışıksızlık ve tehlikelilik derecesinin ölçülebileceği modeller olarak ne de tarihte ırk­çılığın yerini sınırlayan olaylar ya da dönemler olarak hatırlan­malıdır.  Irkçılığın antisemitizmle ve özellikle de Nazizm'le özdeş­leştirilmesi bir mazeret işlevi görmektedir çünkü göçmenleri he­defleyen "yabancı düşmanlığının ırkçı niteliğinin inkâr edilme­sine izin vermektedir. Nazi "imha"sının tasavvur edilemez ka­rakteri, Türk karşıtı ve Arap karşıtı ırkçılığa da musallat olan imha arzusunu eğretilemek üzere yeni ırkçılığa bu yolla yer­leşmiştir.

Nitekim Fransız sömür­geciliğinin tümüyle yok olmamış olmayıp dönüşmesi buna bir örnektir (bazı "topraklar" ve bunların yarı-yurttaş statüsündeki "yerlileri" sömürgelikten kur­tulma sürecini atlamışlardır). Irkçılığının ayrıcalıklı "nesneleri", eski Fransız sömürgelerinden gelen işçiler ve onların aileleri, sömürgeleşmenin ve sömürgelikten kurtulmanın ürünleri olarak ortaya çıkmışlar ve böylelikle hem imparatorluk dönemine ait bir hor görünün devamını, hem de bir hayali öç alma sabit fikrini değilse de, yitirilmiş bir egemenliğin yurttaşlarının duyduğu hıncı kendilerinde toplamayı başarmışlardır.

Son noktada günümüzün olayları yeni ırkçılıktan söz etmek ne derece uygundur?” sorusunu bir ülkeden diğerine biraz değişen ama uluslar üstü bir görüngünün varlığını telkin eden çeşitli biçimlerle dayatmaktadır. Balibar için yok olmayan ancak dönüşen ırkçılığın ortadan kalkması yalnızca kurbanla­rının başkaldırmasını değil, aynı zamanda bizzat ırkçıların dö­nüşümünü ve sonuç olarak ırkçılığın var ettiği cemaatin iç çözü­lüşünü gerektirir. Durum bu açıdan tamamen cinsiyetçilikle benzer niteliğe sahiptir. Daha açık bir ifadeyle, cinsiyetçiliğin aşıl­ması, hem kadınların başkaldırmasını hem de "erkekler" cemaati­nin çözülmesini gerekli kılmaktadır. Son olarak, Balibar’ın mutabık kaldığı şekilde ırkçılığın var olmadığı çağdaş ülkeler bulmak güçtür. Bununla beraber hiç bir ayrım olmaksızın, hepimizin "ırkçı toplumlarda" yaşadığımız so­nucuna varılmayacaktır. Ancak bu ihtiyat bir mazerete dönüşme­melidir. Balibar’ın da altını çizdiği üzere bu aşılması güç ancak imkânsız olmayan bir olgu olarak değerlendir gerekmektedir.


                                                                                                                              
BALLIBAR, E. & WALLERSTEIN, I. (2000) Irk Ulus Sınıf, İstanbul: Metis Yayınları.
BERNASCONI, R. (2007) Irkı Kim İcat Etti?, İstanbul: Metis Yayınları.
FANON, F. (2003) “Für Eine Afrikanische Revolution” dan Aktaran Sinan Özbek, içinde: Irkçılık, İstanbul: Bulut Yayınları.
KOÇAK, M. (2012) Türkler Hakkında Irkçı Alman Fıkraları, Gazi Türkiyat, (11) 93- 99.
LEVi- STRAUSS, C. (1952) Irk ve Tarih, İstanbul: Metis Yayınları.
SOMERSAN, S. (2004) Sosyal Bilimlerde Etnisite ve Irk, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.