Cuma, Aralık 12, 2014

Yaşam Hakkı: “Burhanettin Akdoğdu” ve “İbrahim Serkan Gündüz” Kararlarını (AİHM) Birlikte Düşünmek




“sonra bir sabah
çözüldü halatlar babalardan,
gemi ayrıldı limandan”[1]


Basına, “AİHM’den Kaçış Yok” başlığı ve “AİHM’in, Türkiye'yi "işkence" yasağını ihlal ettiği gerekçesiyle ceza ödemeye mahkûm ettiği” biçiminde yansıyan[2] Karar (2005)’ın, aynı zamanda başvuranların “yaşam hakkı”nın ihlal edildiğine yönelik iddialarını reddettiği de göz önüne alındığında, tartışılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu tartışma, AİHM’in “Burhanettin Akdoğdu” kararı, bu karar ile ilgisi ve bağlantısı olduğu düşünülen “Servet Gündüz vd. (2011)” kararı ile birlikte ele alınarak yapılacak ve “yaşam hakkı”na bakılacaktır.

Servet Gündüz vd. (İbrahim Serkan Gündüz) Kararı

Hakkâri’nin Çukurca ilçesine bağlı Üzümlü köyü jandarma karakolu’nda zorunlu askerlik hizmetini yerine getiren İbrahim Serkan Gündüz, 8 Temmuz 2003 tarihinde, mayınlı alana girmiş, bastığı mayının patlaması sonucu hayatını kaybetmiştir.[3]

Olay günü (8 Temmuz 2003 günü saat 15.00 sıralarında), tezkere zamanı yaklaşan İbrahim Serkan Gündüz, kişisel eşyalarını geri almak ve sivil kıyafetlerini yıkamak istediğini belirterek asteğmen G.A.’dan deponun anahtarını istemiştir. G.A. bu isteği geri çevirmiş, İbrahim Serkan Gündüz’ün ısrarı üzerine G.A. : “Sana silah vermiyoruz, nöbet tutmuyorsun, ne biçim askersin sen, niye böyle davranıyorsun, defol, bana sorun yaratma !”  diyerek onu terslemiş, İbrahim Serkan Gündüz de G.A.’ya : “Bana ne biçim asker olduğumu soramazsınız, bana böyle konuşamazsınız!” diye cevap vermiş, bir başka asker onu uzaklaştırmaya çalışmıştır. “Ben istenmediğim yerde kalmam!” diye bağıran ve diğer askerler ile nöbetçilerin uyarı ve çığlıklarına rağmen mayınlı alana doğru ilerlemeye devam eden İbrahim Serkan Gündüz, mayınlı alanı çevreleyen dikenli tellerin üzerinden atlayarak birkaç adım daha atmış ve o sırada bir patlama meydana gelmiştir. Bölük komutanı ile bir doktor yanlarına aldıkları bir mayın dedektörü yardımıyla olay yerine gelmişler, o sırada hâlâ hayatta olan İbrahim Serkan Gündüz tüm çabalara rağmen kurtarılamamıştır.

Başlangıçta başvuranlara, İbrahim Serkan Gündüz’ün bir anti-personel mayın kazasında öldüğü bildirilmiş: “Oğlunuz teröristlerin döşediği bir mayına basarak öldü” denilerek bir şehadet belgesi takdim edilmiştir. Daha sonra ise, şifahen, sözkonusu olayın gerçekte bir intihar vakası olduğu, oğullarının şehit kabul edilmeyeceği ve şehit ailesi olarak kendilerine bir para yardımı yapılmayacağı kendilerine bildirilmiştir.

İbrahim Serkan Gündüz’ün babası, annesi ve kızkardeşinin başvurusu ile AİHM önüne gelen davada başvuranlar, AİHS 2. Madde’nin ihlal edildiğini iddia etmişler; Davalı taraf, askeri idarenin sorumluluğu ile askerin ölümü arasında herhangi bir nedensellik bağı bulunmadığını ileri sürmüş ve merhum ile hiyerarşik üstü arasında meydana gelen “tartışmanın” böyle bir bağın kurulmasında etkili olamayacağını savunmuştur. Ayrıca Davalı taraf, askerin ölümünde psişik durumundaki zayıflığın belirleyici bir rol oynadığı kanaatini belirtmiştir.

AİHM, öncelikle mevcut dava koşullarının, askeri yetkililerin pozitif yükümlülükleri ışığında incelenmesinin ve İbrahim Serkan’ın hayatını korumak için yerine getirilmesi büyük önem taşıyan bu yükümlülüklerin aşağıda belirtilen üç safhada analiz edilmesinin uygun olduğunu değerlendirmiştir: Askerlik hizmetine elverişliliğin araştırılması, çeşitli psişik sorunların tespit edilmesi ve son olarak intihar eylemine geçiş öncesinde meydana gelen olaylar.

İnceleme sonucunda AİHM, sağlık birimi ve askeri idare tarafından İbrahim Serkan Gündüz’ün orduya katılmasından önce ve sonra psişik elverişliliğinin tespit edilmesi ve izlenmesi konusunda, ilgili yönetmeliğin zafiyet gösterdiği ve öncelikle askeri yetkililerin İbrahim Serkan Gündüz’ün askere alınmasının ve bu hizmete devam ettirilmesinin onun fiziki ve psişik bütünlüğü için ciddi bir risk oluşturduğunu bilmeleri gerektiği kanaatine varmıştır.

İntihar eyleminden hemen önce İbrahim Serkan ile hiyerarşik üstü arasında yaşanan tartışma ile intihar eylemi arasında nedensellik bağı bulunup bulunmadığını sorgulayan AİHM; bazı tanıklara göre, hiyerarşik üstünün İbrahim Serkan’a aşağılayıcı sözlerde bulunduğu ve onu tokatladığı, ulusal soruşturma mercilerinin yaptığı tespitlerin, yani yönetim kurulu raporunda yazılan ve tanıkların da desteği ile İbrahim Serkan’ın hiyerarşik üstünün davranışı ile intihar eylemi arasında bir nedensellik bağı bulunduğu sonucuna ulaşan tespitlerin yanlış olduğunu düşündürecek hiçbir unsur görülemeyeceği sonucuna ulaşmıştır.

Tüm bu unsurları göz önünde bulunduran AİHM, tespit edilen ve askeri yetkililere atfedilen bu ihmallerin, İbrahim Serkan Gündüz’ü ölüme sürükleyen olayları tetiklediği, Savunmacı Devlet’in mağdurdan kaynaklanan herhangi bir öngörüsüzlük veya hata gösteremediği durumlarda, sözkonusu ölümün sorumluluğunun Devlet’e ait olduğu kanaati ile, AİHS 2. Madde’nin ihlal edildiğine karar vermiştir.

Görüldüğü üzere, bu Karar’da AİHM, yaşam hakkının korunmasını sağlamaya elverişli olacak biçimde, mağdurdan kaynaklanan öngörüsüzlüğü “dar”, devlet sorumluluğunu “geniş” yorumlamış; intihar ve öncesinde yaşanan olaylar arasında nedensellik bağı görmüş,  ihmaller ve tartışmayı “ölüme sürükleyen olayları tetikleme” kapsamında değerlendirmiş ve ihlal kararı vermiştir.

Akdoğdu (Burhanettin Akdoğdu) Kararı

10 Aralık 1997 tarihinde, yasadışı olduğu ileri sürülen bir örgüte üye olduğu şüphesiyle Bursa Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri tarafından yakalanıp gözaltına alınan Burhanettin Akdoğdu, 12 Aralık 1997’de Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ne sevk edilerek burada gözaltına alınmış; 13 Aralık 1997 günü saat 8.00’de, battaniye kenarından sökülmüş bir iple demir parmaklıklara asılı olarak hücresinde ölü bulunmuştur. AİHM önüne gelen davada başvuran oğlunun gözaltında öldüğünden ve bu konuda yürütülen ceza soruşturmasının etkisiz oluşundan şikayetçi olarak, AİHS’nin 2. ve 3. Maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.[4]

Olayın meydana geldiği gece nöbetçi olan N.T. ve M.Ç. (nöbetçi memurlar), sorgulamayı yapan kişilerin saat 20:00 sularında, Burhanettin Akdoğdu’yu 9 numaralı hücresinden almak üzere geldiklerini ve saat 23:30 sularında Burhanettin Akdoğdu’yu geri getirdiklerini; genelde sık sık hücreleri kontrol ettiklerini ve ihtiyaç duyulması halinde tutukluların kapılarını tıklatmak suretiyle kendilerini çağırabildiklerini ifade etmişlerdir. M.Ç.’nin ifadesine göre, Burhanettin Akdoğdu sabaha karşı saat 02:00 sularında kendilerine seslenmiş ve isteği üzerine N.T. kendisini tuvalete götürmüştür. Oysa N.T., saat 02:00’da Burhanettin Akdoğdu’nun yiyecek istediğini ve saat 05:00’da yapılan sayım sırasında, M.A.Y ile aynı zamanda tekrar tuvalete gitmek istediğini ifade etmektedir. N.T. önce M.A.Y.’yı, sonra da Burhanettin Akdoğdu’yu tuvalete götürmüştür. Yapılan birkaç kontrol sırasında, nöbetçi memurlar Burhanettin Akdoğdu’yu uyanık bir halde yatağında otururken görmüşlerdir. Burhanettin Akdoğdu ölmeden önce onu gören son kişi olan N.T., saat 05:00’da Burhanettin Akdoğdu’dan kazağını giymesini istemiş, Burhanettin Akdoğdu ise yeni uyandığını ve kazağını giyeceğini söylemiştir. Saat 09:00’da nöbet değişimi yapıldığından, saat 08:00’da nöbetçi memurlar son bir yoklama yapmışlardır. N.T. Burhanettin Akdoğdu’nun bulunduğu hücreye gittiğinde, Burhanettin Akdoğdu’yu demir parmaklıklara asılı olarak bulmuş, nabzının atmadığını fark ederek, amirini haberdar etmiştir. Sonrasında, M.Ç. Cumhuriyet Savcısı’na, 14 Aralık 1997 tarihinde, 9 numaralı hücreyi başka bir tutuklu için hazırladığı sırada, yatakların altındaki battaniyeden koparılmış ve birbirlerine düğümlü olan 78-80 cm.’lik 6 adet ip bulduğunu ifade
etmiştir.

13 Ocak 1998 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, o tarihte cezaevinde olan ve olayların geçtiği sırada Burhanettin Akdoğdu’nun hücresinin yanındaki bir hücrede bulunan M.A.Y.’yi çağırmıştır. M.A.Y.’nin çağırılmasının sebebi, 21 Aralık 1997 tarihinde M.A.Y.’nin, Burhanettin Akdoğdu’nun intihar etmediğinin, fakat işkence altında öldüğünün İnsan Hakları Derneği’ne bildirilmesi talebiyle Kaldıraç dergisinde yayımlanmak üzere bir mektup yazmasıdır. 5 Şubat ve 23 Şubat 1998 tarihlerinde, Cumhuriyet Savcısı 13 Aralık 1997 tarihinde Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında bulunan tanık M. ve İ.’nin ifadelerini almıştır. M., Burhanettin Akdoğdu’yla şubede karşılaşmadığını ama bu kişinin kendisini astığını duyduğunu söylemiştir. İ. adındaki tanık da bu yönde ifade vermiş, Burhanettin Akdoğdu’nun ölümünün fark edilmesinden yarım saat sonra, diğer tutuklularla birlikte başka bir odaya götürüldüklerini belirtmiştir.

AİHM, nöbetçi memurların ifadelerinin birbiri ile uyumlu olduğunu, Burhanettin Akdoğdu ile birlikte gözaltında tutulan iki kişinin (M. ve İ.) de ifadesinin aynı şekilde bu beyanlara uyduğunu; görgü tanığı olmayan M.A.Y. adlı kişinin, olayların tümünü kapsamayan ifadesinde yaptığı suçlamaların, özetle “varsayım” olarak nitelendirilebileceği kanaati ile adı geçenin iddialarının, intihar suretiyle ölümü gösteren diğer delil unsurlarına şüphe düşüremeyeceği sonucuna varmıştır.

Burada belirtilmesi gereken, AİHM’in, M, ve İ. ile M.A.Y. arasında yaptığı ayrımdır. AİHM, M. ve İ.yi tanık olarak nitelendirmekte, M.A.Y. ise görgü tanığı olarak kabul edilmemektedir. Karar’dan anlaşıldığı kadarıyla ne M. ve İ., ne de M.A.Y., Burhanettin Akdoğdu’nun intihar ettiğine veya öldürüldüğüne tanık olmamışlar ve böyle bir iddiada da bulunmamışlardır. M. ve İ., Burhanettin Akdoğdu’nun kendisini astığını duyduklarını söylemişlerdir. M. ve İ.’nin ifadelerini dikkate alan AİHM, M.A.Y.’nin ifadesini ise “varsayım” olarak nitelendirip dikkate almamıştır.

M.A.Y., olayla ilgili şunları söylemiştir: Gözaltına alınışımın beşinci günü (12.12.97) akşamı isminin Burhanettin olduğunu öğrendiğim, Bursa’da gözaltına alındığı belirtilen kişiyi getirdiler. Bankonun karşısındaki hücrede olduğum için kayıt işlemlerine tanık oldum. Kayıt sırasında moralinin oldukça iyi olduğunu gördüm. Karamsar hiçbir hava yoktu. Ancak yoğun hakaret ve küfüre maruz kalıyordu. Üzerinde büyük bir psikolojik baskı oluşturmak istedikleri belli oluyordu. Hücreye koymadan sorguya götürdüler. Tahminen üç-dört saat sorguda kaldı. Getirip yanımdaki hücreye koydular. Bu arada hakaret ve küfürler devam ediyordu. Aradan tahminen bir, bir buçuk saat geçmişti ki tekrar götürdüler. Gördüğüm işkencelerden dolayı halsizdim ve uyumuşum. Bundan sonra nelerin yaşandığına tanık olamadım.(…)

Basından öğrendiğim kadarıyla Burhanettin Akdoğdu’nun intihar ettiği doğrultusunda açıklama yapılmış. Burhanettin Akdoğdu’nun “battaniye şeridi ile intihar ettiği” iddiası yalandır. Emniyetin bu açıklaması, Siyasi Şube’de yapılan işkencelerin gizlenmesi içindir. Benim kaldığım hücredeki iki adet battaniyenin hiçbiri şeritli değildi. Kaldı ki, böyle bir şerit olsa bile bunun sökülmesi çok uzun bir zaman alır ya da herhangi bir kesici alete sahip olmamaktan kaynaklı sökmek de mümkün değildir. Bu süre içinde gardiyan polislerin mazgal deliğinden hücreleri kontrol etmemeleri mümkün değildir. Kaldığım süreçte çok sık kontrol yapıldığına tanık oldum. Hemen hemen yarım saatte bir mazgal deliğinden hücre kontrol ediliyor ve sık sık insanlara isimleri soruluyordu. Bir insanın hücrede tek başına kendini asması mümkün değildir. Hücre parmaklıkla ikiye bölünmüştür, bu parmaklıklar oldukça alçaktır.

Bir kez daha tekrar etmek istiyorum: Kayıt esnasında ve ilk sorgu sonrasında Burhanettin Akdoğdu’nun moralinin ve ruh halinin çok iyi olduğuna tanık oldum. Yoğun hakaret ve küfürler işkencede direndiğini kanıtlıyordu.(…)[5]

Hükümet otopsi raporuna ve soruşturmalar sırasında toplanan delillere dayanarak, başvuranın oğlunun asılma sonucu öldüğünü ve bu intihar olayından hiçbir Devlet görevlisinin sorumlu tutulamayacağını savunmaktadır. Hükümete göre, o dönemde 27-28 yaşlarında olan Burhanettin Akdoğdu, yasadışı bir örgüte üye olmasına bağlı olarak gelişen olaylardan ötürü yaşadığı psikolojik ve moral dengesizliğin etkisiyle hareket etmiştir.

Başvurana göre Burhanettin Akdoğdu, polisler tarafından kasten öldürülmüştür. AİHM bu iddiaların somut ve doğrulanabilir olgulara dayanmadığı ve herhangi bir tanık ifadesiyle ya da diğer delil unsurları ile kesin bir şekilde desteklenmediği görüşündedir. AİHM’in dosyada yer alan unsurlara göre tespiti şu şekildedir: ”12 Aralık 1997 tarihinde Burhanettin Akdoğdu, üç buçuk saat süren bir sorgulamanın ardından saat 23.30’da tekrar hücresine getirilmiştir. Akdoğdu sabah saat 02:00’de ve 05:00’te tuvalete gitmek istediğini söylemiştir. Nöbetçi memurlar, saat 05:00’te ve 08:00’de yaptıkları kontrollerde ilgili kişinin hâlâ hayatta olduğunu gözlemlemişlerdir. Saat 08:00’deki yoklamada nöbetçi memurlardan biri, Burhanettin Akdoğdu’nun demir parmaklıklara asılı cesedini bulmuştur.” Bu tespit, yukarıda görülen N.T. ve M.Ç. ifadelerindeki tutarsızlığın geçiştirildiğini göstermektedir. “Oysa” denilerek belirtilen çelişki, sonrasında ihmal edilmiştir. M.Ç., saat 02.00’da Burhanettin Akdoğdu’nun N.T. tarafından tuvalete götürüldüğünü söylerken, N.T., Burhanettin Akdoğdu’nun yiyecek istediğini belirtmiştir.

Diğer yandan AİHM, Burhanettin Akdoğdu’nun psikolojik durumu hakkında o anda nöbetçi memurların elinde bulunan göstergeler dikkate alındığında, adı geçen kişinin gözetimi konusunda nöbetçi memurlar tarafından alınan önlemlerin 2. Madde açısından sözkonusu edilebileceğine de ikna olmamıştır. Zira Burhanettin Akdoğdu’nun kendini öldürmek için kullandığı yöntemi, yani battaniyesinin kenarından bir ip yapabileceğini öngörmek güçtür. İntihar hazırlığı ve intiharın kendisi sessizlik içinde gerçekleşmiştir. Mahpus, intihar eğilimleri göstermediğinden yetkililer, Burhanettin Akdoğdu’nun hücresinde daimi bir gözetim sağlamak veya battaniyesine el koymak gibi bazı özel önlemleri almamakla eleştirilemez. Dosyada yer alan hiçbir ilgili unsur, polis memurlarının makul olarak Burhanettin Akdoğdu’nun intihar edebileceğini öngörerek, hücresinin önünde sürekli bir görevli bulundurmaları gerektiğine inandıracak yönde değildir. Bu koşullarda AİHM, AİHS’nin bu açıdan 2. Maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.

Ayrıca AİHM, soruşturmanın etkinliği bakımından da bir ihlal olmadığı kanaati ile, AİHS’nin 2. Maddesinin bu açıdan da ihlal edilmediği yönünde hüküm tesis etmiştir.

AİHM, başvuranın AİHS’nin 3. Maddesinin (işkence ve kötü muamele yasağı) ihlal edildiği iddiasını değerlendirirken, ikinci adli tıp raporunda, vücudun iç kısmında özellikle de dizkapağı, bilek ve baldır çevresinde, ilk otopsideki izlerden farklı olarak, çok sayıda küçük ekimoz ve sıyrıkların tespit edildiğine, bu izlerin sanık M.A.Y’nin beyanlarıyla bir takım benzerlikler taşıdığına ve Hükümet’in bu beyanlara karşı çıkmadığına dikkat çekmiştir. AİHM, değerlendirmesine sunulan unsurların tümü ışığında ve Hükümet’in açıklamada bulunmayışını dikkate alarak, 14 Aralık 1997 tarihinde yapılan ikinci adli tıp inceleme raporunda saptanan izlerden Savunmacı Hükümet’in sorumlu olduğu kanaatine varmıştır. AİHM, sonuç olarak AİHS’nin 3. Maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

Değerlendirme

AİHM içtihatlarında sıklıkla başvurulduğu üzere, “gözaltındaki kişiler korunmasız/savunmasız durumda olup kamu otoritesi onları korumakla yükümlüdür. Silah altındaki kişiler ve mahpuslar (gözaltında, tutuklu, hükümlü), benzer biçimde, devlet koruması altındadırlar ve yüksek ölçüde intihar riski taşırlar. AİHM’in gözaltında intihar olayına yaklaşımında kullandığı (Tanrıbilir, Osman, Keenan ve Powell Kararları); belirli ve ani risk, bu riskin fark edilmiş olması veya fark edilmesinin öngörülebilir olması ölçütleri farklı değerlendirmelere ve tartışmalara yol açmaktadır.[6] Keenan Kararı’na bakıldığında, intiharı önlemede Devlet yükümlüğünün sınırlı tutulduğu, 2. Madde’yi ilgilendiren şikayetlerde dahi ulusal otoritelere belli bir ölçüde takdir hakkı tanındığı görülmektedir.[7]

AİHM’in Gündüz ve Akdoğdu kararları birlikte ele alındığında ortaya çıkan hususlar şunlardır:

1) Akdoğdu davasında, M.A.Y.’nin ifadesi hiçbir şekilde dikkate alınmamış, devletin kontrolünde olan bir “mekan”da meydana gelen bir olayla ilgili olarak başvuranın tanık/delil bulması/sunması beklenmiş, bunun güçlüğü/imkansızlığı gözetilmemiştir.

2) Silah altında olan ve mahpusun, devletin kontrolü ve koruması altında olmak bakımından aralarında benzerlik olduğu kabul edilmesine karşın, riskin öngörülebilme ve önlenebilirliği, Gündüz ve Akdoğdu kararlarında farklı yorumlanmış; ilk kararda Devlet’in sorumluluğu geniş yorumlanırken, Akdoğdu kararında bu yönde bir yaklaşım benimsenmemiştir. Gündüz kararında, intihar ve öncesinde yaşanan olaylar arasında nedensellik bağı kurulmuş,  ihmaller ve tartışma “ölüme sürükleyen olayları tetikleme” kapsamında değerlendirilmiş ve ihlal kararı verilmiştir. Akdoğdu kararında, üç buçuk saatlik sorgulama ile, üstelik kötü muamele nedeniyle Hükümet bu konuda sorumlu tutulmasına rağmen (3. Madde ihlali), intihar olduğu kabul edilen olay arasında illiyet bağı olup olmaması hususu tartışılmamıştır. 10-13 Aralık 1997 tarihleri arasında, yani üç günlük süre içinde, bir kişi nasıl intihar edecek duruma gelebilir? Eğer intihar ettiyse, Burhanettin Akdoğdu, bu kısa süre içinde nasıl ve neden bu duruma sürüklenmiştir? AİHM, 3. Madde ihlalini kabul etmesine rağmen, bu ihlal ile 2. Madde arasındaki ilişkiyi, birbirlerine olan etkisini dikkate almamıştır.

3) Akdoğdu davasında, Hükümet’in ileri sürdüğü “yasadışı bir örgüte üye olmasına bağlı olarak gelişen olaylardan ötürü yaşadığı psikolojik ve moral dengesizliğin etkisiyle hareket etme” argümanı; intihar riskinin kamu otoritesince fark edilmiş olması kapsamında göz önüne alınmamıştır.

4) Etkili soruşturmanın yürütüldüğü, esas itibariyle savcılık işlemlerine dayandırılmış, usule uygun işlemler yeterli kabul edilmiştir.

Burhanettin Akdoğdu kararı bize şunu göstermektedir: Kamu otoritesinin kontrol ve koruması altında olan yerlerde meydana gelen olaylarda (yaralama, ölüm, cinsel taciz …), silah altında olanlar için uygun görülen kamusal sorumluluğun “geniş” yorumlanması, mahpuslar için de geçerli olmalıdır. Bu gibi yerlerde ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılamadığı durumlarda, biçimsel adaletle yetinilmemeli, soyut ve belirsiz olan “risk ve öngörme” ölçütlerine başvurulmadan kamu otoritesinin sorumluluğu kabul edilmelidir.

Halil Çelik

EKLER





[1] Burhanettin Akdoğdu’nun, Bekir Kilerci mahlasıyla yazdığı şiir, makale ve öyküler, Kaldıraç Yayınevi tarafından “Savaşçının Türküsü (Ve Bir Yıldız Düşer Yüreğimize)” başlığıyla yayımlanmıştır. Alıntı yapılan kısım, “Gemi (Denizciler)” şiirine aittir ve internet üzerindeki bir kaynak siteden alınmıştır: http://www.sosyalistforum.net/kaldirac/55594-bekir-kilerci-siirleri.html

[3] Yazıdaki tüm bilgiler AİHM’in Servet Gündüz vd. Kararı’ndan alınmıştır. Bkz.: http://www.yargitay.gov.tr/aihm/upload/4611-05.pdf

[4] Yazıdaki tüm bilgiler AİHM’in Servet Gündüz vd. Kararı’ndan alınmıştır. Bkz.:  http://www.yargitay.gov.tr/aihm/upload/46747_99.pdf

[6] SAVING LIFE AND RESPECTING DEATH – A SAVAGE DILEMMA, Savage v South Essex Partnership N.H.S. Foundation Trust (MIND and others intervening), [2009] 2 WLR 115 (HL)

[7] Daniel Rietiker, From Prevention to Facilitation? Suicide in the Jurisprudence of the ECtHR in the Light of the Recent Haas v. Switzerland Judgment, Harvard Human Rights Journal / Vol. 25, p.99