Pazartesi, Ocak 12, 2015

Seher Yeğin ile “Kadın Hakları ve Sol” Üzerine (Röportaj)


“GÜNEY (Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi) yazarı Seher Yeğin ile “toplumsal cinsiyet, kadın hakları mücadelesi ve sol” üzerine.”

“Kadın hakları, toplumsal cinsiyet” konuları üzerine de düşünüyor, yazıyorsunuz. Güney Dergisi ile başlarsak, nasıl buluyorsunuz Dergi’nin bu konuya bakışını? Dergi’de konuya yeterince yer veriliyor mu?

Seher Yeğin- Dergi sanat ve edebiyat dergisi olması nedeniyle sanat ağırlıklıdır. Fakat, sanat bilimin yanısıra uygarlığın temel iki dayanağından birisi olduğundan dolayı elbette kadına ve kadın sorununa önem vermekte, bu konularda yorum ve araştırmalara yer vermekte. Bunun ne denli yeterli olup olmadığı elbette tartışmalıdır. Bir gerçek var ki; kadının yaşam ve haklar bazında erkekle eşit tutulmadığı bir sanat ya da bir yayıncılık eksik ve yetersizdir. Yılmaz Güney de bir röpörtajında bu konuda yetersizliğini samimice dillendiriyor. Yapılması gereken Güney dergisini bu konuda daha çok yeterli hale getirmektir. Ayrıca benim “Devrimci Saflarda Erkek Egemenliği” başlıklı yazım da, 5 bölüm olarak Dergide yayımlandı.


İkinci soru, özellikle kendini sol/sosyalist olarak tanımlayan erkekler üzerine. Geçmişle kıyaslanırsa, bu meseleye bakış/ele alış bakımından bir farklılık olduğunu gözlemliyor musunuz?

Seher Yeğin- Elbette! Her şeyden önce sosyalizm bir bilimdir. Bunun ülkemizde anlaşılması biraz zaman aldı. Hatta tam olarak anlaşıldı da diyemeyiz. Sosyalizm diyalektiktir. Bulunduğu çağa göre şekillenmesi ve teoriler üretmesi gereken bilimsel bir örgütlenme yapısıdır. Durağan değildir. Dogma hiç değildir. Bunu; yeni gelen, saflarımıza katılan gençliğin, daha okuryazar, daha bilinçli ve aydın oluşundan da gözlemleyebiliriz. Bizden öncekiler eskiden salt fabrikalarda, şantiyelerde örgütlenirlermiş. Şimdi RedHack diye bir grup var örneğin, kendini sol/sosyalist olarak tanımlayan. Erkekler konusuna gelirsek. Şimdiki genç erkekler, eskide olduğu gibi kız arkadaşlarının mücadeleye katılmalarına engel değiller. Devrimci teoriyi kız arkadaşlarıyla paylaşan, mücadeleye katan bir gençlik var. Geçmişin toplumsal baskılarını eskide olduğu kadar hissetmiyorlar üzerlerinde. Bu konuda daha cesurlar. Gençlikte ne kadar kız varsa o kadar da erkek var mücadeleye katılan. Gördüğümüz o ki genç kızlar da eski zamanın genç kızları değil. Daha örgütleyici ve teorisyenler. Ülkede kadının yerinin farkındalar ve bunu kırmak arzusundalar. Kısaca özetlersek, bugünün gençleri erkekli kızlı toplumun kanayan yaralarının farkındalar ve bu yaraları iyileştirmede kararlılar.


Yılmaz Güney filmleri hakkında bir şey söylemek ister misiniz? Kadına bakışı konusunda.

Seher Yeğin - Yılmaz Güney bir konuşmasında; “Ben de her erkek gibi kadına bakış açımda farklı değilim, birçok şeyi aşamadım ama bunun mücadelesini veriyorum” demişti. Yılmaz Güney’in yetişip büyüdüğü toplum da, hepimiz gibi, geleneklere bağlı bir Anadolu toplumu. Yılmaz Güney’in de kadına bakışı başlarda tüm Anadolu erkekleri gibi olmasına rağmen zaman içerisinde bu durumu kafasında sorgulayıp duyarlılık gösterdiğini görüyoruz. Yol, Sürü, Umut vb. filmlerinde görülebilir.


Sol/sosyalist olmak, kadınlarla ilişkileri bakımından, erkeklerin gündelik hayat pratiklerine, işe, eve, nasıl yansıyor? Eşleriyle, çocuklarıyla olan ilişkilerine, davranışlarına… Sizin gözlemleriniz var mı?

Seher Yeğin- Elbette genel olarak bir farklılık var. Eşiyle, çocuklarıyla diyalog içerisinde olabilen, sorunları konuşarak çözmek isteyen, daha adil, daha eşitlikçi bir baba figürü var, diğer aile babalarına bakıldığında, ama temelde ahlakçı, gelenekçi! Aslında bu soruyu da kuşaklara bölmek gerek. 68 ve 78 kuşakları bu verdiğim cevabı kapsar. 78 kuşağı sonrasında bir arada kalmışlık vardır. 88, 90 kuşağı kendini bir yere koyamamıştır. Birçok aydın devrimci çıkmıştır o kuşaktan, hem de 68 ve 78 kuşaklarına yaslanmışlardır. 78 kuşağı sonrası aile babaları toplumsal ilerlemeyi de göz önünde bulundurduğumuzda daha aydın ve daha özgürlükçü diyebiliriz. Duygularını belli edebilen, çocuğuna sarılabilen, eşini yatak dışında öpebilen bir baba görebiliriz. Ki bu bizim özlemimizdir. Bu gün 30’lu yaşların üstünde, bir genelleme yaparsak yüzde doksan dokuzundan, “babam bana bir kez sarılmadı ve bir kez bana seni seviyorum demedi!” diye bir cümle duyabiliriz.


Şöyle bir şey söylüyorsunuz  “Devlet icat oldu, mertlik bozuldu mu?” başlıklı yazınızda: “Feminizm, kadınları erkek cinsine karşı savaşıma çağırarak kadın ve erkek emekçilerin ortak mücadelesini engellerken, bu sekter anlayışlar da kadın sorununu (ve dolayısıyla cinsini) küçümseyerek kadın ve erkek emekçilerin ortak mücadelesinin önüne engel koyarlar. Bu iki eğilim de burjuva ideolojisinin farklılığını yansıtır, çünkü, kadın sınıf mücadelesine girmediği sürece mevcut olan sistemi tehdit edemez, erkek proleter ise sözde üstünlüğünü koruma adına kadın sorununu küçümserken gerçekte kapitalist ilişkilerin ve burjuva egemenliğin bir ifadesi olan ataerkil yapıyı savunur. Oysa, bizzat bu “erkek egemenliği” anlayışının kendisidir ki, kadını düşük ücretli rakip olarak erkek işçinin karşısına çıkarır..”

Feminizmin erkeklere karşı bir savaş yürüttüğünü düşünüyor musunuz gerçekten?  Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine yönelik mücadele, neden sınıf mücadelesinde ayrıştırıcı/bölücü bir etki yaratsın? Sınıf mücadelesini de, kadın hakları mücadelesini de birlikte (kadınlar ve erkekler) yürütemezler mi? Ayrıca, sınıf mücadelesi gibi bir amaç veya katılım olmasa da, salt toplumsal cinsiyet eşitsizliği mücadelesi, anlamlı sonuç ve kazanımlar elde edemez mi?

Seher Yeğin- Bana göre feminizm erkeklere karşı değil de erkek egemenliğine ve eşitlikçi olmayan düzene karşı olmalıdır. Her siyasal, felsefi ya da daha farklı düşünsel akım gibi feminizmde de çeşitli yönelimler var. Daha gerçekçi ve sosyal olanlarıyla duygu ağırlıklı olanların farklı mucadeleleri var ve bu doğaldır da. Elbette erkek ile aynı saflarda olmak hayatın zorunluklarındandır ve ayrıca daha öğretici olan da bu olmalı. Sonuçta cinslerin savaşından çok anlayışların savaşı olmalı. İyi, güzel ve eşitlikçi olanın kazanılması tarihin bir zorunluluğudur. Zira insanlık güzele ve eşitliğe doğru gidiyor. Bu arada, dünyanın farklı kıtalarındaki sosyo ekonomik ve kültürel farklılıklar ve farklı sosyolojik yapılar oralarda da farklı mücadele biçimlerini zorunlu kılıyor. Kobani ve Şengal’de kadın varlığını ve geleceğini korumak ve kurtarmak için barbarlığa karşı silahlı mucadelede yer alırken, İstanbul’da, demokratik mücadele yöntemlerini zorunlı kılıyor. Avrupa’da ise daha olgun bir sürece girmişse de, orda da farklı bir mücadele var. Fakat konu evrensel oldugundan dolayı kadının evrensel dayanışmasını da önemsemek gerek. Örneğin Kobane ve Şengal’deki kadın ve insanlık mücadelesine destek sunmak lazım. Kadını yaşına göre fiyatlayıp pazarda satanlar tarihin karanlık yüzleri iken buna karşı direnenler ise tarihin aydınlık yüzüdür. Ve biz kadınlar tarihin bu aydınlık yüzüne destek sunmalıyız diye düşünüyorum. Afrika’da Boko Haram adlı örgüt bir günde 2 bin insanı kurşuna dizerken yakalayıp kaçırdığı kadınları da köle pazarlarında satıyor. Bu anlamda uluslararası dayanışmamız önemli ve gereklidir. Türbanlıların özgürce türban takmalarının özgürlüğünü solcular ve feminislerin çoğu da destekledi, fakat İslamcı ve şeriatçı kanlı terör örgütlerinin kadına ve masum insanlığa karşı vahşetlerini maalesef türbancılar çıkıp protesto bile etmiyor. Paris merkezinde 12 gazetecinin katledilmesini gerekçelendirip cinayeti savunur durumda kalıyorlar. Demek ki ideolojik tutum ve uygarlıkları kavramış olmak kadının ufkunu, kazanımlarını ve mücadelesini belirliyor.


Özellikle Türkiye bakımından, en güncel sorun, kadına yönelik şiddet. Bu kapsamda, kadın cinayetleri. Nasıl bu sorunla baş edeceğiz? Ne yapılmalı?

Seher Yeğin - Devletten kadın sığınma evleri talebi vs vs… Elbette bu konularda dayatmalar devam etmeli ama esas olan bu sorunun çözümü bizlerde! Kadın platformları, kadın örgütlenmeleri daha güçlenmeli. Feminist grup ve hareketler kendi anlayışları çerçevesinde büyük şehirlerde çok önemli çalışmalar yürütüyor. Ama esas olan sosyalist parti ve örgütlerde kadın erkek kadar söz sahibi olmalı, bunun yolu da, kadınların daha çok bu partilerde örgütlenmesinden geçer. Bir siyasi partinin özellikle sosyalist bir partinin, kadınların bugün gördüğü şiddet ve baskıyı sadece bir saatlik bir eylemle “görevimizi yerine getirdik!” anlayışı içerisinde olması çok utanç verici bir durumdur. Oysa güçlü bir kadın örgütlenmeleri olması gerek ki kendine sosyalist parti diyebilsinler. Güçlü kadın örgütlenmeleri olan bir sosyalist parti olsa, partinin kendine ait kadın sığınma evleri vb. çözümleri de olabilir ki bunları ancak kadınlar kalpten yapabilir!


Bir de söylem meselesi var. “Kadın bedeninin cinsel nesne olarak sunumu” söylemi, bir bakıyorsunuz, ahlakçı/mahafazakar dil tarafından alınmış, eklemlenmiş. Bir RTÜK uzmanı, erotik sahneleri kesmeden yayımlayan bir kanal hakkında yazdığı raporda, bu ifadeleri kullanarak uyarı cezası verilmesini istiyor.

Seher Yeğin - “Erk” kimdeyse söz sahibi odur. Erkek “erk” bir ülkede yaşıyoruz. Kadınların hala Nazım’ın dediği gibi öküzden sonra sofrada olma sebebi, kadınların üretimde olmamalarından kaynaklı. Kadın bedeni anlayış olarak hapsolmuş durumda. Öyle ki bu anlayış nerdeyse genetik miras haline dönüşmüş. Bu da kadın bedeni ve emeği üzerine ister muhafazakâr olsun, ister özgürlükçü olsun erkeklere söz söyleme hakkı veriyor. Üzülerek belirtmeliyim ki bu ülkede kadınlar adına bir şeyler yapmaya çalışan salt feminist kadın örgütlenmeleri. Onlar da sadece kentlerde ve belirli bir çevrede “marjinal” kalıyorlar. Sosyalist parti ve örgütlerse kadını sekiz martlarda hatırlıyor. Muhafazakâr anlayışın istediği kadın tipi zaten belli. Bugün o kadın tipini yarattılar da diyebiliriz. Bunlar aslında kadının tam olarak üretimin içinde olmamasından kaynaklı ki bu sorunun temelinde de sosyalist parti ve örgütlerde kadın sorunun havada kalmasından kaynaklı!


Ayşe Sargın’ın bianet’te yayımlanan bir yazısı var. Seks işçiliği konusunda. Şöyle diyor: “Belki de “hepimiz orospuyuz” diye haykırmanın zamanı gelmiştir. Feminizmin özgürlük ve eşitlik ufkunun, anti-feministlerce kötü niyetli olarak sevişme serbestliği talebinden ibaret gibi gösterilmesine aldırmadan, istediğimiz zaman, istediğimiz kişiyle, istediğimiz biçimde sevişme hakkımızı örgütlü biçimde savunarak. Her ne kadar insana dair her alanın metalaştırıldığı kapitalizmde, cinselliğin metalaştırılmayan bir alan olarak kalmasını çok önemsesem ve seks işçiliğinin sıradan bir istihdam alanı gibi görülmeye başlanmasını acı bulsam da, seks işçilerinin hak arayışlarına destek olarak.”[1] Bu bağlamda ve son soru olarak, seks işçiliği veya fahişelik konusunda ne düşünüyorsunuz?

Seher Yeğin - İlk olarak şunu söylemeliyim. Radikal söylemler radikal yanıtlar bulur. Biz toplumsal kaygısı olan insanlarız. Toplumumuzda kadının yerine bakarsak, gördüğümüz manzara karşısında “hepimiz orospuyuz!” söylemi çok uç ve anlaşılmaz kalır. Bunun yerine bence kendimize bakmalıyız. Özgürlükçü söylemlerle yola çıkmış yapılara… Sekiz Mart’ta kadın platformları dışındaki parti ve örgüt kortejlerine bakarsak bu bir aynadır. Birçok parti ve örgütün kadın olmadan “sekiz mart” toplantıları yaptığına bakarsak bu yine bir aynadır. Siyasi yapılarda erkekler eşlerini evde bırakıp parti toplantılarına gider. Bir anlamda “siz evde oturun, yerinizi bilin biz devrim yaparız!” demektir bu. Önce buralarda başlamalıyız işe. Özgürlük söylemleriyle yola çıkanlar bile kadının bedenini de emeğini de eve hapsetmişse burada bir arıza var demektir! Şiddet hangi alanda olursa olsun karşı durulması gereken bir eylem. Ayşe Sargın da söz konusu yazısında bahsetmiş, adam karısına kızınca “orospu!” diye bağırıyor! Bu da toplumsal algının bir yarası. Erkek cinselliğe ne kadar çabuk ulaşırsa o kadar çok erkek oluyorken, kadın evlilik dışı bir cinsellik yaşadığında direkt “orospulukla” damgalanıyor. Oysa erkeklerin cinsel deneyim yaşayabilmesi için meşru mekânlara kadın bedenini hapsetmiş! Bir anlamda “orospuluğu” kurumsallaştırarak kadın bedenini erkeğin hizmetine sunmuş her alanda olduğu gibi. Kadınlar üretime dâhil olup emeğinin hesabını sormaya başlamadan, ekonomik gücü elinde tutmadan bu sorunların çözüleceğine inanmıyorum. Kaldı ki; ev işçiliği gelenek, seks işçiliği utanç olarak yer etmişken hafızalara, kadınların var oluş savaşlarını verebileceği tek alan emek ilişkisi diye düşünüyorum.Teşekkürler.






[1] Ayşe Sargın’ın yazısının tamamını okumak için: http://www.bianet.org/bianet/kadin/160814-orospu