Cumartesi, Ocak 24, 2015

Toplantı ve Gösteri Yürüyüşüne KatılmaMA “Ödev”i ve Türkiye


“Türkiye’de toplantı ve gösteri yürüyüşünün düzenlenmesi, bir hakkı tanımlamaya çalışmaktan çok, demokratik bir muhalafet aracı olarak gösterilen enstrümanın kullanılmasını önlemeye çalışmakta, adeta bir “ödev”i biçimlendirmeye çaba sarfetmektedir. Gündemde olan değişiklik ile, demir bilye ve sapan, ateşli silahlarla eş tutulmakta, kullanılmasa dahi bunlarla birlikte gösteriye katılmak ağır biçimde cezalandırılmaktadır. Diğer kanunlarda yapılması düşünülen değişikliklerle birlikte ele alındığında, Türkiye’de toplantı ve gösteri yürüyüşüne yönelik düzenlemeler, bir haktan çok “katılmama” ödevini sağlamlaştırmakta, bunun gereklerini yerine getirmeye çalışmaktadır.”




Giriş

Yasa, bir yandan “ulus-olarak-halk” içindeki öznelerin birliğini temsil eder ama aynı zamanda farklılıkların mevcut olduğu kodu önceden göstererek –bireysel hak talepleriyle birlikte tekil hukuk özneleri olarak- temsilcilerin ayrışmasını da beraberinde getirir. Yasa, soyutlanmış bireyler ile toplumun birliği arasındaki menteşedir. Yasa, farkların düzenleme tarzı ve birlik kuran ideolojik bir mercidir.[1] Kapitalist devlet biçiminde ortaya çıkan her önemli değişim sadece devletin baskı aygıtının kollarının karşılıklı ilişkilerinde yaşanan değişimi değil, aynı zamanda hem devletin ideolojik aygıtlarının kendi aralarındaki değişimini hem de baskı aygıtıyla olan ilişkilerin değişimini ifade eder.[2] Poulantzas’da bu aygıtların genel anlamda temel görevi, iktidar bloğunun egemenliğini yoğunlaştırmak ve meşrulaştırmak suretiyle toplumsal ilişkileri yeniden üreterek, toplumsal formasyonun birliğini ve uyumunu sağlamaktır. [3]

Evrensel hukuki kural ve kaidelerden yayılan parıltı, kaotik toplumsal yapıyı ve çelişkileri gizlemeye çalışır. Liberal ekonomik tahlillerde göze çarpan yüzeysellik kitlesel yoksulluğu hafızalardan uzak tutmaya yarar. Oysa hukuki pozitivizm, normativizme çalan versiyonu bir kenara bırakılacak olursa, dikkatleri metafizikten, yani ahlaktan, mistisizmden ve doğal hukuktan uzaklaştırıp devlet gerçeğiyle yüz yüze getirmiş; devletin hukukla kuşatılamayan sert bir temel üzerinde yükseldiğini ortaya koymuştur. Bu eğilim, hukuki düzenin evrensel bir akla izafe edilemeyeceğini, aksine belirleyici olanın emir ve yaptırım olduğunu göstermiştir. Kurucu olan egemendir, hukuku yaratan devlettir. Ancak bu teori, sadece felsefeye (metafiziğe) değil, siyasal ekonomiye de kayıtsız kalmakla, yüzeysellik gibi, aynı zamanda barbarlığa (yoksulluğa ve hikmet-i hükümete) katkıda bulunmanın bir yolu olmuştur[4]. Devlet, her zaman iktidarı elinde bulunduranların ve bunların muhaliflerinin kendi açılarından yön vermekten vazgeçmedikleri bir kurumlar topluluğudur. “Siyaset üstü devlet” fikri de, hukukun üstünlüğü terimi ile de ifade edilen “devlet üstü hukuk” fikri de birer fiksiyondurlar. Böyle bir devlet ve böyle bir hukuk yoktur, olmamıştır[5]

Neoliberal politikaların şekillendirdiği dünya; büyük mücadeleler sonucu kazanılan sosyal hakların aşındırıldığı, işsizlik baskısı ve muhtaçlık ilişkisi bağlamında korkunun örgütlendiği ve kolektif özne olabilecek örgütlenmenin parçalandığı, bireycilik-rekabetçilik-mülkiyetçilik üçlüsünün her alana sızdırıldığı bir dünyadır. Böyle bir ortamda; ulusal ve ulusötesi düzeydeki sermaye, devlet ve küresel-emperyal güçlerin oluşturduğu yapıyı genel bağlam olarak görmeyen insan hakları mücadelesi, istemeden de olsa statükonun devamına hizmet etme riski taşımaktadır.

Ulusal ve ulusalüstü belgelerde temel bir insan hakkı olarak düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını sadece yürürlükte olan mevzuata odaklanarak incelemek, tarihselliğini göz ardı etmek, hukukun siyasal ve toplumsal ile olan ilişkisini görmemizi/kurmamızı zorlaştırabilir. Özellikle Türkiye gibi mevzuat değişikliklerinin, pozitivist hukuk yaklaşımının doğal hukuka karşı öne sürdüğü “hukuki güvenlik” argümanının temellerini sarsacak biçimde, sık ve yaygın olduğu, tam da bugünlerde yeni bir değişikliğin gündemde olduğu bir ülkede, salt hukuki bir inceleme için bile böyle bir bakış zorunlu biçimde kendini dayatmaktadır.

Türkiye’de toplantı ve gösteri yürüyüşünün düzenlenmesi, bir hakkı tanımlamaya çalışmaktan çok, demokratik bir muhalafet aracı olarak gösterilen enstrümanın kullanılmasını önlemeye çalışmakta, adeta bir “ödev”i biçimlendirmeye çaba sarfetmektedir. Çalışmada, konuyu tarihsel, bütünsel ve ilişkisel biçimde anlayabilmek için, belirli bir tarihsel dönem içinde mevzuatın inşası ve uygulanmasına bakılacak, bu kapsamda ulusal (anayasa ve ilgili kanun) ve ulusalüstü (İnsan hakları sözleşmeleri) mevzuat konu edilecektir.

Anayasa’da Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı

Toplantı yapmak ve gösteri yürüyüşü düzenlemek, her ikisi de birer darbe anayasası olan 1961 (28.Md.) ve 1982 (34.Md.) Anayasalarında bir hak olarak ve benzer biçimde düzenlenmiştir. Buna göre; herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı (toplanma-1961) ve gösteri yürüyüşü düzenleme (yapma-1961) hakkına sahiptir. Ancak, temel haklarla ilgili hukuki düzenlemelerin “hakkı veren” kısmından çok “alan” yani “sınırlama” bölümü, verilen hakkın ne olduğunu anlamak bakımından daha çok önem arz etmekte, keza en fazla mevzuat değişikliği de bu bölümde, yani sınırlamaya ilişkin yapılmaktadır.


1961 Anayasasının 28.maddesinin ikinci fıkrasında; “Bu hak, ancak kamu düzenini korumak için kanunla sınırlanabilir.” denilmek suretiyle özel sınırlama nedeni gösterilmiştir. Hakkı sınırlayan bir de 11.madde de düzenlenen genel sınırlama maddesi vardır ki, kurumsal iktidarın sık sık, çeşitli gerekçeler ileri sürülerek, müdahalelerine maruz kalmıştır.