Salı, Şubat 10, 2015

“The East” Filmi ve Eko-anarşist Eylem



"Söz konusu olan sizin eviniz, sizin hayatınız değilse içiniz rahattır. Uyuduğunuz yer. Çocuklarınız, eşiniz. Ama suç sizdeyken geceleri uyumak bu kadar rahat olmamalı. Özellikle de biz yaşadığınız yeri biliyorsak. Ne kadar zengin olduğun bizim umurumuzda değil. Bizler tüm suçluların yarattıkları dehşetle yüzleşmelerini istiyoruz. Çünkü işledikleri cinayetlerden kurtulmak o kadar kolay olmamalı. Bize yalan söylerseniz, biz de size söyleriz. Bizi gözetlerseniz, biz de sizi gözetleriz. Yaşam alanlarımızı zehirlerseniz biz de sizinkini zehirleriz. Biz Doğu'yuz…"

İlk gösterimi Sundance Film Festivali’nde (2013) yapılan The East (Gizli Oyun) filminin tanıtım fragmanında yer alan bu (yukarıdaki) sözleri, şiddeti özendirme, zenginleri/şirketleri şeytanlaştırarak tüm kötülüklerin sorumlusu olarak gösterme olarak yorumlayan Glenn Beck, filmin kötü ve zararlı olduğunu söyler.[1] Oysa, yönetmen Zal Batmanglij ile birlikte senaryoyu yazan ve filmde The East isimli eko-anarşist kolektife sızan özel bir istihbarat şirketinin elemanı (eski bir FBI ajanı) rolünü oynayan Brit Marling (Jane/Sarah)’in anekdotu, farklı bir etkilenmeye işaret etmektedir. Marling, ilk gösterimin çıkışında, koridorda, ağlayan bir izleyici görür. Bir ilaç firmasında çalıştığını söyleyen kadın, oyuncunun kolundan tutar ve mealen şöyle der: “Film, şirketin ve bir çalışan olarak benim yaptıklarımın aslında neye tekabül ettiğini görmeme, bakış açımı değiştirmeme neden oldu. Bundan sonra ne yapacağımı bilmiyorum, ama yine de böyle bir film yaptığınız için teşekkürler.”[2] Film hakkında yazılanlar, yapılan yorumlara bakıldığında ise, Beck ve Marling’in karşıt pozisyonlarından ziyade, ortada bir yerlerde durulmaya çalışıldığı görülür. Buna göre film, anarşist kolektif yaşama sempati ile baksa da, kolektifin eylemleri bakımından izleyiciyi “gri” bir alanda bırakmakta, iyi ile kötünün ne olduğunun sorgulanmasına yol açmakta, yani açıkça bir “iyi/doğru” savunusuna dönüşmemektedir.[3]

Gerilim türünde sınıflandırılan bu film, eko-anarşist eyleme dair ne söylemektedir? Gerçekten gri alanda mı kalmaktadır? Soru bu olunca, eko-anarşizm konusuna değinme, en azından bir giriş yapmak fırsatı/imkanı doğar.



Eko-anarşist eylem 

Günümüz anarşizminde, klasik dönem anarşizmin “iktidar ve hiyerarşinin” ortadan kaldırılmasıyla sorunların hemen ortadan kalkacağına dair inancın, yerini toplumun her alanında gerçekleştirilecek bir mücadele ile kademeli ve yavaş bir dönüşümün taraftarı olmaya bıraktığı öne sürülmektedir. Bunda, iktidarın tek bir noktadan ortaya çıkmadığı, belirli kurumların etrafında oluştuğuna dair post-yapısalcı yaklaşımın etkili olduğu, böylece mücadelenin sadece kurumsal iktidara karşı olmaktan çıkıp yaşamın her alanına yayılması gerektiğinin anlaşıldığı, bunun sonucunda anarşist eylem yelpazesinin genişlediği belirtilmektedir. Bu sefer de, eylemlere yönelik “şiddet yüklü” olma eleştirisi getirilmiş, eylemler “şiddete başvurma” bakımından tartışılır olmuştur. Anarşistler ise durumun tam aksi olduğunu söyler. David Graeber’e göre yeni dönemde anarşistlerin sebep olduğu tek bir yaralama eylemi gösterilememektedir. Şiddete başvurmamakla birlikte, Gandhi gibi pasif direnişe geçmek ya da isyan bayrağı açmak yerine, bazı gruplar (Direct Action Network, Reclaim the Streets, Black Blocs ve Tute Bianche) tamamen kendi yöntemlerini uygulamaya başlamışlardır. Adeta bir karnaval havasına bürünen eylemler, sivil itaatsizlikte yeni bir dil yaratmıştır.[4]

Eko-anarşizm (ekolojik anarşizm) için, temelde, Toplumsal Ekoloji, İlkelcilik ve Derin Ekoloji olmak üzere, üç ana akımdan söz edilmektedir. Toplumsal ekoloji ve ilkelcilik, teknolojiye bakışlarıyla birbirlerinden ayrılırken, en az taraftarı olan derin ekoloji ise insan-merkezli olmaya karşı olmakla her ikisinden de farklılaşır. Toplumsal ekoloji doğaya uygun teknolojiyi mümkün görüp savunurken, ilkelciler, uygun teknoloji de dahil teknolojinin tüm yönlerine daha eleştirel yaklaşırlar. Derin ekoloji için asıl sorun teknoloji değil, bizatihi ekolojik krize yol açan bir varlık olarak insandır.[5] Biyo-merkezci yani yaşam merkezci bir tutumla, bütün canlı varlıkların “içsel değer” açısından aynı olduğunu vurgularlar. Buna göre, bütün canlılar aynı oranda yaşam hakkına sahiptir; hiçbiri diğerinden daha az veya çok bu hakka sahip değildir. Murray Bookchin’e göre, kendini Gandhici olarak niteleyen derin-ekoloji kurucusu Arne Naess, güçlü merkezi bir devleti desteklemektedir; çünkü çevre sorunlarının yerel yönetimlere bırakılması daha büyük sorunlara yol açacaktır. Dolayısıyla derin ekolojistler, çevreyle ilgili olarak toplumsal sorunlardan daha çok insanların davranışlarına hitap etmektedirler.[6]

En etkili olan akım olan ve Murray Bookchin’in aynı adlı kitabına dayanan yaklaşım Toplumsal Ekoloji’dir.[7] Bookchin, mekanik bulduğu diyalektik materyalizmi ve ekonomik idirgemeci gördüğü Marksist toplum tahlilini eleştirmekte, kapitalizmin, bir üretim tarzı olarak toplumsal alanda yarattığı eşitsizlikler nedeniyle ‘içsel’ olarak bir kriz yaşamadığını, asıl kriz ve çelişkinin kapitalizm ile doğa arasındaki dışsal-ekolojik kriz ve çelişki olarak şekillendiğini söylemektedir. Bookchin’e göre ekolojik toplumu yaratmanın/ oluşturmanın yolu ancak eko-teknoloji ve eko-cemaatlerden geçmektedir. Bir eko-cemaat, işe yaramaz üretim ve teknik, bayağı malların nedensiz büyük miktarlarda üretilmesi ve gözden çıkarılabilen metaların hızlı dolaşımı tarafından değil, üretimde kalıcılığı ve niteliği vurgulayacak esnek, her amaca uygun makinelerden oluşan yeni türden bir teknoloji ya da eko-teknoloji tarafından desteklenecektir.[8] Bu kapsamda Bookchin, “yüzyüze demokrasi” ve “liberter belediyeciliği önerir”:  “Yüz yüze demokrasi yaratma fırsatına sahip olduğumuz belediyelerdir –şehir, kasaba ve köy. Yerel hükümetleri, insanların yaşadıkları ekonomi ve toplum hakkında tartışabilecekleri ve kararlar alabilecekleri halk meclislerine dönüştürebiliriz. Bir komşu şehir ya da kasabada iktidara gelirsek [erki elde edebilirsek]; bütün meclisleri konfedere hale getirilebilir, ve sonra da bu kasaba ve şehirleri halk hükümetine konfedere hale getirebiliriz – (sınıf yönetimi ve sömürünün bir aracı olan) devlet değil, halkın erke sahip olduğu bir hükümet. İnsanlar bu çeşit bir yüz yüze demokratik toplumu asla kendiliklerinden başaramayacaklardır. Bunun için mücadele edecek ciddi ve dirayetli bir hareket gereklidir. Ve bu hareketi oluşturmak için, radikal solcular tabandan kontrol edilen, ve böylece de başka bir Bolşevik Parti yaratmayacağımız– bir örgüt geliştirmelidir. Bu, yerel temelde ağır ağır biçimlendirilmeli, konfederal şekilde örgütlenmeli, ve halk meclisleri ile beraber mevcut güce, [yani] devlet ve sınıf yönetimine karşı bir muhalefet oluşturmalıdır. Ben bu yaklaşımı liberter belediyecilik [ing. libertarian municipalism] olarak adlandırıyorum.”  [9]

Her ne kadar en az etkili olan akım olarak gösterilse de derin ekoloji bazı yeşil anarşist grupları doğrudan etkilemiştir. Buna “Earth First!” hareketi örnek olarak gösterilmektedir. Radikal ekoloji hareketi içinde 1980′lerde, ekolojik krizi tümüyle kapitalizmin işleyişine bağlayanlar ve krizin sorumlusu olarak gördükleri endüstriyel toplumun bir devrim olmaksızın çeşitli eylemlerle aşılabileceğini savunanlar olmak üzere ikili bir ayrışma yaşanır. Bu ayrışma sonrasında Greenpeace hareketi içinde kimi radikal kesimler, Greenpeace’i endüstriyel yatırımlara karşı şiddete başvurmadığı için radikal ekolojinin ılımlı kanadı olarak nitelemeye başlarlar. Bu radikal kesim (The Monkey Wrench Gang) büyük çaplı endüstriyel yatırımlara karşı geliştirilecek doğrudan eylemleri (direct action) savunur. Ekotaj (ekolojik sabotaj), biyoteknoloji ve genetik mühendisliği araştırmaları, hayvan deneyleri gibi canlı doğaya doğrudan doğruya müdahale ederek geri döndürülemez sonuçları olacak girişimleri iş işten geçmeden derhal durdurmak amacıyla, yalnızca mülkiyete zarar verme ve ilgili kuruluşun bu faaliyetlerine son vermesine yol açma prensibi ile hareket eden aktivistlerin gerçekleştirdikleri bir eylem yöntemidir. Örneğin; ağaçların kesildiği alanda ağaçlara özel çiviler çakılması yoluyla ağaçları kesen araçların kullanılmaz hale gelmesini sağlamak gibi yöntemlere başvururlar. Bunun yanında lobi faaliyetleri, dava açma, boykotlar, grevler, kitle gösterileri önerilir. Earht First, öncelikli amaç olarak insan kültürünün henüz bulaşmamış olduğu doğal alanların ve doğal hayatın korunmasını benimser. Grup, eylem olarak gösteri, sivil itaatsizlik ve monkeywrenching yöntemlerini kullanmaktadır. Terör örgütü listelerine giren[10], en tehlikeli örgüt olarak gösterilen Earth Liberation Front (ELF) ve Animal Liberation Front (ALF), laboratuarlardan hayvanların kapatıldığı her yere, kürk mağazalarından kasaplara, yani hayvanların zarar gördüğü her yere, insanlara zarar vermeden, sadece mala hasar verici protestolar yapar, hayvanları kurtarırlar.[11] Türkiye’de de, Yeryüzü Kurtuluş Cephesi isimli uluslararası anarşist hareketin, 20 Şubat 2014 gecesi İstanbul’un Anadolu yakasında 3. Köprü inşaatının sürmekte olduğu Poyrazköy’de bir iş makinesini imha ettiği haberlere yansımıştır.[12]

ELF; ulusaşırı, gizli ve otonom hücreler halinde eylem yapan, lidersiz, gevşek, merkezi bir yapısı ve hiyerarşisi olmayan ve sızmanın-mücadele etmenin zor olduğu bir network olarak gösterilmektedir.[13] ELF’in 1996-2009 yılları arasındaki eylemlerini inceleyen Michael Loadenthal (2014), hedeflerin ağırlıklı olarak arabalar, iş makinaları, yapılmakta olan inşaatlar ve model evler, şirket malları, işyerleri (Mc Donalds) olduğunu, yani eylemlerin mala zarar vermeye yönelik olduğunu tespit etmektedir.[14] Bununla birlikte, Paul Watson, ALF ve ELF gibi grupların nereye doğru gittiklerine, “eylemciler nereye kadar götürmek isterse oraya” cevabını verir ve şiddet ile terörü tartışmaya çalışır. Watson, “ALF ve ELF terörist gruplar olarak adlandırılabilir mi?” sorusunu sorar ve şöyle yanıt verir: “Bu sorunun cevabı eylemleri kimin yargıladığına bağlı. Terörizm, askeri ya da muharip olmayan taktiklerden ve stratejilerden beslenen bütün şiddet eylemleridir şeklinde bir tanımla açıklanabilir. Peki, içi masum yolcularla dolu iki uçağı kaçırıp Dünya Ticaret Merkezi’ne bilerek çarpmak bir terörizm eylemi midir? Elbette öyledir. Peki Yemen’de ABD’ye yönelik saldırı bir terörizm eylemi miydi? Burada cevabımız “hayır” olmalı. Sadece savaşçılar söz konusuydu. Hedef ise askeri bir hedefti. Bu, şiddet içeren bir eylemdi; ancak bir terörist saldırı değildi. Hedefin ne olduğunu ortaya koyarak eylemin terörist bir saldırı mı yoksa askeri bir saldırı mı olduğunu anlamak zor değildir. Sivillere yönelik askeri, politik, dini ve kriminal gruplar tarafından uygulanan şiddet içeren eylemler terörist saldırıdır. Ama iş bu kadar basit değildir. Terörizm ne zaman terörizm olmaktan çıkar? Cevap şu: terörizm; hükümetler, kurumlar ya da dinler tarafından onaylandığında ya da medya öyle olmasına karar verdiği zaman terörizm olmaktan çıkar. Hükümetler, dinler ve kurumlar daha dominant ve güçlü oldukça, statükoyu korumak ya da sosyal ve politik değişim amacıyla terörün kullanılması daha da meşrulaşır. Eko-teröristler gerçekten var. Exxon Alaska’da eko-terörizm yaptı. Union Carbide, Bhopal’da, Hindistan’da eko-terörizm yaptı. Ormanları katleden endüstriler her gün eko-terörizm işliyor. ALF ve ELF eylemcileri de bugüne dek varolan diğer sosyal ve politik hareketlerin taktiklerine ve stratejilerine öykünüyor, ama tek bir fark var-henüz kimseyi öldürmediler. Ancak hem çevreciler hem de hayvan hakları eylemcileri öldürüldü ve medya da onların ölümüne terörizm gözüyle bakmaya hiç istekli değil.” [15]

Şiddet/terör tartışmasını yürüten diğer bir isim de Dr. Jerry Vlasak’tır. Hayvanları “araştırma” adına sömürenlere karşı şiddet kullanmayı hayvan hakları/hayvan özgürlüğü hareketi için meşru bir taktik olarak açık açık savunması sonucu İngiltere’ye girişi yasaklanan Vlasak, sıradan bir “mahalli tehdit” konumundan, çok daha tehditkar bir “uluslararası terörist” durumuna yükseltilir. Vlasak şiddet kullanmayı iki açıdan savunmaktadır. Ahlaki anlamda, Vlasak; tehdit etmekten haneye tecavüze, sabotajdan saldırıya ve hatta cinayete dek bütün taktiklerin insanların hayvanları maruz bıraktığı ızdırap karşısında, hayvanları meta olarak tanımlayan ve sömürü sistemlerini besleyen yasal sistemler aracılığıyla hayvanların acılarına son vermenin imkansızlığı yüzünden ve hayvanları bu insanların pençelerinden kurtarmaya yönelik ahlaki zorunluluk karşısında meşru olduğuna inanır. Pragmatik anlamda ise;  şiddet kullanmanın etkili bir göz dağı verme taktiği olacağını ve bir çok insanın hayvanları sömürmesine engel olacağını, bir çok insanın da bu şeytani yola girmeyi düşünmeyi bile istemeyeceğine ikna edeceğini düşünmektedir.[16]



Sempati ve mesafe

Daha önce Goldman Sachs’ta çalışan ve mutsuz olduğu için işini terk eden Brit Marling (29) ve yönetmen Zal Batmanglij (32), 2009 yılında bir süre anarşist kolektifler, freeganlar ile birlikte yaşarlar ve filmin bu deneyimden esinlendiğini belirtmektedirler.[17] Bu, filme, anarşist yaşam tarzının yansıtılması bakımından katkı sağlar. Filmde, özel bir istihbarat kuruluşu adına The East isimli bir eko-anarşist gruba sızan Jane’in (Sarah takma adını kullanarak), orada karşılaştıkları-yaşadıkları, yaşam tarzına ve gruba sempati doğuracak ögeler barındıran biçimde verilmektedir. Buna yemek sahnesi örnek olarak gösterilebilir. Kolları bağlı biçimde masanın etrafında oturan grup üyeleri ilk olarak Jane’nin yemeğe başlamasını bekler. Jane, ellerini kullanmadan, önünde duran ve içinde bir kaşık olan kaptan nasıl yiyebileceğini düşünür ve kendince bir çözüm geliştirir. Ağzıyla kaşığı tutarak yemeyi başaramayacağını anlayınca, kaşığı bir kenara atıp kabın içine ağzını daldırarak birkaç lokma alan Jane, üstesinden geldim der gibi grup üyelerine bakar. Onlar ise, ağızlarıyla tuttukları kaşık vasıtasıyla yanlarındaki kişiye yedirerek cevap verirler. Jane masayı terk eder ve yanına gelen üyeye kendisinin bencil durumuna düştüğünü söyler. Grup üyeleri birbirlerini yıkamakta, çöpten beslenmekte, ortak karar almakta ve çevre konusunda hassas davranmaktadırlar. Öyle ki, aynı zamanda grup, çevre ile ilgili cezalandırıcı eylemler de tasarlamaktadır. Film, bu eylemler ve Jane’nin nasıl bir değişim geçireceği üzerinden merak ve gerilimi diri tutar.

Filmin sempatiden alternatif öneriye gelişimi, grubun tasarladığı üç eylemle birlikte yürür. İlk eylem, yan etkileri ölümcül olan bir ilacın üreticisi olan şirketin patron ve yöneticilerine, kendi ilaçlarından içirmektir. Bu amaçla, düzenlenen bir kokteyl sırasında, ilaçtan bir miktar içkilere katılır. Bu eylemde, eylemin ne/nasıl olacağını tam da bilmeden görev alan Jane, eylemin mahiyetini öğrendiğinde grup üyelerinin görmeyeceği biçimde engel olmaya çalışır, ilaç zerk edilmiş içkileri toplamaya çabalasa da başarılı olamaz.  İkinci eylem, aynı zamanda grup üyelerinden birinin (Izzy) babası olan, atıklarıyla nehri kirleten işletme sahibi ve bu konuda şirket taraftarı tv programı yapan kişiye karşı gerçekleştirilir. Patron ve programcının, fabrikanın atıklarını bıraktığı saatte o nehire girmeleri sağlanır.

Yönetmen, bu süreçte Jane’de gelişen sempatiyi, yüz ifadesi ve bakışlara odaklanarak vermeye çalışır. Son eylemden önce, grup üyeleri birlikte bir video kaydı izlerler. Videoda, şehrin suları zehirli-zararlı atık nedeniyle kirlidir ve bir anne çocuklarını suyun altında fazla tutmadan yıkamaya çalışmaktadır. Bir grup üyesi o çocuklardan birinin sudan kaptığı hastalık nedeniyle daha sonra öldüğünü söyler. Çevreye-insanlara zarar verenlere karşı, zarar verici tarzda eylem yapmak üzerine konuşulur. Jane, “eğer biz insanlara acı verirsek, yaralarsak onları, ne farkımız kalır onlardan? Onlar kadar kötü olmaz mıyız biz de?” diye sorar. Ölen çocuk örneği üzerinden, bunun herhangi bir yararı olmayacağı, çocuğu geri getirmeyeceği söylenir. Jane, yaşam tarzına sempati duymakta, ancak eylem tarzı ile mesafesini korumaktadır.

Son eylem, bir sürpriz olarak ortaya çıkar. Jane, duygusal/bedensel yakınlaşma yaşadığı grup üyesi ile eylem yerine giderken, eylemin kendisiyle ilgili olduğunu öğrenir. Jane’in görevinden baştan beri haberdar olan grup ondan diğer ajanların kimlik bilgilerini vermesini istemektedir. Jane, bunun ajanları tehlikeye atacağını söyler. Yine de  şirkete girer ve veriyi kopyalar. Ancak çıkışta onu bekleyen üyeye, alamadığını söyler, bilgiyi kopyaladığı aygıtı vermez. Bu sırada polis operasyonu ile grup üyeleri gözaltına alınmaktadır. Jane, duygusal yakınlaşma yaşadığı üyenin birlikte gitme teklifini geri çevirir. O artık farklı bir yol izleyecektir. İş arkadaşlarının hayatlarını tehlikeye atmayan Jane onlarla irtibata geçerek yaşadıklarını anlatır, şirketlerin yaptıklarına dair bilgi verir. Bu Jane’nin sempatiden alternatif öneriye gelişen hattın neticelendiği, önerinin iletildiği andır. Jane’in bu çabası ve diğer ajanların işbirliği ile, çevreye-insanlara zarar veren şirketlere davalar açılır. Yani, istihbarat ile desteklenen hukuk da bir mücadele yöntemidir ve hem daha meşru hem de daha başarılıdır.

Film, şiddete methiye düzmez, zenginler/şirketleri şeytanlaştırmaz. En fazla, çevreye/insanlara zarar verici anlayışa/uygulamalara bir eleştiri olarak okunabilir. Bu kadarına da katlanamayan Glenn Beck'in tepkisi abartılı ve haksızdır. 

Filmin sonuna saklanan öneri, yeterince işlenmeyen, ham ve kaçamak da olsa bir mesaj verme telaşından kaynaklanıyor izlenimi vermektedir. Film, anarşist kolektif yaşama sempati ile bakmaya çalışırken, zarar verici sonuçları olan eylemi ise olumluyor görünmekten kaçınmaktadır. Geriye, Ahmet Erhan'ın şiirindeki "yanıtı olmayan bir soru" değil, ilaç şirketi çalışanının Brit Marling’e söylediği, “bundan sonra ne yapacağımı bilmiyorum” cümlesi kalır.


[4] Gökhan Uğur, Dünden Bugüne Anarşizm Ve Anarşizmin Çözmesi Gereken Sorunlar, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi 12/1 (2010). 133-158

[6] Seyit Coşkun, Çevre Sorununa Radikal Bir Çözüm Önerisi Olarak Eko – Anarşizm, Kaygı  2010/15

[8]  Nazlı Yücel, Ekoloji-Anarşi Ekseninde Bookchin, Niğde Üniversitesi İİBF Dergisi, 2009, Cilt:2, Sayı: 2, s.75-86

[9] Y.Yılmaz Karataş, Murray Bookchin ve Eko-Anarşizm Üzerine Notlar, http://www.ozgurlukdunyasi.org/arsiv/263-sayi-170/692-murray-bookchin-ve-eko-anarsizm-uzerine-notlar
[13] Michael Loadenthal (2014): The Earth Liberation Front: A Social Movement Analysis, Radical Criminology

[14] Michael Loadenthal (2014), Eco-Terrorism? Countering Dominant Narratives of Securitisation: a Critical, Quantitative History of the Earth Liberation Front (1996-2009)
PERSPECTIVES ON TERRORISM Volume 8, Issue 3