Salı, Mart 10, 2015

Açlık Grevi (1): Battaniyeliler (Blanketmen/Dirty Protest)



Denis O’Hearn (2014)[1]; İrlanda/Britanya, ABD ve Türkiye’deki mahpus direnişlerini karşılaştırdığı yazısında, 2000 yılında Türkiye’de yaşanan F Tipi tecrit direnişini;eksik bilgiyle başlamavekamuoyu desteği ve tanıtımın eksik kalmasıolmak üzere, iki yönden eleştiriyor. (Bu eleştiriyi değerlendirebilmekiçin) hem İrlanda hem de Türkiye’de yaşanan deneyimlere daha yakından bakmak gerekiyor.”

Karşılaştırma ve Eleştiri

Denis O’Hearn (2014)[2]; İrlanda/Britanya, ABD ve Türkiye’deki mahpus direnişlerini karşılaştırdığı yazısında, 2000 yılında Türkiye’de yaşanan F Tipi tecrit direnişini; “eksik bilgiyle başlama” ve “kamuoyu desteği ve tanıtımın eksik kalması” olmak üzere, iki yönden eleştiriyor. 2000 yılında Türkiye'de gerçekleşen "Hayata Dönüş" operasyonu ve tutsakların F-tipi hapishanelere şiddet yoluyla yerleştirilmesinde olduğu gibi, İrlanda'daki yeni hücre tipi hapishane yapısı kaçınılmaz olarak, içlerinde Bobby Sands'in de bulunduğu on kişinin ölümüne sebep olan yoğun bir açlık grevine yol açıyor. 2000-2006 yılları arasında Türkiye'de gerçekleşen açlık grevine ilişkin benzerlik bu noktada bitiyor. Çünkü IRA tutsakları derhal açlık grevine başvurmak yerine, hücre hapsine karşı beş yıl boyunca süren amansız bir mücadele veriyorlar.[3] Türkiyeli siyasi mahpuslar, İrlandalı mahpusların açlık grevini bir taktik olarak nasıl kullandığının bilincinde ve açlık grevine nasıl başvurulduğunu ayrıntılı olarak öğreniyorlar, ancak bu durum hem bir kazanım sağlıyor hem de bir tehlike yaratıyor. Türkiye’de nasıl, neden ve ne zaman etkili ya da etkisiz olacağına dair bir inceleme yapılmadan, açlık grevinin etkili olabileceği fikri ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, Türkiyeli mahpusların 2000 yılındaki açlık grevine eksik bilgiyle başladıklarını söyleyen O’Hearn, “H Blokları’nda (İrlanda) olup bitene dair daha ayrıntılı bilgiye sahip olsalardı eylemlilikleri nasıl bir seyir alırdı, merak konusu.” diye de ekliyor.

Açlık grevleri bakımından dikkat çekilen/önemli olan diğer bir husus da kamuoyunun bilgi ve desteği. Bu konuda O’Hearn, hem Türkiye’de hem dışarıda kamuoyu desteği ve tanıtımın eksik kaldığını, mahpusların, İrlandalı battaniye adamların nasıl yıllarca süren protesto ve propagandayla halk desteği sağladıklarını anlayamadığını belirtiyor. Buna karşıt biçimde, Supermax (ABD) mahpusları, İrlandalı mahpus protestosunun yayılımını baştan sona ele alan kitaplar okuyor, halk desteğinin ve propagandanın önemini kavrıyor, Türkiyeli mahpusların açlık grevlerini uzatmak ve en kötü fiziki etkilerine karşı koymak için nasıl belirli vitaminler aldıklarından bile haberdar oluyor, destekçileri internet üzerinden kampanyalar ve kamusal eylemler düzenliyor ve 12 günlük direnişin ardından talep ettikleri hakları kazanıyorlar. Battaniyelilerin direniş deneyimi nasıl küresel ölçekte etkili olmuş, farklı ülkelerde yaşanan diğer direnişleri etkilemişse, kamu otoriteleri de bundan dersler çıkarıyor. Bu kapsamda O’Hearn, Türkiye’de, hükümetin kendisini alınan dersler ışığında adapte etmesine karşın siyasi mahkumların direnişin “uyarlanma”sı noktasında eksik kaldıklarını ima ediyor. Bu yaklaşıma; “felaketle sonuçlandı” denilen Türkiye’deki eylemle, başarılı bulunan ABD ve İrlanda eylemleri karşılaştırmasında sadece “sonuç/başarı” ölçütünün temel alınması ve “eylemler/eylemleri çevreleyen koşullar” arasındaki nitel/nicel farklılıkların yeterince hesaba katılmadan, “bilme, anlama, uyarlama” üzerinden acele bir yargıya varılması eleştirileri getirilebilir. Ancak bundan önce, hem İrlanda hem de Türkiye’de yaşanan deneyimlere daha yakından bakmak gerekiyor.

Battaniye Adamlar

İrlandalı mahpusların cezaevi mücadelelerinin tarihsel bir sürekliliği bulunuyor. 1916 yılında bir, 1920’de üç, 1921’de iki, 1940’larda üç kişi açlık grevinde yaşamını yitiriyor. 1970'lerde IRA'nın kurulmasının ardından, açlık grevleri tekrar yaygınlaşıyor. IRA'lı Michael Gaughan 1974 yılında bir Britanya hapishanesinde zorla beslendikten sonra ve 1976'da Frank Stagg yaptığı 62 günlük açlık grevinin ardından ölüyor.[4]

1972’de, beşerli gruplar halinde yapılan dönüşümlü (haftalık) açlık grevini sona erdirme ve ateşkes ilanı karşılığında, IRA’nın ileri sürdüğü şartlar kabul ediliyor ve mahkumlara “özel statü (siyasi mahpus)” tanınıyor.[5] Daha sonra yatakhane şeklindeki barakalarda yaşadıkları ve (gerilla eğitimini de kapsayan) eğitimlerini, (el işi üretim kooperatifini de içeren) işlerini, boş zaman faaliyetlerini, kaçıp savaşa yeniden katılma girişimlerini de kendilerinin organize ettiği Long Kesh hapishane kampına taşınıyorlar. IRA hapishanede kendi örgütlenmesini yeniden inşa ettikçe, Britanya hükümeti de stratejisini değiştiriyor. Bu yeni strateji, genç Katolik erkeklerin yaygın tutuklanmasını, işkence altında ağır sorgulamaları ve genellikle sadece sorgu altında alınan sözlü ya da yazılı ifadelere dayanılarak tek bir hakimin suçluyu ilan ettiği jürisiz mahkemeleri de kapsayan bir dizi güvenlik operasyonunu içeriyor.[6] Politika değişikliğine giden Hükümet, 1 Mart 1976 tarihinden itibaren, politik amaç güden (siyasi) suç ile adi suç arasında ayrım yapmayacağını ilan ediyor ve kamuoyunu ikna için şiddet uygulamanın “terörizm”, şiddete başvuranların da saiki ne olursa olsun “terörist” olduğu söylemine başvuruyor.[7] Bu sürecin sonunda yeni bir hapishane yapısı ortaya çıkıyor, Mart 1976 sonrasında yaptıkları eylemlerden dolayı suçlu bulunan tüm tutsakların siyasi statüsü geri alınıyor ve bunlar Long Kesh hapishanesinin yeni inşa edilen "H-Blokları"nda hücre hapsine tabi tutuluyorlar.[8]

Kriminalizasyon ve Direniş

Özellikle 1970’li yıllardaki mücadele, esas olarak, güçlü bir “aile ve topluluk desteği” ile “ortak bir disiplin anlayışına ve liderliğe bağlılığa” dayanıyor. Mahpuslar kendilerini adi suçlu olarak görmüyor, politik amaçları nedeniyle hapsedildikleri bilincini taşıyor ve hapisten çıkışta toplum tarafından etiketleme, kınanma ile karşılaşmıyorlar.[9] Hükümet, “terörist” söylemi ile “utanılacak bir eylem” yaptıkları yani “suçlu” oldukları bilincini oluşturmak istiyor. Liderliğe ve ortak disipline bağlılığı kırmak için de, mahpusları birbirinden tecrit eden yeni hapishaneler inşasına ve “siz burada, birey olarak varsınız. Burada örgüt yok.” propagandasına sarılıyor, onları “uyumlu” mahkumlara dönüştürme amacını güdüyor.  Mahpuslar, bu kriminalize etme projesini sembolize eden tek tip elbiseyi giymeyi reddediyorlar ve battaniyelerle bedenlerini sarıyorlar. Hükümetin buna tepkisi, gardiyanların yetkilerini artırmak, hukuksuz da olsa onların uygulamalarına göz yummak, mahpusların fiziksel koşullarını zorlaştırmak, yakınlarıyla görüşmelerini engellemek gibi daha da sertleşmek biçiminde oluyor. Bu süreçte, Cumhuriyetçiler cephesinde, ne yapılacağına yönelik bir tartışma yaşanıyor. Sinn Fein, 1972’de başarılı olan açlık grevi taktiği yerine uzun dönemli bir strateji izlenmesini tavsiye ediyor. Mahpuslar insiyatifi ellerine alıyor ve açlık grevine gidiyorlar. Çünkü onlar bu kriminalizasyon sürecine, bir bütün olarak Cumhuriyetçi hareketin meşruiyetini ortadan kaldırma projesi gözüyle bakıyorlar.[10]

İlk açlık grevine, yedi mahpus tarafından, 27 Ekim 1980 tarihinde başlanıyor: “Biz, Long Kesh hapishanesindeki Cumhuriyetçi savaş mahkumları, politik tanınma ve politik mahkum olarak kabul edilme hakkımızı talep ediyoruz. Biz bu hakkı, devam eden ulusal kurtuluş ve self-determinasyon mücadelesinde tutsak alınan savaşçılar olarak istiyoruz.” Armagh cezaevinden 3 kadın mahkum 1 Aralık’ta, 30 erkek mahkum ilk başlayanların kritik aşamaya geçtiği aralık ayı ortalarında açlık grevine katılıyor. Hükümet çözüm için ciddi bir çaba göstermiyor. Daha ileri gidemeyeceği anlaşılan ilk açlık grevinin 53’üncü gününde, ikinci açlık grevi dalgasının gelmekte olduğu görülüyor. İkinci açlık grevine katılanlar, bu sürecin sonunda kendilerini ölümün beklediğini biliyorlar. Boby Sands, ilk ölümü göze alanlardan ve bunu neden yaptığını şöyle açıklıyor: “Bu ölüm, elbise veya yiyecek için değil. Mücadele devam etsin, yaşasın diye ölüyorum”. Açlık grevi sırasında Boby Sands, sonraki seçimde Kieran Doherty ve Paddy Agnew, Dublin Parlamentosuna milletvekili olarak seçiliyorlar. Bu başarının, herşeyden önce, “bunlar terörist” söyleminin İrlanda halkında karşılık bulmadığını gösterdiği ileri sürülüyor. 16 Haziran 1981 tarihli New York Times’ta, Hükümetin, IRA’nın halkın çok az bir kesimince desteklendiğine dair görüşünün şüpheli hale geldiği yazıyor. Bu dönemde, IRA’ya karşı tolerans ve desteğin arttığı kabul ediliyor.

New York Times’ın tutumuna karşıt biçimde ağırlıklı olarak merkez medya, açlık grevinin meşruiyetini sorguluyor. O dönemde medyada çıkan yazıları inceleyen Marissa Black (2012), Independent ve Telegraph’ın tutumunun, seçim başarısını küçümsemek ve seçimle ilgili etik ve politik ikilemlere odaklanmak olduğunu söylüyor. Independent, başka bir milliyetçi aday olmadığı için Sands’in seçildiğini, bunun, açlık grevindekilerin taleplerinin karşılanması için değil, açlık grevinin bitirilmesi için İrlanda hükümetine yapılan bir çağrı olarak anlaşılması gerektiğini yazıyor ve İrlanda hükümetini bu konuda etkin olmamakla eleştiriyor. Independent ve Telegraph, üç öğe üzerinden açlık grevlerinin meşruiyetini baltalamaya çalışıyorlar. Birincisi, açlık grevi eylemini “kendini-feda etme (self-sacrifice)” olarak değil “intihar” olarak nitelendiriyorlar, ahlaki bakımdan Katolik Kilisesi öğretisine uymadığını ve gereksiz/boş yere bir ölüm olduğunu öne sürüyorlar. İkinci olarak, onlara göre, açlık grevi eylemi mahpusların özgür iradelerine dayanmıyor, aksine örgüt zoruyla gerçekleştiriliyor. Son olarak bu eylemler, özveri ve politik motivasyona dayanmıyor. Gazeteler bunun için, eylemcilerin işledikleri suçlara, cezaevi dışında devam eden şiddet eylemlerine odaklanıyorlar. Yerel gazeteler ise, ne açlık grevcilerinin amaçlarını doğru biçimde yansıtıyor ne de grevin ulaşmak istediği gayeyi açıklamaya çalışıyor.[11]

Açlık grevi, 217 gün sonra, 3 Ekim 1981 tarihinde, Katolik Kilisesinin etkisiyle harekete geçen aileler tarafından sona erdiriliyor.[12]

Mahkumların özellikleri ve direniş taktikleri

Mahkumların öne çıkan/direnişe damgasını vuran özelliklerinin; sahip oldukları politik bilinç, haklı olduğuna inanma, suçlu olduğu için değil Cumhuriyetçi olduğu için hapsedildiğini düşünme, cezaevini mücadele alanının devamı olarak görme ve yoldaşlık/topluluk kimliği/aidiyeti olduğu belirtiliyor. Bu bilincin oluşmasında ve sürdürülmesinde; eğitim ve kültürel aktivitelerle mahpusların politikleştirilmesi/motivasyonlarının korunması, aynı çevredeki benzer düşünceli çok sayıda insandan biri olmanın getirdiği güven, Cumhuriyetçi stratejinin kolektif ve müzakereci/danışmacı doğası ve grup kimliği/ihtiyaçlarının bireyselden önce gelmesi/bireyselliğe galebe çalması etkili oluyor. Aile ve topluluk desteği, hapisten çıkanların maddi/manevi desteklenmesi, etiketleme ve utanmanın yokluğu ve cezaevlerindeki yüksek disiplinli ve motivasyonlu politik ve askeri yapının varlığı da direnme iradesinin güçlü kalmasına önemli katkı sağlıyor. İlerleme ve değişime izin veren stratejik yaklaşım, sonuç alınmasında kilit rol oynuyor.[13]

İrlanda deneyiminde uygulanan taktikler konusunda O’Hearn, iki şeye dikkat çekiyor: Birincisi, içeriye kaçak olarak sokulan malzeme ile dışarıyla iletişim kurma, ikincisi de, mahpusların aralarındaki iletişimin kesintiye uğramaması. Mahpuslar, gittikleri görüşlerde, içeriye kaçak olarak tütün, tükenmez kalem yedekleri, sigara kağıtları vb. malzemeyi bedenlerinde saklayarak sokuyorlar. Mahpusların tuvalet kağıdı ya da içeriye kaçak olarak sokulan sigara kağıtları üzerine ufacık harflerle yazıp dünyanın çeşitli yerlerindeki etkili insanlara gönderdikleri mektuplar sayesinde bir propaganda fabrikası kuruluyor.[14] IRA destekçilerine ya da onların siyasi partisi Sinn Fein üzerindeki yasaklara rağmen, tutsaklar beş yıllık bu (açlık grevi öncesi) süreçte İrlanda'daki herkesin H-Bloklarında ne olup bittiğini bilmesini sağlayan bir kamuoyu hareketi oluşturabiliyorlar. Sands'in önerisine uyularak her yere sloganı "H-Blokları Parçala" olan afişler asılıyor ve bu slogan, İrlanda'daki hatta İngiltere'deki tüm duvar, köprü, otoban ve kamu binalarına yazılıyor. Ayrıca, "Babamın H-Blok'ta Ölmesine Göz Yumma" yazılı tişörtler giyen ya da görseller taşıyan çocukların resimleri halka gösteriliyor. Bunlar sayesinde, İngiltere ve İrlanda'da medyanın kör edilmesine karşın, IRA tutsaklarının mesajları kısa süre içinde herkesçe bilinir oluyor. Gittikleri her yerde, hatta harcadıkları paralarda bile bu gerçekle karşılaşıyorlar (insanlar paralarının üzerine harcamadan önce "H-Blok" yazıyorlar). Sonrasında mesaj, Kuzey Amerika, İngiltere ve Avustralya'daki kalabalık İrlandalı göçmen toplulukları arasında yayılıyor.[15] Diğer konu ise kendi aralarındaki iletişim. Mahpuslar, İrlanda dilini öğreniyorlar, böylece gardiyanlar onları anlamadan serbestçe konuşabiliyorlar. Yazara göre, açlık grevi sonunda 10 mahpus hayatını kaybetse de, dünya medyasında kesin bir ahlaki zafer kazanıyorlar.[16]

Mücadele açlık grevi sonrasında da devam ediyor. Firar ve gardiyanları korkutma, Cumhuriyetçi hapishane deneyiminin, özellikle açlık grevi (1981) sonrası önemli bir parçası. 1983 firarından (38 mahkum) sonra benzer birçok girişim (1991, 1994, 1997) yaşanıyor. 1998’de bir IRA mahkumu kaçmayı başarıyor. Bu dönemde, hapishanenin fiziki koşulları, firarı kolaylaştıracak şekilde değişmeye zorlanıyor, cezaevi işleri dahi bu maksatla kullanılıyor, hapishanenin coğrafik yerleşimi keşfediliyor. Kimi zaman fiziksel korkutma kimi zaman tansiyonun düşürülmesi yoluyla gardiyanlar ve hapishane yönetimi üzerinde uygulanan zorlama/koşullama, görevlilerin “uyanıklık/farkında olma” düzeyinin zayıflatılmasını sağlayabiliyor. Bu (conditioning), aslında adeta bir orkestra gibi yönetilen, beceriye dayalı bir zorlama yöntemi, cezaevi görevlilerinin rahat biçimde görevlerini yerine getirmelerine izin vermeyen ve mahpuslarla düzenli temas içinde olan görevlilerin cesaret, irade, kararlılığını test eden bir süreç. Bu taktik çoğunlukla işbirliğine isteksiz, engel çıkaran ve bürokratik davranan idarecilere uygulanıyor. Bu süreçte, bazı idareciler öldürülüyor, yaralanıyor veya ailesine/evine zarar veriliyor. Böylece, cezaevi dışındakiler tarafından idareciler üzerinde baskı kuruluyor.[17]

Türkiye

İrlanda deneyimine yakından bakmak, halkın bilgisi ve desteğini sağlamak üzerinden ve sadece uygulanan taktikler/stratejiler esas alınarak bir karşılaştırma yapmanın sınırlılığını gösteriyor. Çünkü deneyimler “açlık grevi” olmak yani direniş biçimi bakımından ortaklaşsalar da, dayandıkları tarihsel-toplumsal ve ulusal-uluslar arası arka plan, bizatihi uygulanan taktiklerin geçerliliğine/sonuçlarına etkide bulunabiliyor. Bundan önemlisi, değerlendirme/karşılaştırma yapabilmek, eleştirilerin geçerliliğini sınayabilmek için, aynı biçimde, Türkiye’de yaşanan açlık grevi deneyimine de yakından bakmak gerekiyor.

İsmail Ulutepe


Irish Political Prisoners and Post Hunger-Strike Resistance to Criminalisation
Declan Moen
PDF
DENIS O'HEARN
Hunger Strike: The Irish Experience
When people ask me, "what is the most important thing you learned about Bobby Sands?" I tell them one simple thing. The most important thing about Bobby Sands is not how he died on hunger strike, it is how he lived.


[1] Denis O’Hearn, Hücre Tecridi ve Mahpus Direnişi:Britanya/İrlanda, ABD ve Türkiye, Teorik Bakış, Sel Yayınları, Sayı 4, 2014
[2] O’Hearn, 2014
[3] Denis O’Hearn, Açlık Grevi: İrlanda Deneyimi, 2012 http://www.bianet.org/bianet/dunya/141851-aclik-grevi-irlanda-deneyimi
[4] O’Hearn, 2012

[5] Declan Moen, Irish Political Prisoners and Post Hunger-Strike Resistance to Criminalisation, The British Criminology Conference: Selected Proceedings. Volume 3, June 2000. Editors: George Mair and Roger Tarling

[6] O’Hearn, 2012
[7] Moen, 2000
[8] O’Hearn, 2012
[9] Moen, 2000
[10] Age

[11] Marissa Black,  Starving for Attention: Legitimizing Northern Ireland’s Prison Hunger Strike of 1981 through the Print Media, 2012

[13] Moen, 2000
[14] O’Hearn, 2014
[15] O’Hearn, 2012
[16] O’Hearn, 2014
[17] Moen, 2000