Perşembe, Mart 12, 2015

Kubilay Atlay ile “3H Hareketi, Liberalizm ve Emek” Üzerine



Türkiye’nin tek liberal gençlik hareketi olduğunu ifade eden 3H (Hürriyet, Hukuk ve Hoşgörü) Hareketi’nin Blog yazarlarından Kubilay Atlay ile “Liberal Haklar ve Çalışanlar” üzerine.

TEKHNE- 3 H Hareketi’nin blog sayfasında yazıyorsunuz. Harekete ilişkin sorularımız, sizin kişisel düşüncelerinizi öğrenmeye yönelik olacak, yani Hareket’in resmi görüşü olarak addedilmeyecek. Bunun baştan belirtilmesi gerekiyor. Biliyorsunuz, işçi ölümleri/işçi cinayetleri Türkiye’de önemli düzeyde ve büyük bir sorun. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de her gün 172 iş kazası meydana geliyor. Bu kazalar her gün ortalama 4 işçinin hayatına mal olurken, 6 işçi ise sürekli iş göremez hale geliyor. Türkiye, Avrupa’da iş kazaları ve işçi ölümlerinde birinci, dünyada ise üçüncü sırada.[1] 3H Hareketi’nin internet sayfasında yayımlanan bildirilere bakıldığında (2011-2014) bu konuya, Soma hariç, hiç değinilmemiş. Sadece bu değil, çalışanların yaşadıkları sorunlar, örneğin sendikalaşma nedeniyle işten atılma, asgari ücret, beyaz yakalılar vb. gibi konular Hareket’in ilgi alanı dışında mı? Bu konuda, yani sadece ilgi meselesiyle sınırlı olarak, siz ne düşünüyorsunuz? Soma ve işsizlik konuları ayrıca sorulacağı için bu soru aslında genel olarak çalışanların haklarıyla ilgilenme meselesi üzerine denilebilir.

Kubilay Atlay- Öncelikle teşekkürler. Benim görüşlerim tabi ki 3H hareketini bağlamaz. Genel olarak 3H üyeleri liberalizmin temel prensiplerinde birleşse de detaylarda veya güncel olaylarda sıklıkla farklı veya zıt pozisyonları savunabiliyorlar. Bahsedeceğimiz konu da bilhassa böyle bir güncellik içerdiği için üyelerce farklı pozisyonların savunulduğu hususlar.

Evet, ne yazık ki işçi ölümleri veya siz öyle tabir ettiğiniz için söylüyorum, işçi cinayetleri ülkenin önemli bir meselesi. Özellikle geçen sene Soma’da yaşanan facia hem ülke gündemini uzun süre meşgul etti – ki Türkiye’de gündem hemen hiç uzun süre sabit kalmaz – hem de bir çok insanı bulunduğu yeri ve düşüncelerini sorgulamaya itti. 3H’nin kurucu üyelerinden Alper Akalın, konuyla ilgili bir sunum yaptı. Tabi ki her zaman olduğu gibi sol kesim de bu ortadan yine gol atmayı denedi, bütün suçu kapitalizmin üstüne attı. Ah o kapitalizm ne kötü bir şeydi, gölgesini satamadığı ağacı keserdi, insanları üç kuruş için ölüme yollardı, keşke kapitalizm hiç olmasaydı da insanlar el ele tutuşup şarkı söylemeye devam etseydi. Bir kere iş güvenliği konusunda kapitalizmi, liberalizmi savunan bir insanın veya bir derneğin bir iki kelam etmesi, artık elzem. Bilhassa iş kazalarının sebebi olarak savunduğu sistem gösteriliyorsa. Diğer sorularınızla birlikte, sendikalıların işten atılması, asgari ücret, beyaz yakalıların problemleri vs ile birlikte genel olarak liberal bir insan iş hayatına nasıl bakar, anlatayım.

Ben iş hayatımın bir kısmında Sosyal Güvenlik Kurumu’nda çalıştım, Sosyal Güvenlik Reformunu yapan ekibin yanında bulundum. Türkiye’de uzun yıllar sendikalarda çalışmış insanlarla, sendikaların karşı masasında oturmuş insanlarla ve sendikacılarla görüştüm. Sorular, az da olsa çalıştığım yerlerden çıktı yani.

Öncelikle dünyaya eğer sınıflarla bakacaksak en baştan yanlış yapıyoruz demektir. Dünyada işçi sınıfı, kapitalist sınıfı, işte efendim bunların hepsinin üstünde bir yönetenler sınıfı, bugün yok. Varsa bile çok akışkan ve değişken şekilde var. Zoraki bir kısım insanı bir kalıba soksak, mesela ona “işçi sınıfının bir bireyi” desek bile o kalıp o kişiye dar geliyor. Her insan farklı bir bireydir. Ben, işçileri emeklerini satarak yaşamlarını sürdüren insanlar olarak görüyorum. Tabi ki hepsi daha az çalışma saati, daha yüksek ücret ve iş garantisi ister, ancak bir de hayatın gerçekleri var: İşveren de bir insan, o da mümkünse düşük ücretler, daha fazla kâr ister. Bir de hep unutuluyor, müşteri var: Daha ucuza daha kaliteli mal ister. Çin var, Almanya var. Sendika, de ki becerdi ücretleri yükseltti, verim kalite aynı oranda yükselmezse işveren batar, kaçar. Dünya’da sadece İngiltere’nin sanayileşmiş olduğu, İngiltere’nin dünyanın yarısını sömürge olarak elinde tuttuğu ve sömürgelerine başka ülkelerden mal almayı yasakladığı bir ortamda İngiltere’deki işçi-işveren ilişkileri evet, işçi ve sendika bastırır işveren de ücreti yükseltir şeklindeydi. Bunu fiyata yansıtırdı, arz ekonomisi vardı, ne satsa kaça satsa gidiyordu. Bu denklemi bugünkü dünyada kuramazsınız. Aynı İngiltere’de eğer Thatcher sendikaların belini kırmasaydı bugün İngiltere yoksul bir ülke olacaktı. Sadece ücret sendikacılığı yapmanın, sadece patron düşmanlığı yapmanın üzerine bir de ideolojik yük bindirildi, Türkiye sendikacılığın en kötü yapıldığı ülke haline geldi. Belki sendikalardaki yöneticiler ve uzmanlar geceleri komunizm hayali görüyor olabilirler ancak Türkiye’de işçiler komunist değiller. İşverenlerinin batması işlerine gelmez, onların mülklerine el koymak gibi bir dertleri yok. Hükümeti düşürmek işlerine gelmez, o hükümet onların oy verdiği hükümet. Buna rağmen onların sendikaları ideolojik davranıyor, siyaset yapıyor veya en fazla ücret sendikacılığı yapıyor. Yapıyordu veya. Ne oldu? Sendika yok oldu. Bugün fiilen devlet işçilerini çıkartın, OECD’de en düşük seviyededir sendikalılaşma oranı. Memur sendikaları zaten sendika-dernek arası bir yerde. Var olan sendikalar da ideolojik. Memur sendikaları 3 tanedir: MHP’li sendika, Ak Partili sendika, solcu sendika. Şimdilerde de cemaatin sendikası kuruldu. Sendikaların Türkiye’de faydalı olduğu tek bir kesim vardır, o da sendikacılar. Bayram Meral örneğine bakın. Devlet işçisi, sendikacı, sendika başkanı (muhtarı? ağası?), CHP milletvekili. Sonra da oğlu İş Bankası yönetim kurulu üyesi oldu. Sonra da İş Bankasının sahibi olduğu cam şirketinde grev başladı, grev bakanlar kurulu kararıyla ertelendi. Şimdi, hangi CHP’li veya hangi solcu iç rahatlığıyla bunun sorumluluğunu Ak Parti’nin sırtına yükleyebilir? CHP seçmeni bu konuda hükümete kızmakta haklıdır, ama dönüp de kendi partisine de bunun hesabını sorması gerekmez mi? Burada altını çizmem lazım, hakikaten önemli bir güvenlik zaafı oluşturmadıkça grevlerin hükümetçe ertelenmesi yanlıştır. Piyasa işçi ücretlerinde dengeyi kuracaktır. Tabi ki grevin önü açılırken lokavtın da önünün açılması lazım. Bayram Meral açıklasın artık ondan sonra oğlunun neden işçi çıkarttığını. Bu konuda da 3H hareketi bildiri yayınladı bu arada. Grev bir haktır minvalinde.

Şimdi, sendikalar böyleyken bu sendikalar yine de üye bulabiliyorlarsa, evet, insanlar üye olsunlar. İşverenler işçilerini sendikaya üye oldukları için işten çıkartıyorlarsa, bildiğim kadarıyla bu kanunen suç, yapmamaları lazım. Bu kanun doğru mu peki, bence değil. İşveren sendikalı işçiyle çalışmak istemiyorsa onun da bu hakkına saygı göstermek gereklidir. Sonuçta iş yeri onun mülkiyeti. Kapatmak, satmak, fabrikayı söküp patates ekmek eğer bu kişinin hakkıysa sendikalı işçiyle çalışmamak da hakkı olmalı. Bunu hemen sendika düşmanlığı diye nitelemeyin. Bu, mülkiyet hakkına saygıdır. Bir Marketler zinciri içki satmak istemiyorsa, onu zorlayamazsın. Başı açık veya kapalı kadın çalıştırmak istemiyorsa zorlayamazsın. Belli gazeteleri satmak istemiyorsa zorlayamazsın. İşveren, kararlarının ceremesini kendi çeker. Kararlarına saygı gösterilmelidir. Kim kararlarının ceremesini kendisi çekmez? Bürokrat ve siyasetçi. Devlet kurumlarında ve işletmelerinde bu saydığım haklar işlemez. Devlet “ben başörtülü kadın çalıştırmam” diyemez. Gazete satan dükkanları varsa devletin (ki olmamalı) “ben şu gazeteleri satmam” diyemez. Onun haricinde özel sektör, bu tarz kurallar koyabilmeli. İşveren, eğer işçilerinin ekseriyetinin sendikalı olduğunu görürse, işini aksatmadan sendikalılardan kurtulamayacağını görürse ancak sendikalı işçiye katlanır. Devlet baskısıyla patrona sendikayı kabul ettiremezsiniz. Allah için, zaten sanayicinin canı burnunda. Bir de devlet baskısıyla sendikayı sokmaya kalkarsanız John Galt’lar türer memlekette, benden söylemesi.

Bu konuda iki hususu daha ekleyeyim: Birincisi, sendikacıların ekseriyetinin hayallerini kurdukları sosyalizmde sendikalar yoktur. Sendikalar, liberal demokrasilerin araçlarıdır. Sovyetler Birliğinde grev mi vardı? Varoluş amacı liberal demokrasilerde işçilerin hakkını korumak olan sendikaları, sosyalizme gittiğini zannettikleri hayali yolda minibüs gibi kullanmaya kalkan ideolojik bakışlı sendikacılar ile sol-sosyalist görüntüsü altında kendisinin ve evladı ayalinin kesesini doldurmaktan başka bir şey düşünmeyen sendikacılar Türkiye’de sendikacılığı bitirmiştir.

İkincisi, sendika, üyelerinin yararına olan eylemler yaptıkça üyesi olmayan işçilerin hayatını zorlaştırır, durumunu kötüleştirir. Sendika zoruyla işçi ücretleri asgari ücretin 3-4 katına çıkartmak zorunda kalmış bir işveren, yeni işçi almaya tövbe etmiş işverendir. Yapabildiği her alanda fiyatına bakmadan işçiyi makine veya otomasyon ile ikame eder. Sendikal haklar bu yüzden de sürdürülebilir değildir. Hiç kimse bahsetmiyor, Türkiye’de, devlet işçisi kalmadı, taşeron sistemi geldi. 4-C’lilerle uğraşıyor devlet mütemadiyen. Bu sistemin gelmesinde, devlet işçilerinin sendikalarının ANAP-DYP düelloları zamanında kazandığı pozisyonun etkisi neden araştırılmıyor? Genel Müdüründen daha fazla maaş alan devlet işçilerinin durumu ne kadar sürdürülebilirdi? Benim babam emniyet müdürlüğünde marangozdu, memurdu. Yan odadaki işçi onun 6 katı maaş alırdı. İl Emniyet Müdürünün işçisinden az maaş aldığı bir ortamdı o ortam. Onun bugün gelinen noktada etkisi yoktur diyebilir miyiz? Şimdiki nesle 90’lar mecburi ders diye okutulmalı. Tarihten ders almazsak tekerrür eder. Köy Hizmetleri neden kapandı? Neden devlet işçi almaya tövbe etti? Bu konuya tekel işçileri sorunuzda geri döneceğim.

Son olarak, beyaz yakalılardan bahsetmek istiyorum. Bu ülkede sömürülen bir kesim varsa o da ne işçi ne köylü ne esnaftır. Bugün Türkiye’de sömürülen kesim beyaz yakalıdır. Sendikası da yoktur, partisi de yoktur. Ya bir Ayn Rand romanı kahramanı gibi bütün engellere direnerek var olmaya çalışır, ya da sabah akşam beyaz yakalı hüznü yaşar. Üniversite okumuş, yüksek lisans yapmış insanların ortaokul mezunu kuzenlerine özenerek “keşke bir lokanta açsak” veya “keşke sanayide lastikçi olsaydık” demesinin sebebi nedir? Ben söyleyeyim: Beyaz yakalıya çalıştığı şirket 10,000 lira verir. Devlet gelir bunun yarısını vergi, sigorta primi, işsizlik primi adı altında baştan keser. Beyaz yakalı maaşının 1 lira artması için patronuna 2 liralık katma değer sağlamalıdır. Bu patronun suçu değil ki. Araya devlet giriyor. Beyaz yakalı, kalan parasını her harcadığında ayrıca vergi verir. Yemek yer, vergi. Araba alır, vergi. Esnaf bunları vergiden düşebilir mesela, o yüzden bir bankacı bir lokantacıya öykünür. Bir beyaz yakalı araba almak istediğinde, gelir vergisi, sigorta primi, KDV, ÖTV vs. toplamda %70-75 oranında vergi verir. Neredeyse feodal düzende serflerin veya Spartalıların kölelerinin vergi oranına denk. Bunların bir sendikası zaten yok. Sendika ağalarına para kaptırmayacak kadar zekiler. Ne yazık ki siyasi alanda da bir tutunacak dalları yok. Ekseriyeti CHP’ye oy verir, CHP’nin beyaz yakalının vergilerini düşürmek veya beyaz yakalının satın aldığı ürünlerde vergi indiriminden bahsettiğini ben duymadım. O, eski sendikacı olan milletvekillerinin oğullarını beyaz yakalıların başına Yönetim Kurulu üyesi atamakla meşgul. İşte, biz bunu anlatabilsek keşke beyaz yakalılara. Ölmüşsünüz, ağlayanınız yok, çare, daha düşük vergilerdir. Beyaz yakalılar, liberalizm size iyi gelir J

            
TEKHNE-Soma ile ilgili olarak  yayımlanan bildiride, “Devletle ahbap-çavuş ilişkisi kurmuş patronların üç kuruşluk tedbirleri almaması nedeniyle tüm Türkiye yasa boğuldu.”  deniliyor.[2] Konuyla ilgili, 23 Mayıs 2014 tarihinde, bir de etkinlik düzenlenmiş. Bu etkinliğin çağrı metnindeki “Soma faciası sonrası bazı liberteryenlerin ideal dünya düzenlerini yeniden gözden geçirmeleri gerekli midir? Özel mülkiyetten yola çıkarak gönüllü köleliği dahi meşru kılabilecek kadar radikalleşmeye meyilli bu bakış açısına karşı insan hakları temelli sosyal adalet ilkesini şeytanileştirmemiş yeni bir liberal anlayış mümkün mü?” soruları, liberal bakış açısının sorunsallaştırılmasını ima ediyor gibi.  Etkinliğin Facebook’ta yer alan davetine bir kullanıcı “ Çare basit: daha çok Rothbard okumak-ama dikkatlice” yazmış, yani Anarko-kapitalizm’e işaret etmiş.[3] Bir Blog yazarı ise çareyi, özelleştirme ve çoklu denetleme temelinde kurgulamış. Sözkonusu etkinliğin farklı bir bakış açısı sağladığını düşünüyor musunuz? Siz nasıl bakıyorsunuz Soma’ya? İşçi ölümlerini, ahbap-çavuş ilişkisi düzeyinde ele almak, kapitalizmdeki “rekabet ve kar hırsını” asgari de olsa dikkate almamak sorunu anlamada yeterli bir bakış açısı sunuyor mu?

Kubilay Atlay- Meseleyi basitleştireyim: iş kazaları, işçi ölümleri, işverenlerin bunu umursamaması, siz buna kâr hırsı diyorsunuz. Denetimi sadece devlet yapsın dediğimizde olan şey ortada. Batıda kapitalizm bizdekinden daha köklü, ama iş kazaları olmuyor. Daha geçen hafta İsveç’te (madenciliğin en yoğun olduğu Avrupa ülkesidir) 150 işçi bir madende mahsur kaldı, aynı gün kurtarıldılar.

İyi de, kapitalizmin buna çözümü ne? Neden İsveç’te, İngiltere’de olmuyor da burada oluyor. Benim cevabım basit: HUKUK! İngiliz hukukunda Tort Law derler, bir kavram vardır. İnanılmaz derin bir mevzu. Bir insana ihmalkarlığın nedeniyle zarar verirsen ona verdiğin zararı tazmin edersin. Mesele bu. Ama gir bir hukuk fakültesi kütüphanesine araştırmak için, 3 yıl çıkamazsın. Ta Hammurabi kanunlarında var: Birinin evinin duvarını yıkarsan aynı duvarı tekrar yaparsın. Bir de çalışmalarım sırasında Hitit hukukunda denk geldim: Bir çifçinin öküzünü öldürürsen ona öküz alırsın. Öküz alamazsan seni öküz yerine sabana bağlarlar. Bir çiftçiyi öldürürsen ya o aileye o çiftçinin işini yapacak bir köle bağışlarsın, ya da o ailenin oğlu varsa büyüyene kadar tarlasını sürer ekinini biçersin. Farkındaysanız bizim İslam hukukundan ayrılıyor burada: Kısasa kısas değil. Zararı tazmin. Birisinin kolunu kestin diyelim. Senin de kolunun kesilmesi karşı tarafın sadece nefretini azaltacak, belki onu bile yapmayacak. Bir de bir yerine iki çolak olacak toplumda. Bu hukuk sistemi ise karşı tarafın zararını tazmin yoluna gider. Cezalandırma yine yapar, cezalandırma ile tazmini ayırır. Derin konu, çok girmeyelim.

Bir madenci, maden sahibinin kusuru veya ihmalkarlığı nedeniyle ölürse, onun bu madencinin yokluğunun bedelini ödemesini sağlarsanız bu kazalar olmaz. Bu kadar net. Bir işçi kusur veya ihmalkarlıkla mı öldü, devlet tort law veya bizde maddesi neyse, cezasını kesse, işçi başına 5 milyon lira maddi manevi tazminat ödemek zorunda kalsa o işveren; o ihmalkarlıklar, o kusurlar olmaz. Batıda bu müessese şu şekilde işliyor: İşveren bakıyor, 500 işçisi var. Toplam riski 2,5 milyar eder. Gidiyor, bu risk için sigorta alıyor. O sigorta şirketi ondan sonra o işverenin tepesinden inmiyor iş güvenliği için. Her şey yapılsa, tüm önlemler alınsa da bazen kazalar olabiliyor, o zaman da sigorta gerekli ödemeyi yapıyor, ama kazalar bu sayede minimuma indirilmiş oluyor.

Benim iş kazaları ve işçi ölümlerine önerdiği çözüm budur. Daha iyi bir önerisi olan varsa dinlemeye ve değerlendirmeye hazırım. Çok da komplike bir mesele değil. Çözümü basit, ama insanların işine gelmiyor. İşverenler tabi neden istemiyor anlıyorum o riski üstlenmek istemiyorlar, ama işte, işçileri temsil ettiğini iddia eden sendikalar ve CHP’nin de durumu ortada. Şimdi bir de HDP var. CHP’den daha akıllı gibiler, ama onların da işçi hakları gibi bir dertleri var mı, zaman gösterecek.

TEKHNE- Hareket 2010 yılında, “Biz de Tekel İşçilerini Protesto Ediyoruz! Mezunuz, İşsisiz-4/C’ye Razıyız” başlıklı bir bildiri yayımlamış.[4] Hareket’in internet sitesinde 2011 yılı öncesine ait bildiriler yok. Bu, o bildirideki görüşlerin artık savunulmadığı anlamına mı geliyor yoksa sadece internet sayfasıyla ilgili bir düzenlemeden mi ibaret anlaşılamıyor. Bildiriye dönersek, orada Tekel işçileri, “bedavacı, ezilen değil bilakis halkın sırtından elde ettikleri rantı kaybetmemek için halka karşı mücadele eden bir çıkar grubu” olarak nitelendiriliyor. İşsizlik, hareketin ilgi alanına giriyor, Tekel işçilerine karşı ileri sürülen bir argüman olarak kullanılıyor ancak sonrasında işsizlik devam eden ve yakıcı bir sorun olarak üzerinde durulan/odaklanılan bir konu olmuyor. Mesela işsizliğe karşı bir eylem yapılmıyor, bildiri yayımlanmıyor veya bu konudaki eylemlere destek olunmuyor. Pratikte var olan bir sorunun mağdurlarıyla, mesela atanamayan öğretmenlerle, özel sektörde işten çıkarılan işçilerin sorunlarıyla ilgilenilmiyor. Manifesto’da “ekonomi yönetilemez ve yönlendirilemez” denildikten sonra “vergi adaleti için, artan oranlı ve gelir üzerindeki yüksek vergilendirmeye son verilmesi “ istenirken neden çalışanlara dair hiçbir hak, düzenleme, örneğin asgari ücretin vergi dışı kalması, talep edilmiyor, manifestoda yer bulamıyor kendine? Sizin düşüncelerinizi merak ediyoruz.

Kubilay Atlay- Web sitesinden çok haberdar değilim, site nispeten yeni, o yüzden konulmamış olabilir. Bilerek gizlendiğini sanmıyorum, zaten internetin var olduğu günümüzde bunu gizleyemezsiniz. Gizlemek için de bir kere bu fikirden sapmış olmanız lazım. Ben öyle bir sapma göremiyorum. Meseleye üç yönden bakmak lazım: Birincisi, bu insanlar işsiz mi kalmışlar? Hayır. Kadroları değiştirilmiş, bundan rahatsızlar. Sanırım maaşları ve çalışma yerleri değiştirilmiş. İkincisi, bu insanların çalıştırılmaları istihdam mıdır? Tekel satılmış, kendi işçileriyle yoluna devam ediyor. Bu insanlar bir şekilde devlet kadrosundalar. Devlet para veriyor diye çalışan mı oluyorlar, tartışılır. İşsizliği çözmenin yolu devlet işçisinin sayısını artırmak mıdır peki? Aklı başında hangi iktisatçı buna evet der? Bütün işsizleri devlete alalım o zaman işsizlik bitsin. Bu kadar basit mi?

Bakın yukarıda 90’lar bu ülkede yeni nesile zorunlu ders olarak okutulmalı demiştim. 90’lar, zırt pırt seçimin olduğu, her iktidarın oy satın almak için devlet kadrolarını şişirdiği bir dönemdi. O yıllarda devlet işçiliğine iki kesim akın akın girdi: Birincisi, iktidara yakın olanlar, ikincisi iktidardakilerin istediği parayı verenler. Burdur’da Şeker Fabrikasında kadrolu olmak için dönemin DYP’li mi, ANAP’lı mı şimdi hatırlamıyorum, bir milletvekiline 2 yıllık maaşını rüşvet olarak vermen gerekiyordu. Bunu nereden biliyorum? Devlet işçisi, 90’larda oy verme potansiyeli olan sendikası ile ANAP-DYP ayak oyunları zamanında çok güçlendi, işçi maaşları çok yükseldi, babam devlet memuru olarak ev kirasını ödeyemeyecek duruma düştü, o dönemlerde eskiden geçici işçi olarak çalıştığı Şeker Fabrikasına girebilir miyim diye araştırdı, karşısına bu gerçek çıktı, oradan biliyorum. Şimdi bazı şeker fabrikaları özelleştirilirken şart koşuluyor, başka bir şeker fabrikasını da alacaksın diye. İçindeki işçileri atmama koşuluyla, fabrikayı başka amaçla kullanmama koşuluyla. Arazi fiyatı daha yüksek olan, başka fabrika yapılsa daha çok istihdam yaratacak olan eski şeker fabrikaları öyle duruyor bir çok ilde. En azından Burdur’dakinin kapısını, duvarlarını yenilemişler de eski koloni havasından sıyrılmış. Koloni gibiydi hakikaten. İçinde okulu, lojmanları olan, içeriye bir şekilde girebilmiş olanların çok zengin oldukları koloniler.

Tekel de bunlardan birisiydi. İşçilerinin ekseriyeti bu yolla devlet işçisi olmuştu. Sınavların olmadığı bir dönemden bahsediyoruz. Sonra Tekel özelleştirilecek, bu çalışanlara bir şey yapmak lazım, statüleri değiştirildi diye ayaklanıyorlar. 3H hareketi ne diyor? Onlara bu hakikati hatırlatıyor. “Siz oraya bir şekilde girdiniz, beğenmiyorsunuz, unutmayın, dışarıda sizin aradığınızı bulamayan var. Siz torpillisiniz diye hak mı etmiş oluyorsunuz onu” diyor. Bugün, yine benzer bir eylem olsa, ben farklı düşünmüyorum açıkçası, yine aynı bildiri çıkabilir.

İşsizlik ile mücadelede liberal yöntem belli. Hukuku ihdas edersiniz, vergi konusunda eşeğin kulağına su kaçırmazsınız, işsizlik azalır. Bu, yerçekimi kanunu gibi bir şey. Her yıl milyonla göç alan ABD’de işsizlik ile mücadele böyle oluyor. İşsizlik oranı Türkiye’nin yarısı.  Devletin işçi istihdam etmesi, işçi çıkarımını yasaklaması vb. önlemler kısa vadede işler, uzun vadede ise zarar verir. Belki, kronik işsizler için, mesela bugün gazetecilik ölüyor diyelim, başka iş bulamayan ofset baskı işçileri için, 3-5 yıl da iş bulamayacakları belli, gençlerini başka meslek edinirlerken 2-3 sene, yaşlılarını da başka meslek edinemeyecekleri için emekli olana kadar desteklemek gibi tedbirler alınabilir. İşçi piyasasına menfi etki etmeyecek tedbirlerden bahsediyorum ama.

Genel bir yanlış, liberallerin tümünü her türlü sosyal politikaya karşı zannetmektir. Evet, buna karşı olanlar vardır, ama hepsi o konumda değildir. Liberaller piyasayı etkilemediği müddetçe sosyal politikalara karşı çıkmaz. Türkiye’de çocuklar bilgisizlik veya parasızlık yüzünden süt içemiyorlarsa ilkokullarda süt dağıtılmasına kim neden karşı çıkar ben anlamıyorum. Valilere ve kaymakamlara makam arabası sınırı koysak artan parayla o sütler dağıtılır. Devletin gereksiz yatırımları ve harcamalarının önlenmesiyle daha fazla meşgul olması lazım liberallerin. 65 yaşını aşmış sigortasız köylülere verilen aylık 250 liranın peşine düşmek yanlış.

Kısa kısa diğer hususlara değineyim: Bakın madenciler için yeni yasa çıktı, işçi ücretleri ve hakları artırıldı, işveren madenini kapatmak zorunda kaldı. Böyle suni, devlet müdahalesiyle bu işler ne yazık ki yürümüyor. Bir de devlet işçi çıkartmalarına yasak getirse, ülke iş kurmanın aptallık olduğu bir yer haline gelir. İstihdamı yaratan işveren lüzum gördüğünde işçi çıkartabilmeli. Bu serbesti işçide de var: Yüksek ücret gördüğünde iş değiştirebilmeli.
 
Asgari ücretten şu anda zaten vergi alınmıyor. Devlet politikası, alınmaması için evli ve çocuklu olmak gerekiyor. Buna, yani asgari ücretlilerin gelir vergisinden muaf tutulmasına, liberaller cephesinden pek itiraz geleceğini sanmam. Bu olsun diye sokağa dökülecek liberal de bulamazsınız ama. Bunun etkisinin marjinal ve aslında anlamsız olduğunu görmek lazım.

Genelde liberaller, özelde 3H sebest piyasayı savunuyor. İşçiyi işe almak, işçi çıkartmak, işten çıkmak, iflas etmek, bunlar hep serbest piyasanın düzeltme mekanizmaları. İnsani problemleri, mağduriyetleri azaltmak için alınacak önlemlere evet, piyasa işleyişine müdahale anlamına gelecek düzenlemelere hayır. Benim düşüncem bu.

TEKHNE- Bütün bunlarda, yani çalışanların gözetilmemesinde, Manifesto’da mülkiyetle birlikte yer verilen “hayat (yaşam)” hakkının, negatif olarak anlaşılmasının bir payı olabilir mi? Yaşamak için çalışmanın zorunlu olduğu bir düzende, işsizlik bizatihi bir hak ihlali değil mi size göre de?

Kubilay Atlay- İşte en temel kavgalardan birisi: Pozitif haklar, negatif haklar. Çalışma hakkı, sizin de söylediğiniz gibi, yaşamak için elzemse pozitif bir hak mıdır? Bence değildir. Yaşama hakkını, devletin vatandaşlarının açlıktan ölmesine göz yumamayacağı şekilde tanımlayabiliriz. Diyebiliriz ki mesela hiçbir geliri ve malı olmayan, çalışamayan insanlara devlet aşevi açar veya yemek kuponu verir. Bununla “devlet herkesin çalıştığından emin olur, işi olmayana iş verir” demek farklı şeylerdir. Yaşam hakkını daha azıyla sağlayabiliriz. Çalışmak bence bir hak değildir. İşsizlik bir insan hakkı ihlali değildir. Söylediğim gibi, emek piyasasını bozmayacak şekilde işsizlere devlet yardımı yapılmasına karşı değilim. Ama bugün Türkiye’de her işsize 2000 lira işsizlik maaşı vermeye kalkarsanız bu piyasanın dengesini bozar. Ekonomimiz her halde 2-3 ayda çöker. İşsizlere evdeki kişi sayısına göre yemek kuponu vermek vb yöntemlerle kişiyi iş piyasasından koparmadan mağduriyetini azaltmak mümkün olsa gerek.

Eğer yaşam hakkı ile negatif-pozitif haklar ayrımı yaparak bir liberali köşeye sıkıştırmak istiyorsanız sağlık hakkından yürüyün bence. Yüksek ateşle hastane kapısına gelmiş parası olmayan bir insanın acil sağlık hizmetinden yararlanmasını sağlamamak yaşam hakkının ihlali değil midir gibisinden. Ben soruyu cevaplamam ama, size tüyo verdim, başka bir liberale sorun J   (Bir de düşünün lütfen, bu soruyu Hayek’e sorsaydınız ne cevap alırdınız?)

TEKHNE- Bir yazınızda, bankalar ve akademi ile ilgili olarak, güç dengesizliğinin sebebinin serbest piyasa yokluğu olduğunu yazıyorsunuz. Bu, sermaye ile ilişkili, yani patronlar arası bir serbestlik ve rekabet ile ilgili. Emek piyasası için de aynı yaklaşım geçerli mi sizce? Hizmete alan ve çalışan arasındaki güç asimetrisi, serbestliğin/rekabetin olmamasından mı kaynaklanıyor?

Kubilay Atlay- Güzel bir soru. Evet, böyle bir güç dengesizliği, bilhassa Anadolu’nun bazı yerlerinde mevcut. Bir işverenle sorunlu iseniz, il veya ilçedeki 3-5 işveren de size cephe alabilir ve iş bulamayabilirsiniz. Sadece küçük yerlerde değil, mesela İzmir’de de var bu sorun. Burada bakılması gereken husus şu: Bu güç dengesizliğini devlet mi yaratmış? Eğer öyleyse, devletin bu eşitsizliği yaratan durumu ortadan kaldırması lazım. Piyasaya yeni aktörlerin girmesini engellememesi vb. Ancak bazı durumlar var ki ekonomi gerçekten az sayıda iş yerini kaldırabiliyor, bu durumda bir eşitsizlik doğabiliyor. Yani serbest piyasa olsa bile işçi- işveren arasında bir güç asimetrisi olabilir. Bu durumda benim önerim böyle bir asimetrinin olmadığı yerlere göç etmek olacaktır. Ben işçi de oldum işveren de. Açıkçası, işçi bulamayan işveren gördüm ama iş bulamayan işçi pek görmedim. Maaşı beğenmiyorsa, istediği pozisyonu bulamadıysa, evet iş bulamıyor olabilirler, veya iş aramaya başlamasıyla iş bulması arasında bir süre geçiyor olabilir, ancak nihayetinde işsiz kalan, ben göremedim. Bana da “iş bulmam” için gelenler oluyor, kasıtları iş bulmam değil, “devlette, yüksek ücretli, masabaşı” iş bulmam oluyor. İşveren olarak hayatım ise işçinin kahrını çekmek, onlara yalvarmak, sezon dışında zararına 6 ay maaşını ödediğim işçinin sezon başlayınca bir sms ile işten ayrılıp benden günlük 10 lira fazla veren diğer dükkana geçmesi yüzünden sinir olmakla geçti. Bir sabah bir işçim gelmediği için 4000 liralık iş kaybetmiştim. Ticari itibar kaybımı rakamla ölçemem bile. Ben işveren olarak işçinin işten çıkmasını yasaklamak istesem, işveren sendikası böyle bir kanun için eylem yapsa bu ne kadar absürd gelir size, bir düşünün. Aksi nedense absürd gelmiyor. Bu sözlerim sizi irite edebilir, ancak sahada görünen budur. Soma’daki dayıbaşları, tek işin madenler olduğu kasabalar, o madenlerde ölen onlarca, yüzlerce insan, yukarıda açıkladığım anomalilerin sonucudur. Liberalizme (veya kapitalizme) fatura edilmeleri hatalıdır.

Güç asimetrisi, piyasada olabilir. İşçi açısından da işveren açısından da olabilir. Bazı makine operatörlerine 1-2 yıl önce günlük 200 lira veriliyordu. Vermezsen milyon dolarlık makineni çalıştıracak adam bulamıyorsun. Ben bu tarz eşitsizlikler her olduğunda devlet müdahalesini yanlış buluyorum, üçüncü kere tekrar olacak ama, bu eşitsizlik yüzünden işsiz kalmış bir işçiye, emek piyasasını bozmayacak şekilde devlet yardımını yanlış görmüyorum. İsterseniz bir de işverene devlet desteğini konuşalım. İşveren deyince herkesin aklına 70’ler Türk filmlerinden fırlama sanayici geliyor. Bugün istihdamda ağırlık hizmetler sektöründedir. İşveren dediğin lokantacı, mağazacı. Onlar insan değil mi? Sol kesim onları neden hiç hesaba almıyor?

TEKHNE- Hareket’in bildirileri arasında, mesela Fazıl Say’ın attığı bir tweet nedeniyle maruz kaldığı dava ile ilgili de bir tavır alma görülmüyor. İfade hürriyeti kapsamında Cumhuriyet gazetesine uygulanan sansür bir bildiriye konu olurken Fazıl Say’a yaşatılanlar ihmal edilebiliyor. Keza, zorunlu din dersi, cemevleri vb. gibi konularda da aktif bir tutum sergilenmiyor. Bunların, bireysel haklarla ilişkili olmadığı mı düşünülüyor yoksa riskli konular olarak görülerek uzak durmak mı tercih ediliyor? Siz nasıl düşünüyorsunuz?

Kubilay Atlay- Söylediğiniz hususlardan haberdar değilim. Denk gelmemiş demek ki. Sözlerim 3H’yi bağlamaz ama 3H içinde ifade hürriyetini savunmayan veya zorunlu din dersine tarafgir olan birisini de bulamazsınız açıkçası. 3H’nin politikası devletin her türlü endoktrinasyonuna karşı durmaktır. Buna zorunlu inkılap tarihi de dahildir, zorunlu din dersi de. Cemevleri ibadethane midir? Eğer birileri ona ibadethane diyorsa ibadethanedir. Sanırım kavga su faturaları üzerinden kopuyor. Camiler su faturası ödemiyorlar, cemevleri de ödemesin diye. Bence camilere su faturası kesilmemesi de yanlış. Bu karşılanacaksa başka bir yerden, mesela cemaatin katkılarından veya Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinden karşılansın, her iki durumda da su tasarrufu olur diye düşünüyorum.

Fazıl Say hususu ise biraz karışık. Ben ifade hürriyeti çalışıyorum. Fazıl Say’ın retweetleri değil ama hani şu “hırsızların hepsi Allah’çı” dediği tweet’i ifade hürriyeti içine sokmakta zorlanıyorum. İfade Hürriyetinin kalesi ABD’de birisi “bütün hırsızlar yahudi”, “bütün hırsızlar zenci” veya “bütün hırsızlar katolik” tweeti atsa ne olur, bilmiyorum. İfade hürriyeti bizim anayasa ile, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile korunan bir hakkımız. Riskli olduğu için değil, doğru olmadığı için girmemişizdir, veya denk gelmemiştir.

Siz sormadınız ama, şahsi görüşümü belirteyim, Sevan Nişanyan’ın sözleri bence ifade hürriyetinin sınırları içine girer. Hapiste olmasının nedeni başka davalar tabi. Etimolojik çalışmalarına devam ediyor, hapiste olduğu için bazı kitaplarına erişemiyor, ondan duyduğu hüznü ben buradan hissediyorum. Keşke bir yolu bulunsa da çalışmalarına evinde devam etse.

TEKHNE- Mücadeleyi hukuk içindeki bir mücadele, mevcut hukukun teorik olarak (mevzuat) sağladığı araçlarla (dilekçe, toplantı/gösteri yürüyüşü, oy kullanma vs.) kayıtlıyor, bu araçlar kullanılarak mücadele edilirken de, beğenilmese de yasalara uyulması/uygun davranılması gerektiğini söylüyorsunuz. Demokratik meşruiyeti ise, temel ilkeler ve seçimle işbaşına gelme çerçevesinde ele alıyorsunuz.  Bu yaklaşım, Locke’un, bir devrim hakkı olmaktan ziyade bir düzeni koruma; bu bağlamda bir uzlaşma aracı olarak gördüğü direnme hakkı ile uyumlu. Hakkın kullanılması meşru bir devleti (Locke için hukuk devletini ifade ediyor) ortadan kaldırma amacına hizmet edemez. Direnme hakkının Locke düşüncesinde ancak burjuvazinin çıkarları engellenmeye çalışıldığında kabul edilecek bir hak olarak göründüğü de savunuluyor (Öktem ve Türkbağ).[5] Ankara Üniversitesi’nde Spinoza ve İnsan Hakları üzerine çalışıyorsunuz ve yaklaşık altı aydır Blog’ta yayımlanan yazınız yok. Son soru bu bağlamda. Spinoza, haklar ve mücadele konusundaki fikirlerinizde bir değişiklik yarattı mı?

Kubilay Atlay- Siz bana soruyu gönderdikten sonra iki yazı yayınladım. Bu arada, özür de dileyeyim sizden, geciktirdiğim için. Bu yazılardan birisi “Neden Gezici Değilim” idi. Orada biraz izah etmeye çalıştım. Ben, evet, mücadelelerin hukuk içinde yürümesi gerektiğini düşünüyorum. Kamu kararlarının demokratik yöntemle, yani ifade hürriyeti ve protesto hürriyeti yolu ile etkilenebilecek olan ama son tahlilde oya dayanan bir şekilde verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gezi parkı protestolarında yeri göğü birbirine kattıktan sonra hem Beyoğlu’nda hem İstanbul’da seçimi kaybettiysen, meşruiyetini ve toplum içindeki kıymetini düşünmen lazım. Demokratik meşruiyeti, evet, doğru söylediniz, temel haklara saygı duyulduğu ortamda daha fazla oy alarak seçilmiş yöneticilerin kullanma hakkı vardır. Burjuva hakları filan değil, aleviler ibadetlerini yapamaz diyen bir rejimin de meşruiyeti sorgulanır. Başörtülüler üniversiteye giremez diyenin de sorgulanır, kürtler kürtçe konuşamaz diyenin ki de sorgulanır. Temel haklara seçilmiş iktidarın dokunma hakkı yoktur. Nedir bu temel haklar? Anayasada yazanlar ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yazanlar.

Direnme hakkı var mıdır? Evet meşruiyetini yitirmiş bir iktidara karşı vardır. Eğer iktidar seçimleri yaptırmıyorsa, temel insan haklarını ihlal ediyorsa, evet vardır.

Gelelim “eşek meselesine”: Türkiye’de bugün bu var mıdır? Hayır yoktur. Seçimler yapılıyor. Temel insan hakları sistematik bir şekilde ihlal edilmiyor. İhlal ediliyorsa Anayasa Mahkemesi orada, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi orada. Direnme hakkından bahsedenler ne istiyor? “Meşru görmeyelim, yıkalım, devirelim”. Yerine ne koyacaksın? Adını söylemiyorlar ama işte, ordu mu olur zinde kuvvetler mi olur, onu koyacaklar. Artık Ordudan ikna ettiklerinin yanına anadoludan iki üç eski ANAP’lı bulurlar cemaatin de desteğiyle yürümeye çalışırlar. Zira seçim yapsalar yine aynı parti kazanacak. Esas onlar seçim yapmayarak meşruluklarını baştan kaybedecekler. Ben bugün ülke yönetimini meşru görüyorum. Yönetimden memnun olmayan için yol bellidir: gazete çıkarın TV yayını yapın, parti kurun, seçim kazanın.

Spinoza meselesi de şudur: Spinoza, şuursuz kalabalıklardan nefret eder. En sevdiği arkadaşını böyle bir kalabalık linç etmiş, lime lime parçalayarak öldürmüştür. Ben de böyle şuursuz kalabalıklardan korkarım. Nereye çeksen oraya gider. Sokak siyasetinden hoşlanmam. Bu eskiden beri böyledir, Gezi Protestoları esnasında tekrar gördük. Geziciler dediğimiz grup kimi temsil ediyor, talepleri ne, neden oradalar, bu sorulara cevap yok. Birileri diyor ki “baskıdan bunaldılar” başka bir grup çıkıyor “direneceğiz, hükümet istifa etsin” başkası diyor “polis ve ordu dağıtılsın”. Ne dedikleri belli değil, neyi yıkmak istedikleri belli değil, yıksalar yerine ne koyacakları belli değil.

Gezici değilim, Gezi parkı eylemleri benzeri eylemleri desteklemiyorum. 3H içinde Geziyi destekleyen arkadaşlarıma da neyi destekliyorlar, neden destekliyorlar, bir daha düşünmelerini tavsiye ediyorum. Bu arada, bu yazıyı yazdım yazalı “gezici ahlakı”na da çokça maruz kaldım. Mülkiye’den hocam Kerem Altıparmak dışında “sokmak” ve “s....k” dışında gezicilerden tek bir argüman da duymadım. Gezici liberaller de, bildiğim kadarıyla,  “gezi tarzı eylemlerin” liberalizmde neden ve nasıl varolması gerektiğine ilişkin bir yazı yazmadılar.


[5] ÖKTEM Niyazi, TÜRKBAĞ Ahmet Ulvi, Felsefe, Sosyoloji, Hukuk ve Devlet, Der Yayınları,
İstanbul, 2003