Salı, Mart 17, 2015

"Sınıfların İzini Sürmek“ Sempozyumu'ndan Notlar ve Yeni Küçük Burjuvazi



Mücadeleci bir sendika olarak gördükleri DİSK’e, geçmişte diğer sendikalarda yaşadıkları olumsuz deneyimlerin (bazı sendikaların, sendikalı olmak için kendisine başvuran işçileri patronlara bildirmesi, o işçilerin işten atılması) de etkisiyle, katılıyor işçiler. DİSK’e üye olan bir işçiye “Solcu musun?” diye soran araştırmacıya işçinin cevabı şöyle oluyor: Allah göstermesin.”

Redaksiyon Dergi’nin 14-15 Mart tarihlerinde düzenlediği 'Sınıfların İzini Sürmek' başlıklı sempozyumun birinci oturumunda, yerel deneyimler ve emek ilişkisi üzerine bildiriler sunuldu. Oturumun başlangıcında Korkut Boratav, sınıf kavramı üzerine odaklanan teorik bir çerçeve çizdi.

Korkut Boratav: Sınıf iki düzlemde ele alınıyor, kullanılıyor: Birincisi, gündelik dilde kullanılan bir sözcük, terim olarak, ikincisi ise bir kavram olarak. Ahmet Tonak, Kapital’de Marx’ın sınıf sözcüğünü sıkça fırıncılar sınıfı, rahipler sınıfı gibi “meslek” anlamında kullandığını tespit ediyor. Sınıf kavramını ise Marx, en iyi biçimde, Kapital 3’te ortaya koyuyor: Dolaysız üreticilerin emeğine (artı değerine) el koymanın özel ekonomik biçimi. Yani iki sınıf var. Dolaysız üreticiler ve dolaysız üretici olmayanlar (dolaysız üreticilerin emeğine/ürününe el koyanlar). Tüm egemen burjuva söylemi, son dönemde dünyada yaşanan tüm eylemleri (occupy vb.) bir şemsiye altında toplayan “orta sınıflar” söylemini kullanıyor. Bunu iki amaçla yapıyorlar. Birincisi, eylemlere katılanlara sesleniyor, “siz farklısınız, diplomalısınız, alt tabaka eylem ve hareketleriyle ilişkiniz yok.” diyerek ayrışma yaratmak isteniyor. İkincisi, solculara dönüp, “bunlar, bu eylemlere katılanlar işçi değil, hani nerde tornacı?” diyerek eylemcilerle mesafelenmeleri sağlanmaya çalışılıyor. Orta sınıf/sınıflar söylemi de burada devreye giriyor. Ancak Marx’ta, aynı sözcük ve kavram olarak “sınıf” kullanımındaki farklılık gibi, “orta sınıf” da kavram olarak değil sözcük olarak var sadece. Yani temel olarak iki sınıf var, orta sınıflar gibi ayrımlar, sınıf içi farklılaşmalara işaret ediyor. Bunu istatistikler/istatistikçiler de doğruluyor.

TÜİK hanehalkı istatistiklerine göre; ücretli ve yevmiyeliler ile kendi hesabına çalışanların, yani kendi veya aile emeği ile geçinenlerin oranı %94,9. Sadece ücretli ve yevmiyelileri, yani kendi işgücünü satarak geçinenleri ele alırsak, bu oran %75,2 oluyor. Dolayısıyla, ister sadece ücretliler olsun isterse başkasının emeğine el koymayanları (kendi hesabına çalışanlar) da dahil edin, işçi sınıfı-emekçiler büyük çoğunluk. Dolayısıyla temel ayrım, emekçiler ve emekçi olmayanlar. Haziran kalkışmasına katılanlar da emekçilerdi. Farkında olmasalar veya biliyor olsa bile söyleme aşamasına gelmemiş olsalar da, işçi sınıfına mensuptular. Burjuvazi küçük ve yalnız bir azınlık ve yalnızlaşmaya devam ediyor ve bundan tedirgin. Onu rahatlatan ise, işçi sınıfındaki farklılaşmalar, çeşitlilik. Bu yüzden farklılığa oynuyor, ayrışmaları vurguluyor. Yeni yeni ünvanlar, pozisyonlar, meslek isimleri yaratıyor. Ancak bu arada, bütün bu çeşitliliğin çalışma koşulları da gitgide benzeşiyor. Burjuvazinin de alt katmanları var ebette. Sosyal bilimciler, hem bütünlüğü hem ayrışmaları incelemeliler. Farklılıkların bilincinde olarak birleşitirici olmak, temel ayrımı da gözden kaçırmamak gerekiyor.

İbrahim Gündoğdu: Kayseri’de (Yerel) Emek Rejimi ve Çelişkileri

İncelenen fabrikada patron da işçiler de (çoğunlukla) “çerkez”. Bu etnik kimliklerin aynı olması, işçilerde patrona sadakat duygusuna ve bir tür paternalizme yol açabiliyor. Diğer bir etken de din. Fabrikada, işçilere ramazan erzakı dağıtılıyor, namaz izni veriliyor. Fabrikada, camiye gidip gelme sırasında oluşacak zaman kaybını azaltmak için mescitler yapılıyor. İşverenle sembolik ortaklık olsa da sınıf ayrımları da gelişiyor. İşçiler, yapılan yardımları patronun hayırseverliği olarak değil de, hak olarak değerlendirmeye başlıyorlar. Patrona yönelik eleştirilerde de dini argümanlar kullanılıyor. İşçi olarak kendini patrondan ayırmada 2008 krizi ve sonrasında yaşanan işçi çıkarmalar, işten çıkarılma korkusu, önemli bir rol oynuyor. Mücadeleci bir sendika olarak gördükleri DİSK’e, geçmişte diğer sendikalarda yaşadıkları olumsuz deneyimlerin (bazı sendikaların, sendikalı olmak için kendisine başvuran işçileri patronlara bildirmesi, o işçilerin işten atılması) de etkisiyle, katılıyorlar. DİSK’e üye olan bir işçiye “Solcu musun?” diye soran araştırmacıya işçinin cevabı şöyle oluyor: Allah göstermesin. Yani DİSK, solcu olduğu için değil (veya solcu olarak görülmesine rağmen), hakların takibi/alınması bakımından etkili ve bu konuda mücadeleci olduğu için tercih ediliyor. DİSK denilince işçilerin karşısına “PKK ve bölücülerle işbirliği yapanlarla birlikte oluyorsunuz” söylemi çıkarılıyor. Bunlara rağmen, ilk kez 1 Mayıs’a katılıyorlar (300 işçi), OSB’de yürüyüş yapıyorlar. Sonra, 3 Mayıs’ta, işten atılmalar (DİSK’e katılan işçiler) başlıyor. Bir ay süren direnme (kolektif mücadele), yarattığı moral bozukluğu sonucu bireysel, hukuki mücadeleye dönüyor ve sönümleniyor.

Emek Yıldırım: Hopa’nın Emek Profili

Hopa’yı Sundura nehri ikiye bölüyor; yoksullar ve görece zenginler. Etnik kimlikler (Lazlar, Hemşinler, Domlar, göçle gelen Gürcüler), işe alma pratiklerinde oldukça etkili. Yoğun bir göçmen emeği (Gürcistan’dan gelenler) sömürüsü var. Etnik çeşitlilik, sınıfsal konumlanmalara yansıyor. Son dönemde artan kimlik politikaları, kültürlerin ve dillerin yeniden keşfedilmesine, bu tarz etkinliklerin artmasına neden oluyor.

Nevra Akdemir: Tuzla ve Yalova’da Taşeronluk

Tersanelerin Kasımpaşa ve İstinye’den Tuzla’ya, şimdi de Yalova’ya taşınması birikim süreçleriyle yakından ilişkili. Yalova tersaneler bölgesi, güvenlikli bir kamp alanı olarak tasarlanmış ve bu sendikal örgütlenmeyi engellemeye de hizmet ediyor. Tersanelerde, 2000-2010 arasında verimlilik artarken, işçi sayısı ve ölümlü iş kazaları ise bu oranda artmıyor ve 2008’den sonra aksine düşüyor. Bunun nedeni, yan sanayi ve fason üretimin artması. Gerçek istihdama tersane dışında/çevresinde çalışanları da katarsak işçi sayısı aslında düşmüyor. Teknolojinin artması ise ölümlü iş kazalarının azalmasında etkili oluyor.

Soru cevap

Fuat Ercan: Etnik ve dinsel kimliklerin etkili olduğu/öne çıktığı yerel deneyimler, bunlar. Peki biz kavramlar ile gerçeklik, yani kavramlar ile ampirik veri arasında nasıl köprü/bağlantı kuracağız?

İbrahim Gündoğdu, “soyut bir sınıf tanımı, somuta uymuyor”. Emek Yıldırım, “Etnisite, sınıfı kesiyor. Sınıf bilincinin gelişmesini engelliyor. Patron ve işçinin aynı etnik kimlikten olması, işçinin, örneğin bir maaş verilmediğinde/gecikmeli verildiğinde, ses çıkarmamasına, hoş görebilmesine neden oluyor. Sadece sol yapılar (ÖDP, Halkevleri gibi) içinde etnisite işlemiyor, herkes bir araya gelebiliyor.

Nicos Poulantzas: Yeni Küçük Burjuvazi[1]

Eğer işçi sınıfı, ilk önce klasik sosyal demokraside ortaya çıktığı şekliyle, emek-gücünü satan bütün herkesi kucaklayacak biçimde tanımlanırsa; toplumdaki sınıf ayrımlarının “zengin ve yoksul” arasındaki ayrıma indirgenmesini beraberinde getirir ve sınıf, yalnızca bir “eşitsizlik” meselesi haline gelir. Asıl sorun, Alan Hunt’ın da açıklık getirdiği gibi, işçi sınıfının sosyalizme geçmek için ne tür (nasıl) bir hegemonyaya sahip olması gerektiğidir. Yukarıdaki geniş tanımın benimsenmesi, ittifaklar sorununu ortadan kaldırır, çünkü herkes işçi olmuştur. Çok küçük bir azınlığın dışında bütün nüfus ücretli çalışandır. Neticede artık işçi sınıfının diğer sınıflar üzerinde bir öncü/lider rolü oynamasına gerek yoktur. Zira diğer bütün sınıflar işçi sınıfı içerisine alınmıştır. Bu, sadece Lenin’in değil Gramsci’nin de Marksist parti teorisi ile geniş ücretli sınıf anlayışına dayalı sosyal demokrat teori arasında bulunan en önemli farktır.

Katman (ise), sınıfların dışında var olabilen kategoriler değil, sınıflar içerisindeki farklılaşmaların göstergesidir. Alan Hunt, bu kesim ya da katmanların işçi sınıfının bir kısmını oluşturduğunu ileri sürerken, ben, bunların özgül/özgün bir sınıfa, yani “yeni küçük burjuvaziye” mensup olduklarını ileri sürdüm. Toplumsal sınıflar tanımı yalnızca ekonomik alanla/ölçütle (Marx’taki üretken ve üretken olmayan emek ayrımı, zira artı-değeri üreten yegane sermaye üretken sermayedir) sınırlanamaz, politika ve ideolojiyi de hesaba katmamız gerekir. Benim duruşumun özellikle politik içerimlerini vurgulamak isterim. Sınıflarla karşılaştırıldığında “katman”ın belirgin özelliği, görece özerk ve özgül çıkarlara sahip olmamasıdır. Halbuki maaşlı çalışanları işçi sınıfından ayrı, özgün bir sınıf olarak görürsek, onların özgül ve ayrı sınıf çıkarlarına özel bir ilgi göstermemiz gerekir. Dolayısıyla işçi sınıfının hegemonya sorunu, kendisini tam olarak halkın, halk ittifakının nasıl örgütleneceği şeklinde ortaya koyar. Bu halk ittifakı, özgül sınıf çıkarlarına sahip farklı sınıflardan meydana gelir. Eğer mesele bu olmasa, problem son derece basit hale gelirdi. Çağdaş kapitalizmin dönüşümlerinin sonucunda maaşlı çalışanların/işçilerin nesnel olarak işçi sınıfına doğru kaydıklarını kabul etsek bile, bunun kendiliğinden ve kaçınılmaz bir süreç olmadığını anlamamız önemlidir. Birincisi, bunlar işçi sınıfıyla ittifaka sokulmalıdırlar ve ikincisi, bu ittifak içerisine sokulduklarında bile müttefik olmaktan çıkabilir ve diğer tarafa dönebilirler.

Onlar (Wright ve Hunt), önerdiğim Marksist sınıf tanımını kullanıp bunu ABD’ye uygularsak, işçi sınıfının, nüfusun yüzde yirmisinden daha azını oluşturacağı gerçeğine dikkat çektiler. Ancak işçi sınıfının sayısal boyutuna dair mesele, özellikle emperyalist ülkeler söz konusu olduğunda, sadece ulusal bağlamda değil, aynı zamanda emperyalist bir bağlamda da (örneğin ülke dışındaki Amerikan sermayesine tabi işgücü) değerlendirilmelidir. Marksist sınıf kavramı istatistiksel bir kategori değildir. Sınıflar, başlangıçta kendi başlarına var olup daha sonra sınıf mücadelesine girmezler. Sınıflar ancak birbirleriyle mücadele ettikleri müddetçe var olurlar. Ayrıca, bu yalnızca sayısal bir soruna indirgenemez, politik bir sorundur. Mesele yalnızca yüzde beşin kazanılması değildir. Sosyalizme geçiş için insanların büyük çoğunluğunun kazanılmasına dair politik görev işçi sınıfı tarafından başarılacaktır.

Yeni küçük burjuvazinin sınıfsal pozisyonunu belirleyen, politik ve ideolojik öğelerdir ve bu özellikler yalnızca üretken ve üretken olmayan emekle ilgili değil, fakat aynı zamanda sınıfın bütün toplumsal işbölümü içerisindeki konumuyla da alakalıdır. Yeni küçük burjuvazi, burjuvazinin bütün topluma dayattığı toplumsal işbölümünü içselleştirir. Yeni küçük burjuvazinin her bir düzeyi, fabrikadaki işbölümünde, işçi sınıfı üzerinde özel bir otorite ve ideolojik tahakküm uygular. Bilişsel emeği (kafa emeği) işçi sınıfının ortaya koyduğu kol emeğinden ayıran karmaşık politik-ideolojik ayrımda, yeni küçük burjuvazinin en alt katmanı bile zihinsel emek tarafına oturur. Bu ayrımlar (özellikler), her bireysel failin sınıf yapısı içerisindeki pozisyonunu belirlemek üzere kullanılacak modeller değildir; aksine bu sınıf mücadelesinin bütün süreciyle ilişkilidir.

Yeni küçük burjuvazinin belli fraksiyonlarıyla işçi sınıfının ittifakı için ve işçi sınıfının hegemonyasının gerçekleşmesi için nesnel imkanlar vardır. Ancak yeni küçük burjuvazi bir başka sınıfın mensubu olduğundan, işçi sınıfının bunları kazanması gerekmektedir ve bu kendiliğinden gerçekleşmez. Yeni küçük burjuvazi, işçi sınıfının sınıfsal duruşunu otomatik bir şekilde benimsemez. Ayrıca, işçi sınıfı onları kazandığında bile, onlar bir kere daha kaybedilebilirler.


[1] Kısa bir alıntı. Yazının tamamı için bkz. Poulantzas Kitabı:Seçme Yazılar, Hzr.James Martin (The Poulantzas Reader: Marxism, Law and the State, Londra 2008), Çev.Akın Sarı ve Selime Güzelsarı, Dipnot, 2010, Ankara