Çarşamba, Nisan 15, 2015

Samir Amin: Çağdaş Kapitalizmde Faşizmin Dönüşü



Faşizm Batı’ya, Doğu’ya ve Güney’e geri döndü ve bu dönüş genelleşmiş, finansallaşmış ve globalleşmiş tekelci kapitalizmin sistemik krizinin yayılması ile doğal olarak bağlantılı. Kriz daha da kötüleşme yolunda ve, bunun sonucunda, faşist çözümlere başvurma tehlikesi gerçek bir tehdit haline gelecek.”

Samir Amin için, ”eğer dikkatli bir biçimde okunmazsa, rahatça her türlü sınıfsallığın reddi olarak da kayda girebileceği” [1] uyarısının, “Siyasal İslam”a dair görüşlerini de kapsayacak biçimde genişletilmesi yerinde olur. Amin’in başta Müslüman Kardeşler olmak üzere İslamcı hareketlere yönelik eleştirisi, hem laikliği merkeze alan çevrelerce hem de karşı pozisyon alanlarca öne çıkarılmakta, alkışlanmakta ya da yetersiz görülmektedir.[2]

Samir Amin, ortaya çıkışından beri Siyasi İslam’ın “Triad” dediği üçlü emperyalist güç (ABD, Avrupa ve Japonya) tarafından kullanıldığını öne sürer.[3] Buna karşı, bu söylemle “İslâmi hareketlerin özne değil "taşerondur" denilmek istendiği, bu nedenle sosyalist eleştirilerin söylemi ve eyleminin öncelikli olarak modern zamanlarda Müslüman öznelliğini hedeflediği, böyle bir öznelliği imkânsız gördüğü ve orta çıktığında ise "işbirlikçilik" yaftasını yapıştırarak rahatlamayı tercih ettiği” eleştirisi getirilir.[4] Ancak bu eleştirilerde, “ilişki ve işbirliği” savına karşı hiçbir şey söylenmez, İslami hareketler kendinden menkul bir öznellik statüsüne yerleştirilir.

(Samir Amin ile yapılan röportajları içeren bir derleme)



Çağdaş Kapitalizmde Faşizmin Dönüşü
Samir Amin[5]

Faşizm, seçimlere dayalı parlamenter demokrasinin belirsizliklerini reddeden otoriter bir polis rejimi (devleti) ile eşanlamlı (aynı şey) değildir. Faşizm, özel bir takım durumlar nedeniyle kapitalist toplumun yönetilme biçimine ciddi bir meydan okuma söz konusu olduğunda, buna karşı sistemin özellikli (politik) bir yanıtıdır.[6] Diğer yandan bu yanıt, kapitalizmin yönetilmesi konusunda sıkıntıya düştüğünde başvurulan herhangi bir seçenek değil, derin bir kriz ve şiddet ortamında egemen sermaye açısından en iyi çözümlerden biridir, hatta bazen geride kalan tek seçenektir.[7]

Faşizmin kurbanı olmuş toplumların çeşitliliği, bunların hepsini tek bir grupta toplamamızı engellemektedir. Buna rağmen, bu farklılıkların ötesinde, tüm bu faşist rejimlerin ortak iki karakteristiği vardı: Birincisi, hükümeti ve toplumu, özel mülkiyet başta gelmek üzere kapitalizmin temel ilkelerini sorgulamadan yönetme isteği, ikincisi ise demokrasinin kategorik olarak reddi, yani modern demokrasilerin teori ve pratiklerinin dayandığı genel ilkelerin yerine, üstün konumdaki lider ve başlıca temsilcilerinin kolektif disiplin ve otoritesinin gerekliliklerine boyun eğme biçimindeki karşıt değerleri koyma. Demokratik süreçler ve teamüller icraatı yavaşlattığı ölçüde demokrasi ayak bağı haline gelir. Çarklar lidere sadakat ve itaat üzerinden işlemeye başlar.[8]

Modern Avrupa tarihinde görülen ve geniş bir yelpazeye yayılan ama bu iki ortak özelliği barındıran faşist rejim örnekleri dört grupta toplanabilir:

1) İleri gelişmiş kapitalist güçlerin, dünyada ya da en azından bir bölgede hegemonik güç haline gelmesini hedefleyen faşist rejimler (Örn. Nazizm, Japon faşizmi): Almanya 1870’lerin başında başlıca endüstriyel güç oldu ve zamanın egemen güçleri (Büyük Britanya ve ikinci olarak Fransa) ve egemen olmayı arzulayan ülke ile (Birleşik Devletler) rakip haline geldi. 1918 yenilgisinden sonra, egemenlik arzusunu hayata geçirmek için başarısızlığının sonuçları ile başa çıkması gerekiyordu. Hitler planını açıkça formüle etti: Rusya’yı ve belki daha ötesini kapsayacak şekilde Avrupa’da egemen “Almanya” hâkimiyetini, yani Nazizm’in yükselişini destekleyen tekelci kapitalizmi kurmak. Japon faşizmi de aynı kategoriye girer. 1895’den bu yana, modern kapitalist Japonya hâkimiyetini tüm Doğu Asya üzerinde zorla kabul ettirmek arzusundadır.[9]

2) İkinci derece kapitalist güçlerin faşizmi (Örn. Mussolinizm-İtalyan sağının 1920 krizine ve büyüyen komünist tehdidine karşı tepki, Salazar ve Franco’nun faşizmi): İtalya’nın Mussolini’si (ismini de içeren, faşizmin mucidi) başlıca örnektir. Mussolinizm İtalyan sağının (eski aristokrasi, yeni burjuva, orta sınıf) 1920 krizine ve büyüyen komünist tehdidine karşı tepkisiydi. Ama ne İtalyan kapitalizminin ne de onun siyasi enstrümanı olan Mussolini faşizminin dünya şöyle dursun, Avrupa’ya egemen olma tutkusu yoktu. Salazar ve Franco’nun faşizmi de aynı bu türdendir. İkisi de cumhuriyetçi liberallerin veya sosyalist cumhuriyetçilerin oluşturduğu tehlikeye tepki olarak sağ ve Katolik Kilisesi tarafından tesis edilmiş diktatörlerdi. Bu sebepten ötürü, ikisi de asla, anti-demokratik şiddetlerinden (anti-komünizmi bahane ederek) dolayı büyük emperyalist güçler tarafından sürgün edilmediler. Washington 1945’ten sonra (Salazar NATO’nun kurucu üyelerindendi ve İspanya Birleşik Devletler’in askeri üslerine izin verdi) ve –doğası gereği gerici kapitalist düzenin garantörü olan– Avrupa Topluluğu da sonrasında onların haklarını geri verdi. Karanfil Devrimi’nden (1974) ve Franco’nun ölümünden (1980) sonra, bu iki sistem bizim dönemimizin yeni düşük-yoğunluklu “demokrasiler” kampına katıldı.

3) Yenilmiş güçlerin faşizmi (Örn. Fransa’nın Vichy hükümeti): Bunlar Nazi tarafından desteklenen Fransa’nın Vichy hükümetini ve aynı zamanda Belçika’nın Léon Degrelle ve sözde “Flaman” hükümetini kapsar. Fransa’da üst sınıf “Halk Cephesindense Hitler’i” seçti (bu konu hakkında Annie Lacroix-Riz’in kitaplarına bakınız). “Alman Avrupası’na” mağlubiyet ve teslimiyet ile bağlanmış olan bu tür faşizm, Nazilerin yenilgisini takiben arka plana çekilmeye zorlandı. Fransa’da bu, diğer Direniş savaşçıları ile birlikte Komünistleri bir süreliğine birleştiren Direniş Konseylerine yol verdi. Bunun daha sonra evrileceği durum ise (Avrupa’nın düzenlenmesinin başlaması ve Fransa’nın Marshall Planı ve NATO’ya katılması, yani ABD egemenliğine kendi rızasıyla boyun eğmesiyle) tutucu sağ ve anti-komünist, sosyal-demokratik sağın, anti-faşist ve potansiyel olarak anti-kapitalist Direniş olarak ortaya çıkmış radikal sol ile tamamen ayrılmasını beklemek zorundaydı.

4) Doğu Avrupa’nın bağımlı toplumlarındaki faşizm (Örn. Polonya): Horthy’nin Macaristan’ına ve Antonescu’nun Romanya’sına ise, tersine, Nazi Almanyası’nın alt müttefikleri olarak bakıldı. Bu iki ülkedeki faşizm, her birine özel toplumsal krizlerin (Macaristan’da Béla Kun döneminden sonraki ve Romanya’da Macarlara ve Romanya’daki Rutenyalılara karşı ulusal şovenist hareketlerden sonraki “komünizm” korkusu) birer sonucuydu. Yugoslavya’da Sırplar imha için etiketlenirken, Hitler Almanyası (Mussolini’nin İtalya’sını takiben) Katolik Kilisesinin belirleyici desteği ile anti-Sırp Ustaşa’nın yönetimi için görevlendirilen “bağımsız” bir Hırvatistan’ı destekledi.

Batı’daki “Sağ”ın Geçmişteki ve Bugünkü Faşizme Hoşgörülü Bakışı

İki dünya savaşı arasındaki süreçte Avrupalı parlamentolardaki sağ, faşizme ve hatta daha iğrenç olan Nazizme karşı her zaman hoşgörülüydü. Hitler’in anti-Semitizminin utanç hissi uyandırması çok sonra, ancak nihai aşaması olan kanlı bir cinnete dönüştüğünde oldu. Hiç şüphe yok ki Nazilerin ve Mussolini İtalyası’nın çöküşü Batı Avrupa’daki sağ siyasi güçleri, kendilerini faşizmin suç ortağı ve destekçisi olanlardan ayırmaya zorladı. Yine de, faşist hareketler sadece arka plana çekilmeye zorlandı ve perdenin arkasına saklandı, tamamen yok olmadı. Batı Almanya’da “uzlaştırma” adı altında, yerel hükümet ve onun patronları (ABD, İngiltere ve Fransa) savaş suçları ve insanlığa karşı suç işleyenlerin neredeyse hepsini bıraktı. İspanya’da, 1980’de Avrupa Topluluğu (daha sonra Avrupa Birlii oldu) tarafından uygulamaya konan “uzlaştırma (reconciliation)” anlaşması Franco’nun suçlarını hatırlatacak her şeyi tamamen ve kolayca yasakladı. Batı ve Orta Avrupa’daki sosyalist ve sosyal demokrat partilerin sosyal liberalizme dönüşü, Avrupa’nın inşasına verdikleri şartsız destek ve en az onun kadar ABD egemenliğine (NATO ve diğer araçlar yoluyla) koşulsuz boyun eğişleriyle birlikte, klasik sağı ve sosyal liberalleri birleştiren gerici bir blok pekiştirildi; gerekli olduğunda yeni bir aşırı sağa uyum sağlayabilecek bir blok.

Sonradan Doğu Avrupa faşizminin rehabilitasyonu 1990’dan itibaren çabucak başlatıldı. Batı’nın sözde demokratik hükümetleri Ukrayna’daki “Turuncu Devrim”i (yani faşist karşı-devrimi) destekledi ve hatta finanse ve organize etti, ve tüm bunlar devam etmekte. Daha önce, Kanada Yugoslavya’da, Hırvatistan Ustaşaları için aynı yolu izlemişti.

Ilımlı (moderate)” medyanın bu faşistlere olan desteğini gizlemek için kullandığı akıllıca yol basittir: Faşist kelimesi yerine “milliyetçi” sözcüğünü kullanırlar. Örneğin, Le Monde’un yazdığı gibi, Marine Le Pen artık faşist değil milliyetçi olur. Onlar böyle dediği için, bu esaslı faşistler gerçekten “milliyetçi” oluyor mu? Bu şüpheli. Milliyetçiler bugün bu etiketi yalnızca günümüz dünyasındaki fiili egemenlerin (yani ABD, Avrupa tekelleri) gücünü sorguladığında hak edebilir. Bu sözde milliyetçiler Washington’un, Brüksel’in ve NATO’nun dostlarıdır. Onların milliyetçiliği, çoğunlukla masum komşu halklara karşı duyulan şovenist nefret anlamına gelmektedir: Ukraynalılar için bunlar Ruslardır (Çar değil), Hırvatlar için Sırplardır, diğer yerlerdeki (Fransa, Avusturya, İsviçre, Yunanistan gibi) yeni aşırı sağ için ise “göçmenler”dir.

Bir tarafta ABD’deki ana siyasi güçler (Cumhuriyetçiler ve Demokratlar) ve Avrupa (parlamenter sağ ve sosyal liberaller), diğer tarafta Doğu’daki faşistler olmak üzere kurulan gizli anlaşmanın temsil ettiği tehlike küçümsenmemelidir. Hillary Clinton kendini bu anlaşmanın sözcüsü olarak atadı ve savaş histerisini sınıra kadar zorluyor. Bu bağlamda, radikal solun sorumluluğu çok büyüktür. Eğer bu sol, günümüzdeki kapitalizmin ötesinde gerçek ilerlemeler önerme cesareti olsaydı, şu an sahip olmadığı güvenilirliği kazanabilirdi. Halen parça parça devam eden protesto hareketlerinin ve savunmacı mücadelelerin yoksun oldukları uyumu sağlayacak cesur bir radikal sol gereklidir. O zaman “hareket” toplumsal güç dengesini işçi sınıfının lehine çevirebilir ve yenilikçi ilerlemeleri mümkün hale getirebilir. Güney Amerika’daki halkçı hareketlerin kazandığı başarılar bunun kanıtıdır. Şimdiki durumda aşırı sağın seçim başarıları günümüz kapitalizminin kendisinden kaynaklanmaktadır. Bu başarılar medyanın “aşırı sağın popülistleri ile aşırı solunkileri” – birincisinin kapitalizm yanlısı ve dolayısıyla sermaye ile muhtemel işbirliği içinde olduğunu, ikincisinin ise sermayenin iktidar sisteminin sisteminin tehlikeli olan tek potansiyel karşıtı/rakibi olduğu gerçeğini belirsizleştirerek- aynı aşağılama ile birlikte, aynı kefeye koymasına imkan veriyor.

Modern Güney’de Faşizm

2011’de başlayan yeni halk ayaklanmaları diktatörlükleri sorgulamaya yol açtı, ama diktatörlükler yalnızca sorgulanmaya başlandı, öteye gidilemedi. Batılı güçler, Müslüman Kardeşler’e ve/veya İslam’ın diğer “Selefi” organizasyonlarına ayrıcalıklı destek verdiler. Bunun sebebi gayet basit ve açık: Bu gerici kuvvetler güçlerini global neoliberalizm için kullanmayı (ve böylece toplumsal adalet ve ulusal bağımsızlık için her türlü ihtimali terk etmeyi) kabul ediyorlar. Bu emperyalist güçlerin peşinden koştukları tek gayedir.

Siyasi İslam’ın programı da, bağımlı toplumlarda görülen faşizm türüne aittir. Aslında, faşizmin iki ana karakteristiğinin tüm formlarını paylaşırlar: (1) kapitalist düzenin asıl boyutunu zorlama eksikliği (ve bu bağlamda global neoliberal kapitalizmin yayılması ile bağlantılı lümpen gelişim modelini zorlamama anlamına gelir); ve (2) anti-demokratik, polis-devlet formunun siyasi yönetimi (parti ve organizasyonların yasaklanması ve değerlerin zorla İslamlaştırılması gibi).[10]

Sonuç olarak faşizm Batı’ya, Doğu’ya ve Güney’e geri döndü ve bu dönüş genelleşmiş, finansallaşmış ve globalleşmiş tekelci kapitalizmin sistemik krizinin yayılması ile doğal olarak bağlantılı. Kriz daha da kötüleşme yolunda ve, bunun sonucunda, faşist çözümlere başvurma tehlikesi gerçek bir tehdit haline gelecek. Hillary Clinton’un Washington’un savaş kışkırtıcılarına desteği, yakın gelecek için iyiye işaret değil.


[5] Bu “kısaltılmış alıntı”, Samir Amin’in makalesinin (İngilizce) orjinali, Monthly Review Türkçe edisyonundaki (Şubat 2015) çeviri ve internet ortamındaki diğer çevirilerden yararlanılarak oluşturulmuştur. 
http://monthlyreview.org/2014/09/01/the-return-of-fascism-in-contemporary-capitalism/