Pazartesi, Haziran 29, 2015

Açlık grevi 2: “Hayata Dönüş” (Türkiye)




Denis O’Hearn (2014), 2000 yılında Türkiye’de yaşanan F Tipi tecrit direnişini; eksik bilgiyle başlama ve kamuoyu desteği ve tanıtımın eksik kalması olmak üzere, iki yönden eleştiriyordu. Bu eleştiriyi değerlendirebilmek için önce İrlanda deneyimine baktık ve İrlanda deneyimine yakından bakmanın, halkın bilgisi ve desteğini sağlamak üzerinden ve sadece uygulanan taktikler/stratejiler esas alınarak bir karşılaştırma yapmanın sınırlılığını gösterdiğini öne sürdük.[1] Çünkü deneyimler “açlık grevi” olmak yani direniş biçimi bakımından ortaklaşsalar da, dayandıkları tarihsel-toplumsal ve ulusal-uluslararası arka plan, bizatihi uygulanan taktiklerin geçerliliğine/sonuçlarına etkide bulunabiliyordu. Şimdi Türkiye’de yaşanan açlık grevi deneyimine yakından bakmaya çalışacağız. Bu bakışta, deneyimi bütün yönleriyle ele almaya çalışmaktan çok, “kamuoyu desteği” eleştirisine odaklanılacak.

Ne Oldu?

12 eylül döneminde hapishanelerde en çok ses getiren direniş yöntemi mahpusların kendi bedenlerini bir silaha dönüştürdükleri açlık grevleri ve ölüm oruçları olmuştur. Nisan-Mayıs 1981 tarihinde Metris Cezaevinde başlayan İstanbul hapishanelerindeki ilk açlık grevini, Eylül-Ekim 1981, Mayıs-Haziran 1982 ve Temmuz-Ağustos 1983 tarihlerindeki kitlesel açlık grevi dalgaları takip eder. Farklı illerdeki hapishanelerde de açlık grevleri başlatılmış, bu direnişler bazen Diyarbakır Cezaevinde olduğu gibi ölüm oruçlarına dönüşmüştür (Topaloğlu ve Muti, 2014). 1980’li yıllarda mahkumların tüm hareket ve eylemlerinin cezaevi yönetimleri tarafından denetim altında tutulması teşebbüsünden, direnişler (açlık grevi ve eylemlilikler) sonucu, 90’lara gelindiğinde mahkumların gündelik yaşam düzenini kendi denetimleri altına aldığı ve bu de facto durumun resmi otoriteler tarafından kabul edildiği döneme geçilir. 1980’ler ve 1990’lar, yeni haklar ya da hapishane içinde daha büyük özgürlük alanı kazanılması, bir yasağın sona erdirilmesi vb. ile sonuçlanan başarılı mücadeleler, ardından, kısa bir süre sonra cezaevi yönetimlerinin yerel veya ulusal ölçekte gerçekleştirdiği karşı saldırılar, sonrasında bu saldırıya karşı gelişen yeni mücadeleler ve zaferler vb. biçiminde cereyan eden bir “döngü” ile tarif edilebilir. 1990’lı yıllar boyunca birçok hapishanede iç mekan, mahkumların kısmi denetimi altındaki görece özerk alanlara dönüşür. 1990’ların siyasi koğuşları komünler biçiminde  örgütlenmiştir ve bunlar içinde mahkumların tüm kaynakları müşterekleştirdiği, gündelik yaşamlarını kolektif biçimde düzenledikleri kolektif dayanışmanın sistematikleştirilmesi biçimlerinden birinin ortaya çıktığını görürüz (Caunes, 2014).

2000 yılına gelindiğinde, hükümetin F tipi mahpushaneleri yürürlüğe koymasına, solcu mahpuslar F tiplerinin kapatılması ve Terörle Mücadele Kanunu’nun iptali talebiyle başlattıkları o zamana kadar ki en büyük açlık greviyle karşılık verirler (O’Hearn, 2014). Ekim ayında (2000) başlayan açlık grevi, hükümetten herhangi bir cevap alınamayınca ölüm orucuna (death fast) dönüşür (Bargu, 2014). Açlık grevinin son aşaması olarak nitelendirilebilecek ölüm oruçlarında, genellikle dönüşümlü olarak ve belli bazı sıvı ve vitaminler alınarak sürdürülen açlık grevlerinden farklı olarak beslenme çoğunlukla tamamen reddedilir. İktidarın yaşam hakkı söylemiyle bir intihar girişimi olarak lanse ettiği bu eylemlerde amaç ölüm değil, yaşamın ta kendisidir. Eylemciler, hiç kimsenin, bir insanın göz göre göre ölümü karşısında kayıtsız kalamayacağı inancıyla hareket ederler (Topaloğlu ve Muti, 2014). 20 Ekim 2000’de 816 siyasi mahkumun başlattığı açlık grevi, 2003 yılı ortalarına kadar 2000 mahkumun çeşitli dönemlerde katılımıyla sürer ve bu süreçte 107 mahkum ölür (Anderson, 2004).

Açlık grevi sürecinde, eylemler cezaevine dışına taşmış, dayanışma amacıyla dışarıda da açlık grevleri yapılmaya başlanmıştır. Cezaevi dışındaki gösteriler, eylemler, kampanyalar durumda/hükümetin duruşunda bir değişiklik yaratmaz. 19-22 Aralık’ta operasyon yapılır ve mahkumların F-tipi cezaevine nakli zorla gerçekleştirilir (Bargu, 2014). Hayata dönüş adı verilen ve 20 ceazevinde birden gerçekleştirilen bu operasyonda, 30 mahkum, 2 güvenlik görevlisi ölür, yüzlerce mahkum yaralanır, 1000’den fazla kişi henüz tam da hazır olmayan (içme suyu, ısıtma vs. eksiklikleriyle barınmaya müsait olmayan) 4 F-Tipi cezaevine/hücrelere nakledilir.  Operasyon açlık grevlerinin tırmanmasına, ölüm orucuna dönüşmesini tetikler (Bargu, 2014; Anderson, 2004). 19 Aralık 2000’den sonra açlık grevine katılan kişi sayısı dışarıdakiler de dahil yaklaşık olarak 2000’e ulaşır. Polis dışarıda da, cezaevi dışında da operasyonlar yapar. Ekim 2001’e kadar, başlangıcından bu yana geçen bir yılda, 40 kişi ölür. Dışarıda (başta Küçük Armutlu olmak üzere) destek amaçlı açlık grevi yapan 29 kişi ölür (Anderson, 2004).



Neden/Nasıl Oldu?

Hükümet kaynakları, operasyonda (“hayata dönüş”) yaşanan ölümlerin, mahkumların kendilerini ve yoldaşlarını ateşe atmaları/bir silah olarak kullanıp askerlerin üzerine atmaları sonucu olduğunu ileri sürer. Ancak operasyon sonrası yapılan incelemeler bu iddianın uydurma (fabricated) olduğunu ortaya çıkarır. 19 Aralık’ta hükümet, açlık grevinin başarısızlıkla sonuçlandığını ilan eder ve açlık grevlerinin de biteceğini umar. Bu başarısızlık söylemi anaakım medyada da dillendirilir. Örneğin Batı medyasından New York Times’da Scott Anderson “başarısızlığın” altını çizmekte, “içe işleyen kahverengi gözleri ve etkileyici gülümsemesiyle olağanüstü güzellikte bir kadın” dediği Fatma Şener’in (o sırada Küçük Armutlu’da dayanışma amaçlı açlık grevi yapmaktadır) “umutsuzluk” içeren sözlerine yer vermektedir.[2] Aynı gazetedeki, Douglas Frantz’ın benzer içerikli haberinin (2 Mayıs 2001), Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün (BYGEM) sayfasında Türkçe’ye çevrilerek yayımlandığını görürüz.[3]

“ANKARA, 02/05 (BYE)--- The New York Times gazetesinin 02.05.2001 tarihli internet sayfasında yukarıdaki başlık altında ve Douglas Frantz imzasıyla yayımlanan İstanbul çıkışlı yazının çevirisi şöyledir: Duvarlarında sol sloganlar yazılı boğaz manzaralı beton bir evin içinde üç kadın ve bir adam kendilerini açlıktan ölmeye terketmişler. Buradaki insanlar, yeni cezaevi sistemini ve solcu mahkumlara yapılan muameleyi protesto etmek ve gerek sosyal gerek siyasi yöndeki kaygılarını ortaya koymak için yedi aydır devam eden açlık grevine katılmayı umuyorlar. Üniversite eğitimini yarıda bırakmış 22 yaşındaki bir genç kız olan Fatma Şener, 167 günden beri hiçbir şey yemediğini söylüyor. Fısıltıyı andıran çok güç duyulur bir sesle, "Bütün protesto şekillerini denedik. Sloganlar attık, pankartlar taşıdık, yolları kapadık. Hiçbirşey değişmedi" diyor.(…)” 

Banu Bargu’ya göre (2014), dışarıdaki dayanışma amaçlı açlık grevleri, kent gerilla taktikleriyle artan şiddet, intihar eylemleri bir yandan harekete/açlık grevi eylemine kitle desteğini azaltır, öte yandan hükümet üzerinde pozitif bir politik etki de yapmaz. Bargu için Mayıs 2001 bir dönüm noktasıdır, hükümet cezaevindeki açlık grevindeki mahkumları ailelerinin bakımına terk eder, cezaevinden çıkarır. Ailelerinin yanında birçok mahkum grevi bırakır. 2001 Ekim’inde STK’ların, Baro’ların arabuluculuk girişimleri Hükümet tarafından reddedilir. 2002’de artık hareket sonuna gelir (Bargu, 2014).

Ömer Laçiner’in 2001 yılında, 19-22 Aralık 2000 operasyonundan sonra fakat henüz açlık grevi sürecinin devam ettiği bir dönemde, Birikim dergisinde yayımlanan yazısı da “kitle desteğinin azalmasına” değinir. Laçiner’e göre bunun nedeni, Adalet Bakanlığı’nın F-Tipi’ne sevklerin erteleneceğine dair söz vermesine rağmen ölüm oruçlarının bitirilmemesi, ölüm orucuna bir örgütsel ayin havasında gidildiğini gösteren video görüntülerinin gösterilmesi, dışarıdaki eylemlerdir (bir polis otobüsünün taranarak iki polisin katledilmesi). Böylece toplumdaki insaf ve merhamet duygularının yerini “ne halleri varsa görsünler” duyarsızlığının almış, Devletin “hayata dönüş” operasyonu için konjonktürel koşullar tam kıvamına gelmiştir.[4] 

“Daha önce açlık grevlerinde ölmüş olanların akla gelmesi, birkaç yüz mahkûmun ölüm sınırına dayanmış bu grevle sadece hücre tipi cezaevlerine gönderilmemeyi istemeleri, ilkin geniş denilebilecek bir merhamet dalgası yarattı ise de; Adalet Bakanı’nın F-tipi cezaevlerinde, ilgili kuruluşlarla mutabakat halinde düzeltmelere girileceği, sevklerin ileri bir tarihe erteleneceğine söz vermesine rağmen ölüm oruçlarına son verilmemesi üzerine bu hava hızla kayboldu. (…) ölüm orucuna bir örgütsel ayin havasında gidildiğini gösteren video görüntüleri gösteriliyordu. Ne bu video görüntülerinde ne de eylemin hapisanedeki sözcülerinin konuşmalarında, ölüm oruçları, başka çare kalmadığından, toplumun adalet, insaf ve insanî ölçü duygularını harekete geçirmek için başvurulmuş trajik bir eylem gibi değil, örgütlerin “şanı”nı yüceltmek, kararlılığını ispat etmek, devlete ya da topluma bu kararlılık ve irade ile meydan okuma eylemi ve gösterisi gibi yansımaktaydı. (…) toplum, bunların ardından gelen ölüm orucu eylemcilerinin şahsında da trajedi ve insaftan ziyade karanlık bir meydan okuyuş, adaletten ziyade dayatma ile karşı karşıya olduğu hissine sürüklendi. Birkaç haftadır kendi “normal” hayatının dışındaki bu alana yönelmiş; ilgisini bu birbiri üzerine çakışan ya da yan yana konulan bütün bu görüntüler ve hissiyatın oluşturduğu bir tür tehdit algısı, kanısı ile tamamlayan -tutunmuşların- toplumu, artık “ne halleri varsa görsünler” aldırmazlığı ile “kendi hayatı”na dönmeye hazırdı. Devletin “hayata dönüş” operasyonu için konjonktürel koşullar tam kıvamına gelmişti. O nedenle operasyon bitip devletin direnişleri kırarak tüm hapisanelere girdiği belli olduktan sonra, mahkûmların akıbetine dair ilgi de bıçakla kesilmişçesine bitti. Tam bir “konuşmaya değmez” sessizliği içinde, onca yaralının ne durumda olduğuna, ölüm sınırına gelmiş açlık grevcilerinin haline, süratle F-tipi cezaevlerine tıkılan mahkûmların nasıl bir “muamele”den geçirildiklerine dair, birkaç istisna hariç haber bile verilmedi, istenmedi de. (…) tam da ölüm orucu eyleminin en kritik noktasında, kamuoyunun cezaevlerine insanca yaklaşımı ile “suçlulara taviz mi verilecek?” yaklaşımı arkasında gidip geldiği, ama ibrenin ilkinden yana kıpırdadığı aşamada, Adalet Bakanı şahsen umulmadık ölçüde uzlaşmaya açık bir tavır sergilemişken, bir polis otobüsünün taranarak iki polisin katledilmesi, bu mantık ve anlayış açısından yanlış ve yadırgatıcı değildir. Toplumdaki havanın bu suikast üzerine tamamen ters yöne dönmesi, insaf ve merhamet duygularının yerini “ne halleri varsa görsünler” duyarsızlığının alması, bu eylemi yapanlar ve emrini verenler için önemsenecek bir nokta değildir.”

Cemal Poyraz, Laçiner’e yazdığı cevabi yazıda bu iddiaya şöyle değinir[5]: “Hem birinci toplumun solcuları tarafından devrimcilerle irtibatın tamamen kesilmesinin, “Hayata Dönüş” adı verilen “teröristleri kurtarma operasyonu”ndan birkaç gün önce devrimci bir örgütlenmenin polis otobüsünü taramasıyla doğrudan bir ilişkisi de bulunmamaktadır. “Birinci toplum”un solcularının öteden beri varoşun devrimcilerine yönelik görmezden gelme, yok sayma hassasiyeti ortadadır. Polis otobüsünün taranması, “operasyon” öncesinde ikircimli tavırları ayan beyan ortada olan “birinci toplum”un solcularına, koğuş aralarında kurşunlanan devrimcilerin katline pasif seyirciler olarak katılmaları için olsa olsa ucuz bir gerekçe sunmuştur.” Bu eleştiriye Laçiner’in cevabı şöyle olur[6]: “Cemal Poyraz ve Ayşe Uygun’un eleştirilerine konu olan, Birikim’in 142/143. sayısındaki benim ve Ayşegül Devecioğlu’nun yazıları (nda) (…); ölüm oruçları önplana çıktığında kamuoyunun hissedilir derecede belirgin bir hayırhah tavırdan devletin şiddetle müdahalesine prim veren bir tavra geçişini, devletin manipülasyonlarına ya da eylemcilerin hatalarına bağlamaktan ziyade; 1980’lerle birlikte hemen tüm toplumlarda çeşitli derecelerde kendini gösteren bir olguya, toplumsal düzenlerin bir “dışlananlar kesimi” oluşturacak biçimde işler hale gelişine bağlayan bir açıklama yapılıyordu o yazılarda.” “Bu kolaylığın verdiği ölçüsüzlükle örneğin Poyraz, ölüm oruçları ve mahût operasyon esnasında beklediği türden bir tavır göstermeyen “birinci toplum solcuları”nı “devrimcilerin katline pasif seyirciler olarak katılma (abç)” ile, bu son derece insafsız ve çirkin niteleme ile suçlayabilir. Sözünü ettiği kişi ve hareketlerin o sırada yeterli çabayı göstermedikleri öne sürülebilir ve bu iddiaların bir kısmına onlar da hak verebilirler. Ama bu, Poyraz’ın ağzından çıkanı kulağının duymamasının bahanesi asla olamaz.

Laçiner ve Poyraz arasındaki esas olarak Laçiner’in “dışlanma” analizi üzerinden yürütülen polemik, Laçiner’in ileri sürdüğü kimi etmenler ile kitle desteğinin azalması arasında kurduğu bağlantıyı tartışmaz. Dışlanma analizi bu bağlantıyı veri kabul edip bunun nedenlerini sorunsallaştırır. Oysa, temellendirilmeyen bu bağlantının kendisi bizatihi sorunludur. Hem Poyraz, böyle bir doğrudan ilişki kurulamaz derken, hem de Laçiner bu ilişkiyi veri kabul ederken, savlarını temellendirmeye çalışmazlar. Temellendirmenin ötesinde, sorulması gereken, hayata dönüş adı verilen bir operasyonda onlarca insan ölmüş, F-Tipine karşı cezaevleri ve dışarısında açlık grevleri devam ederken, böyle bir ilişkinin neden gündeme getirildiği olmalıdır. Nasıl oluyor da, Haksöz Haber gibi kendini sol/sosyalist/devrimci olarak tanımlamayan bir yayın organında (2001 Ocak) çıkan bir yazıda dahi Laçiner’in sıraladığı nedenler ve dayanakları şüpheyle karşılanır, devletin ve anaakım medyanın söylemine güvenilmez ve eleştirel yaklaşılırken, Laçiner gibi bir entelektüel, “solcu olmak/ devrimci olmak” ayrımı üzerinden ve farklı bir gündemle ortaya çıkabilmektedir?

“Müdahale öncesinde Meclis üyeleri ve sivil toplum kuruluşları temsilcileriyle ölüm orucu eylemcileri arasında sürdürülen uzlaşma görüşmelerinin nerede, nasıl tıkandığı hala kamuoyu tarafından bilinmiyor. Halen Bakanlık mevcut haliyle F Tipi dayatması dışında bu insanlara görüşmelerde ne önerdiğini, uzlaşma adına hangi adımları attığını açıklamış değil. Anlaşılan o ki görüşmeler bilinçli olarak tıkanma noktasına getirilerek, zaten tek taraflı bilgilendirilen, biçimlendirilen kamuoyunda operasyon için gerekli atmosferin oluşturulması hedeflendi. Bunu görüşmeler sürecinde Adalet Bakanı'nın F Tipi cezaevlerinin açılmasının süresiz ertelendiği, TMK'nın 16. maddesi değiştirilmeden F Tipi'ne sevk yapılmayacağı ve benzeri sözlerinin bir anda buharlaşıp uçmasından da anlamak mümkün. Tutuklu ve hükümlülerin uzlaşmaya yanaşmadıkları ve kabul edilemez talepler ileri sürdükleri iddiaları da aynı hesabın bir parçası olmalı. (…)Adalet Bakanı uzlaşma görüşmeleri mahkumlar tarafından kesilince başka çaremiz kalmadı açıklamasını yapıyor. Buna karşılık İçişleri Bakanı sekiz aydır bu operasyona hazırlanıyorduk diyor. Başbakan hayata döndürdük, kendi kendilerini öldürmelerine izin veremezdik açıklamasını yapıyor. Öte yandan Sağlık Bakanı hepsi benden sağlam, açlık grevi falan palavra diyor. Hastane önlerinde yaralılar arkadaşlarımızı diri diri yaktılar diye feryat ediyor. Ama neredeyse tüm kamuoyu ne zaman kimler arasında gerçekleştiği, nasıl elde edildiği bilinmeyen senaryo mahsulü olma ihtimali yüksek bir bant kaydına kilitleniyor. Bu yapılanlarla ısrarla kafalar karıştırılmaya, bulandırılmaya ve böylece halkın dikkatinin sorunun arka planından uzaklaştırılmasına çalışılıyor. İçişleri Bakanı basın toplantısında koğuş sisteminin kabul edilemezliğinin ifadesi babında afiş ya da pankart asmaktan içeri giren gencin hapiste militan olup çıktığını söylüyor. Ama afiş ya da pankart asmak gibi basit bir siyasi eylemin niçin hapsi gerektiren bir suç olduğuna hiç değinmiyor. Ülkede cari hukuk sisteminin neredeyse tüm muhalif örgütlenmeleri ve eylemleri yasak çemberleriyle kuşattığı ve illegaliteye ittiği görmezden geliniyor.[7]

Peki anaakım medya ne yaptı? Bugün 'insanlık dramı' gibi sunulan manşetleri atan gazeteler, on yıl önce "Sahte oruç, kanlı iftar", "Örgüt yaktı, jandarma kurtardı" demişler, bu gazetelerin yazarları operasyon için devleti kutlamışlardı.[8] Enis Berberoğlu’ndan Fatih Altaylı’ya, Hüseyin Gülerce’den Ertuğrul Özkök’e neler yazdılar neler…[9] Sonra bazıları “mecbur kalmıştık” diyerek kendilerini savundular.[10]

“Rıdvan Akar: Devlet medyayı kullandı:19 Aralık sadece cezaevlerinde gerçekleşen bir operasyon değil, daha önceden tüm detaylarıyla planlanmış bir medyatik operasyon da içeriyordu. Biz televizyoncular da ne yazık ki böyle bir sürecin parçası olduk. Operasyon öncesinde, yeni açılan F tipi hapishanelerin "bir modern yaşam alanı" olarak lanse edilmesi devreye girdi. Bu süreçte kendim de dahil, F tipi cezaevlerinin mahkumların ihtiyaçlarını karşılayacak bir cezaevi sistemi olarak gösterilmesi sürecine katkı sağladık. Sonra cezaevlerindeki siyasi tutukluluklarla ilgili büyük bir kampanya başlatıldı. Burada işlenen, cezaevlerinin örgütler tarafından eğitim kampı şeklinde kullanıldığı, insanların burada büyük bir baskı altında olduğu, örgütün hükmedici bir konumda olduğuydu. Bunlar fotoğraflarla da desteklendi ve ilk etapta "bu cezaevlerinden insanların kurtulması gerekir" duygu ve düşüncesi yaratıldı. Cezaevlerine operasyon yapıldığı andan itibaren olan kısım ise bir "manipülasyon şaheseriydi." Operasyon sırasında sürekli tutuklu ve hükümlülerin ellerinde bomba olduğu, askere ateş açtığı, kendilerini yakmaya zorlandıkları yönündeki kampanya yürütülmeye devam ediyordu. Devletin bu kampanyasının asıl hedefi de televizyonlardı, geniş kitlelere ulaştığı ve yaratılmak istenen imajın pekiştirilebileceği mecralardı. Operasyon devam ederken haber merkezlerine görüntüler akmaya başladı. Bu görüntülerde de insanların nasıl katledildiği değil, direndiklerini, kendilerini nasıl yaktıklarını görüyorduk. Ve bu manipülasyon sayesinde 19 Aralık operasyonu devlet açısından başarıyla tamamlandı. Operasyon sırasında, Ankara ve polis adliye muhabirleri aracılığıyla televizyonların haber merkezlerine görüntüler aktarıldı. Görüntülerde, operasyondan öncesi koğuşlarda yapılan çekimler vardı. O çekimlerde el yapımı silahlardan tüfek kullandıklarına kadar birçok manipülasyon yer aldı. Bugün öğreniyoruz ki mantar tabancası bile yoktu koğuşlarda. Seçilmiş görüntüler kullanılarak mahkumlara karşı geniş bir kamuoyu oluşturuldu. Gazeteciler, 19 Aralık operasyonunda manipülasyonun bir aracı haline geldiler. Gazete ve televizyon yönetimlerinde de mahkumlar lehine haber yapılması otosansüre tabi tutuldu. Devletin medyayı manipülasyon aracı olarak kullandığı tarihsel bir olaydı.”[11]


Sonra… 04.11.2012 tarihli Radikal Gazetesinde ”Bir Gören’ Konuşuyor Lütfen insaniyetli Olalım” başlığı ve "Cezaevlerinde 12 yıl önce yaşanan ölüm oruçlarına tanıklık eden Prof. Dr. Erol GÖKA, o günleri anlatıp, "Lütfen, insaniyetli olalım" diye uyardı.” spotuyla Ömer Şahin imzasıyla bir haber yayınlandı. Haberde O acıların önemli bir tanığı var. Ünlü Psikiyatrist Prof. Dr. Erol Göka olaylar sırasında Ankara Numune Hastanesi’nde klinik şefiydi. Hastanede kurulan ‘ölüm oruçları komisyonu’nun başkanlığını yaptı. Hayatla-ölüm arasındaki o ince çizginin tanığı oldu.” denilerek Erol Göka’nın görüşlerine başvuruluyordu. Bunun üzerine Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi bir açıklama yayınladı.
                         
“Erol GÖKA o sürecin tanığı değil, sorumlularındandır. Bay profesörün klinik şefi, ölüm orucu komisyon başkanlığı yaptığı Ankara Numune Hastanesi, o dönemde bir işkence merkezine dönüşmüş, onlarca tutsak tıbbi müdahale adı altında katledilirken onlarcası da sakat bırakılmıştır. Erol GÖKA ve ekibinin zorla müdahale işkencesiyle katlettiği tutsak listesi oldukça uzundur. Tüm süreç boyunca bir hastaneden çok özel savaş birimi olarak çalışan bu hastaneye Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi milletvekilleri dahi alınmadılar. Bu hastanede çalışan hekimlerin kimlikleri gizli tutuldu. Çünkü Ölüm Orucunda bulunan tutsaklar yatağa zincirlenerek, elleri kelepçelenerek zorla müdahale işkencesine tabi tutuldular. Kanlar içinde kalan tutsaklar bu operasyon sonucu ya katledildiler yahut sakat bırakıldılar. Tüm bu yaşanılanların birinci dereceden sorumlusu Erol GÖKA’dır.”[12]


Erol GÖKA ise bu basın açıklamasına karşı aşağıdaki cevabi metni gönderir:

"Sayın yetkililer,
Ben Dr. Erol Göka'yım. 5 Kasım 2012 tarihli basın açıklamanızı üzülerek okudum, çünkü basın açıklamanızda "kimlik bilgilerim" dışında hiçbir ifade gerçeklerle bağdaşmamaktadır. 2000 yılında ölüm oruçları sırasında Ankara Numune Hastanesi Psikiyatri Kliniği olarak görev yapıyordum, mesleğim gereği komisyonda da yer aldım. Komisyon üyeliğim, gönüllü ve görevlendirmeyle değil, ölüm oruçlarını ilgilendiren nöroloji, gastroenteroloji gibi branşlardan birisinin başında olduğum için mesleğim gereği gündeme gelmiştir. Benim ve birlikte çalıştığım tedavi ekidinden arkadaşlarımın ölüm orucu eylemcilerine karşı Malta ve Tokyo Bildirgelerinde belirlenen hekim sorumluluğu dışında hiçbir tıbbi girişimimiz, müdahale çabamız olmamıştır. Eylemcilerle ilişkimiz asla hekim-hasta ilişkisi dışına çıkmamış, eylemcilerin siyasi tavrına karşı alabildiğine nötr konumda olunmuştur. Ekibimizin Malta ve Tokyo Bildirgesi çerçevesindeki tavırları, eylemciler ve TTB tarafından takdirle karşılanmış, başka hastanelerde tedavi ekiplerine yönelik davalar açılmışken, ekibimize karşı hiçbir zaman böyle bir teşebbüste bulunulmamıştır. Ölüm oruçları neticesinde Korsakoff hastalığına yakalanan eylemcilerin evlerine gönderilmesi konusunda da elimden geleni yaptığım ilgili çevrelerce bilinmektedir. Ölüm oruçları hakkında arkadaşlarımla birlikte yazdığım ve eklediğim iki yazı tavrımı ortaya koyacak niteliktedir. 
Siyasi görüşlerimiz farklı olabilir ama aydın olarak daima insan hayatının ve demokrasinin, hekim olarak daima hastalarımın ve benden yardım isteyen insanların yanında olurum. Bir insan, bir aydın olarak ölüm orucu eylemine karşıyım ama bu demek değildir ki, eylemciye hekimlik dışında işlemleri savunur ya da yaparım. Tam tersine hekim olarak eylemcinin siyasi tavrına saygı içinde kalırım. Bugün de devlete ölüm oruçcularına insaniyetle yaklaşmaları gerektiğini söylemekten bir an bile geri durmuyorum.
Çağdaş Hukukçular Derneği'nin şahsımla hiç görüşmeden, böyle gerçeğe aykırı basın açıklamasını esefle karşılıyor, üzüntülerimi bildiriyorum. Basın açıklamanızdaki asla hak etmediğim suçlamalarınızı düzeltmenizi diler, saygılarımı sunarım. Dr. Erol Göka"

Başarı

Türkiye’deki açlık grevi eylemini dünyadaki birçok benzerinden ayıran bir özelliği çok uzun süren bir deneyim olmasıdır. Ancak Anderson’a göre (2004) bu deneyimin en önemli özelliği uzun sürmesinden daha çok bizatihi bir protesto formu olan açlık grevinin anlamını değiştirmesi, protesto eyleminin geniş bağlamdaki etkilerinin anlaşılmasını engelleyen/sınırlayan başarı-başarısızlık ölçütünü değiştirmesidir (Anderson, 2004). Oysa O’Hearn, Bargu ve Laçiner, hem kitle desteği ve başarı bağlantısını merkeze almışlar hem de bu bağlantı üzerine çok şey söylememiş, belirli kabullerden  hareket etmişlerdir. Bu konunun, yazarların kendi yaklaşımlarına destek amaçlı kullanımından ziyade, kendi başına ele alınması, incelenmesi gerekmektedir.


Kaynakça

Anderson, Patrick, To lie down to death for days , Cultural Studies, 18:6, 816-846, 2004

Bargu, Banu, Starve and Immolate: The Politics of Human Weapons, Columbia University Press, 2014,

Caunes, Sarah, 1990’lı Yıllarda Siyasi Koğuşlar: Müşterek Mekanın Üretimi, Teorik Bakış, Sel Yayınları, Sayı 4, 2014                                    

O’Hearn, Denis, Hücre Tecridi ve Mahpus Direnişi:Britanya/İrlanda, ABD ve Türkiye, Teorik Bakış, Sel Yayınları, Sayı 4, 2014

Topaloğlu, Hande ve Muti, Öndercan, 12 Eylül Hapishanelerinde Gündelik Hayat: Hayatta Kalmanın ve Direnmenin Yolları, Teorik Bakış, Sel Yayınları, Sayı 4, 2014








[7] İnsanlik Onuru Hücreye Mahkum Edilemez! Haksöz Dergisi / Sayı: 118 / Ocak 2001 http://www.haksozhaber.net/bir-devlet-katliamini-yeniden-hatirlamak-20847h.htm

[11] Bianet, Ayça Söylemez, 17 Aralık 2011 http://alinteri.org/14978.id

[12] http://www.radikal.com.tr/turkiye/bir_goren_konusuyor_lutfen_insaniyetli_olalim-1106479