Salı, Haziran 23, 2015

Çağan Irmak’ın “Tamam mıyız? (2013)” filminde DEVLET





Yönetmenin (Çağan Irmak) deyişiyle “insanlar arasındaki ruh birlikteliğini”, iki insan arasındaki “ruh bütünleşmesini” anlatan bir filmde (Tamam mıyız?-2013) devletin ne işi var denilebilir. Bizlerin, “ancak bir başkasını kurtararak kendimizi kurtarabildiğimiz, ruhlarımızı özgürleştirebildiğimiz” bir film evreninde devleti aramak boşuna bir çaba olarak da görülebilir.[1] Öyle de olsa, yukarıdaki film karesinde yakaladığımızı düşünüyoruz devleti. Bir yerinden tutuyoruz onun hiç değilse. Kendini ele verdiğini düşündüğümüz yerden ilerlemeden önce, filmin biri “eşçinsel” diğeri “bedensel engelli” olan iki ana karakterine bakalım. Belki, bu şahane hayatta (filmde kullanılan bir şarkının adı da Life is Wonderful- Jason Mraz), devlete dair başka izler de çıkar karşımıza.



Eşcinsel ve Engelli

Ayşe Arman’a göre filmde “sahicilik doruk noktada”, çünkü “karakterler çok inandırıcı” ve “diyaloglar harika”.[2] Başka bir yoruma göre de, filmde “ötekileştirilmiş kimliklerin öne çıkartılmış olması değerli, özellikle engellileri yok sayışımız, acıyarak bakışımız, onları kabullenemeyen, unutan tavrımıza bir tokat! Gay olduğunu satır aralarından öğrendiğimiz Temmuz’un ise filmde asıl öne çıkan gerçekliği bir erkek olarak erkeklerden hoşlanıyor olması değil ve bu da karaktere ayrı bir derinlik katmış, Temmuz, ben hep farklı oldum, farklı hissettim, kendime ait bir dünyam oldu diyor, kendisini olduğu gibi kabul edebilmesi, kendi dünyasına tutunup zaman zaman gerçek dünyadan kopacak kadar buna sıkı sarılması aslında hayranlık uyandırıcı.  Çok katmanlı bir karakter yaratmış Irmak bu anlamda.[3] Kendisinin de engelli olduğunu söyleyen bir yorumcuya göreyse engelli karakteri “gerçek dışı”. Buna göre yönetmen eşcinsel karakterle ilgili daha çok bilgiye sahip olduğundan bu karakteri anlatırken sıkıntı çekmiyor ama engelli karaktere gelince duvara tosluyor. Aslında yönetmen engelli karakteri anlamak/anlatmak derdinde değil, aksine onu, eşcinsel karakterin bunalımdan çıkması için bir araç olarak kullanıyor:

“Irmak, Galata/Cihangir civarlarında yaşayan bu karakteri çok iyi bildiğinden filmi onun üzerine kurmuş ve bu konuda aşırı uçlar hariç sıkıntı çekmemiş. Lakin olay, diğer karaktere yani varoşta yaşayan kolları ve bacakları olmayan İhsan’a gelince Irmak hemen duvara tosluyor. Çünkü kendisinin bir engelliyi adam akıllı incelemediği hatta konuşmadığı çok bariz. Tamamen kafasındaki imgeye göre bir karakter çizmiş. İhsan karakteri, bir sürü ikilemle dolu, gerçek dışı bir tip. (Aslında Temmuz’da da ikilemler var ama oraya girmeyeceğim.) Irmak’ın derdi asla İhsan’ı anlamak değil, İhsan sadece Temmuz’un bunalımdan çıkması için kullanılan bir araç. O yüzden de İhsan’ı anlatmakla zaman kaybetmiyor. (…) Gerçek dışı bir karakter yarattığından onun üzerine kurması gereken hikaye de gerçek dışı oluveriyor. Tam bir popüler film hikayesi. Ama arada olan yine engellilere oluyor. Sözde normal insan, onlara yardım etme bahanesiyle (filmin engellileri ne kadar gerçekçi anlattığını yazanlar/iddia edenler/savunanlar çıkacaktır lakin yaptığı kafalardaki klişe algıyı daha da sabitleştirmekten başka bir şey değil) (filmi) kurtarmaya çalışıyor. (Bir örnek) Temmuz İhsan’a hayatta en çok yapmak istediğini soruyor ve İhsan da yüksek bir yere çıkıp “Ben dünyanın kralıyım!” diye bağırmak olduğunu, söylüyor. Sözün gerçekten bittiği yer yani!”

Karşıt biçimde, farklı bir yorumda, eşcinsel karaktere eleştiri yöneltiliyor bu kez:[4]

Cesur bir film değil. Bu yönetmenin kişisel tavrı mı, yoksa talebin kaldırabileceği kadar bir sunum mu bilemeyeceğim. Filmin konusu olan ötekileştirilen eşcinsellik karakterinden bahsediyorum. Özürlülük bağıra bağıra kendini anlatıyor ama eşcinsellik eller, kollar ve bacaklardan ibaret. Filmde eşcinsel aşkın sadece eli-kolu-ve bacağının görülmesi belki özürlünün gövdesini tamamlamak amacıyladır ama bana eşcinselliğin gerçek doğasının anlatılmasından çekinilmiş gibi geldi. Filmin konusu aşk da değil, seks de ama eşcinselliğin lanetlenmesinin sebebi cinsellikse, bundan korkulmaması gerekirdi. Bedensel özürlülüğün insanlara verdiği ağırlık nasıl anlatılıyorsa, eşcinsellerin ötekileştirilme sebebi de görselleştirilmeliydi. Neden mi? Bana sorsanız "Eşcinsellik mi daha ağır, bedensel özürlülük mü?" diye, tartışmasız bedensel özürlülük derim. Çünkü bedensel özürlülüğü tamamlayabilmek o kadar kolay değildir. Ama insanın doğal yapısından dolayı, bedensel özürlülük kadar olmasa da, her gün yarım hissedilmenin, BEDENSİZ olmanın ne demek olduğunu anlayabilir misiniz? Fiziksel özürlü olmak kolsuzluk, bacaksızlık olabilir ama heteroseksist bir dünyada eşcinsellik bedensizlik, yaşamın ana noktası olan gövdesizlik gibi bir şeydir. Bütün ötekileştirilenler bir şekilde tamamlanabiliyor ama eşcinseller, eşcinselleri anlayanlar tarafından bile tamamlanamıyorlar. Filmde eşcinsel karakter nasıl tamamlandı dersiniz, tamamlandı mı? Bence hayır. Bedensel özürlüyü tamamlayarak mutlu olmaya çalıştı sadece. Eşcinsel bedensel özürlüye hayat verdi ama eşcinsel başkasının mutluluğuyla yetindi. Biz eşcinsellere layık görülen işte bu.

Hem engelli hem de eşcinsel karakterlerle ilgili eleştiriler, filmin engelliler/engellilik ve eşcinseller/eşcinsellik konusuna odaklanmadığını, temas edip geçtiğini gösteriyor. Filmin derdi, ötekilerin birbiriyle kucaklaşması, birbirleriyle bütünleşerek kurtulmaları olunca, eksik veya öteki olarak seçilenlerin kendi bağlamına önem vermeye gerek duyulmuyor, temel meselenin dekoratif unsurları olarak filmde yer alıyorlar. Yönetmen, bu filmde Gezi’nin etkisine değinirken, Gezi’de farklı olanların nasıl bir araya geldiğini, birbirlerini dışlamadıklarını, anlamaya başladıklarını kast ediyor. Bu film de böyle doğuyor. Böyle bir Gezi okuması üzerinden “umudu” perdeye yansıtmak isteyen yönetmen, çatışmaya dönüşebilecek bütün gerilimleri yapay biçimde aşarak adım adım mutlu sona doğru götürüyor filmi.

“Beni esas düşündüren ve hafif rahatsız eden kısım ise iki ailenin arasındaki sınıf farkının yarattığı; yaratacakken yine geri püskürtüldüğü çatışma/çatışamama bölümü oldu. Oğlunun mutluluğu için herşeyi yapacak olan her yönden güçlü anne Nilgün, oğlu Temmuz ile İhsan’ın arasındaki hikayeyi dinleyince duruma hemen bir çözüm bulur, Temmuz ile İhsan birlikte yaşayacaklardır, Nilgün onlara bir bakıcı tutacaktır (ki işin zor kısmıyla da Temmuz ilgilenmesin) ayrıca Nilgün’ün devasa evinde yardıma ihtiyacı vardır, İhsan’ın saf bir Anadolu kadını olan annesi kocasını terkedecek ve Nilgün’lerin evinde yardımcı olarak çalışacaktır. Bu teklifi ilk duyduğunda mutlu olmayan sadece İhsan’dır ve bana soracak olursanız haklıdır. Ben o an Temmuz’un,  evine sevimli köpeği Prenses gibi yeni bir canlı alıyormuş da annesiyle bunu konuşuyormuş gibi olan tavrından rahatsız oldum. Üstelik Temmuz’un eski sevgilisinin ayrılık mektubunda Temmuz’un karakterine bir eleştiri vardı, Temmuz kendi hayallerinin peşinden giderken yanındakini unutabilecek kadar ayakları yerden kesiliyordu sıklıkla, sanki bir an için İhsan’a da aynı şeyi yapıyor gibiydi ve orada İhsan’ın Temmuz’dan nefret bile edebileceğini  düşündüm. Fakat bu çatışmayı da tatlıya bağlamak isteyen Irmak, aklımıza gelen tüm bu soruları Temmuz’un ağzından İhsan’a sorarak, “hadi ama, gurur mu yapıyorsun, zenginlik fakirlik edebiyatına mı giriyorsun, fikrim sorulmadı mı diyorsun, yapma allahaşkına” diyerek geçiştiriyor, İhsan ise “hayır, tek derdim, ya ilerde benden sıkılırsan, hayatında olmamdan zorlanırsan, bundan korkuyorum” diyor ve konu kapanıyor.”[5]



Sınıf ve Devlet

Yönetmene göre filmdeki kötü karakterler babalar. Çünkü ataerkil bir toplumda yaşıyoruz.[6] Ama kötünün de kötüsü var ki, bu da filmde engelli karakterin babası olarak ortaya çıkıyor. Eşcinsel karakterin zengin babasının kötülüğü oğlundan utanma noktasında kalırken, varoşta yaşayan engelli karakterin fakir babasınınki daha ileri götürülüyor. Fakir babanın kötülüğü, eşini (engellinin annesi) dövmeden, eşcinsel karakterden tehditle para alma girişimine kadar ilerliyor. Bu ilerleyişin karşısına dikilen, güçlü zengin annenin tuttuğu paralı adamlar oluyor. Zengin anne polise (devletin kolluk gücüne) başvurmaya gerek duymadan sorunu, paranın/parasının sayesinde hallediyor.

İki ana karakteri farklılaştıran, eşcinsellik ve engelli olma özelliklerinin yanında, taşıdıkları zengin ve fakir olma ayrımı. Bu, eşcinsel karakter için yazılan “zengin-fakir edebiyatı” yapmama öğüdüyle aşılmaya çalışılsa da, arka planda işlemeye devam ediyor. Peki devlet nerede? Sınıflı toplumun “bütün sınıfların üzerinde, bütün sınıflara eşit, tarafsız devleti” engelliler için rampa koyuyor otobüslere, rahatça binebilsinler diye. Engellinin isteği yerine gelsin, yüksek bir kuleye çıkıp “bu dünyanın kralı benim” şeklinde bağırabilsin diye, ricasını kırmayarak zengin çevrenin,  kamu arazisinin kullanımına izin veriyor devlet. Para olur, sınıf olur da devlet olmaz mı sahnede, ya da sahne gerisinde.



Filmde, engellilerin ulaşımda çektiği çile yerine, bir özel halk otobüsündeki rampa sayesinde rahatça seyahat edebildiği gösterilirken, devlet vazifesini yerine getiren bir aktör olarak çıkıyor karşımıza. Devlet toplu ulaşım araçları için bu zorunluluğu, ayrıca engelliler için hayatın kolaylaştırılmasına dair önlemlerin alınması yükümlülüğünü, 2005 yılında çıkarılan yasayla (5378 sayılı yasa) hayata geçiriyor. Fakat geçiş için yedi yıllık süre öngörülerek, kurumların kendilerini hazırlamalarına olanak da tanınıyor. Yedi yıllık süre tam dolmak üzereyken (2012 yılında), değişiklik yapılıp sekiz yıla çıkarılıyor süre ve ayrıca iki yıl ek süre daha verilebileceği hüküm altına alınıyor. Daha sonra, 2014 yılında, toplu taşıma araçları (9 koltuk ve fazlası) için hazırlık süresi, 2018’e kadar uzatılıyor.[7] Yani filmde gördüğümüz rampalı otobüs uygulaması henüz o kadar yaygın değil. Ayrıca, engellilerin sokağa çıkar çıkmaz yaşamaya başladıkları güçlükler, rampadan ibaret de değil. Ve ulaşım dışındaki diğer diğer diğer sorunlar… Eşcinseller farklı durumda mı? Özellikle zengin annesi olmayanlar? Ya devlet? Devlet bir yandan eşcinsellere fahişelik dışında hayat hakkı tanımıyor, öte yandan fahişelik yapanların evlerini basıyor, sokak sokak kovalıyor. Yönetmenin “mücadele filmi” olarak gördüğü bu filmde olduğu gibi, “ruh, maneviyat, melek” edebiyatı yapılırken bize de “zengin-fakir edebiyatı” yapmak düşüyor. Belki böylece, zengin melekleri bekleme mücadelesinden, zenginliği sorgulayan mücadelesizliğe evriliriz. İşte o zaman…  mücadele…