Pazar, Haziran 07, 2015

Örgütlenmek: Ev İşçileri, İşsizler, Müşterekler




Richard Seymour’un “Şimdi hepimiz prekaryayız” sözlerine atıfta bulunarak günümüzde bütün çalışanların öyle veya böyle prekaryal çalışma şartlarıyla yüz yüze kaldığını vurgulayan Charlie Post, bunun “örgütlenme” yoluyla aşılabileceğini belirtiyor. Örgütlenme bakımından karşılaşılan önemli bir sorun ise, Walmart gibi coğrafi olarak dağınık birçok mağazası olan işyerlerinde bunun nasıl olacağı. Bu konuda Post, elektrik işçileri (United Electrical Workers) deneyiminin perakende sektörüne de örnek olabileceğine işaret ediyor. Sendikalar, mağazalardan çok dağıtım merkezlerine/noktalarına odaklanmalı. Bir mağazadaki işçilerin sosyal gücü işyeriyle sınırlı ve bir/birkaç işyerinde üretimi engelleme/faaliyeti durdurmanın işvereni diz çökmeye sevk edecek bir etkisi yok. Ancak dağıtımda/taşımada görevli işçiler bütün mağazaların çalışmasını engelleyebilir/durdurabilir. Walmart gibi perakende sektöründeki devlerin mağazalarına “mal” gitmediğini düşünün. İşyerinden kaynaklanan toplumsal gücü olmadan işçiler ve sendikalar, hükümetler üzerinde de baskı kuramaz, talepleri doğrultusunda düzenleme yapılmasını sağlayamaz. İşyerinde güçlü olmak, işyeri dışına da yansır.[1]

Örgütlenme konusunda Dünyadan Çeviri’de, bir dizi çeviri metin yayımlandı. Aşağıda bu çeviri yazılardan yapılan kısaltılmış alıntılar yer alıyor.

Yeniden örgütlenmek için imkanlar, deneyimler, örnekler, tartışmalar, çerçeve metinler
Dünyadan Çeviri’de tamamı okunabilecek çeviri yazılar[2]:


Latin Amerika’daki ev işçileri, özellikle yeni nesil daha mücadeleci, haklarını biliyorlar ve suistimale uğradıklarında buna hemen karşı çıkıyorlar. Bu bölgede ev işçilerinin oluşturduğu yeni gücün bir ifadesi, yatılı hizmetçi olmak yerine “dışarıdan çalışan” olma konusundaki eğilimlerindeki artış. Bu hamle, onların otonom bir alana sahip olmasına, daha geniş toplumsal ağların (komşular, dostlar, siyasi gruplar) parçası olmalarına ve toplumsal tartışmalara ve mücadelelere katılmalarına imkân sağlamış. Fakat, Latin Amerika’daki ev işçilerinin elde ettiği yeni toplumsal gücün daha açık bir işareti, birçok ülkede (örneğin Brezilya, Uruguay, Bolivya) mevcut iş yaslarına dâhil edilmekten asgari ücret, ücretli izin, emeklilik, annelik izni ve kıdem tazminatı gibi belirli hakların tanınmasına kadar, hukuki statü kazanmaları. Bolivya’da örneğin, Victoria Mamani ile görüşmemizden öğrendiğimiz üzere, ev işçilerinin mobilizasyonu 2003’te 15 günlük izin, bir miktar kıdem tazminatı ve ABD’deki ev işçilerinin halen mücadelesini verdikleri sekiz saatlik işgünü gibi haklarını tanıyan bir yasanın geçmesini sağlamış.

Aynı politik dönüşüm, küresel ölçekte göçmen ev işçileri arasında da görülebilir. Nereye giderlerse gitsinler, göçmen ev işçileri, yeni gelenlere farklı türde yardımlar sağlayan ulusötesi topluluklar ve dernekler kurdular; diğer işçilerle aynı hakları elde etmek için de mücadele ettiler ve toplanarak fikir teatisi yaptıkları, yalıtılmışlıklarını ortadan kaldırdıkları ve taleplerini tartışabildikleri toplumsal alanlar oluşturdular. Bunun bir örneği, çoğunlukla Latin Amerika’dan gelen ancak artık Madrid’de çalışan ev işçilerinin 2006’da kurduğu bir dernek olan SEDOAC (Aktif Ev İşçileri). Diğer ev işçisi gruplarıyla birlikte, SEDOAC, bir toplumsal alan olan ve kadın kolektiflerinin ve ev işçisi olarak çalışan veya meseleyle ilgisi olan çeşitli milliyetlerden aktivistlerin ayda bir buluştuğu bir feminist öz-örgütlenme merkezi olan Eskalera Karakola’da bulunan Territorio Domestico’yu oluşturdu. Bu arada, New York’ta, Ev İşçileri Birliği, bir anlamda yeni “toplumsal müşterekler” olan, yeni kolektif pazarlık (toplu sözleşme) formlarının temelleri olacak topluluk yapıları oluşturuyorlar. Kasım 2010’da, yıllar süren mobilizasyondan sonra, DWU, ev işçilerine diğer işçilerle aynı hakları veren Haklar Yasası’nı geçirmeyi başardı. Ancak Priscilla Gonzales’in vurguladığı üzere, şu anda sorun bunun uygulanması. Bu amaçla DWU, anlaşmaların adil ve saygılı olmasını sağlayarak referans noktaları ve ev işçileri ile işverenler arasında aracı ve ortak bir çıkarın yükseltilebileceği bir yer olarak işlev görebilecek, komşuluk temelli sözleşme ağları ve grupları oluşturmaya çalışıyor. DWU ayrıca, Gonzales’in savunduğu üzere, çalıştırdıkları bakım işçilerinin tatmin edici koşullarda olmasının kendi çıkarlarına olduğundan emin bir şekilde, işverenlerin de kampanyaya desteğini amaçlıyor.

NOT: Türkiye’de, ev işçilerinin sigortalanmasına dair yasal düzenlemeleri içeren ve 1 Nisan’da yürürlüğe giren 6552 sayılı Torba Kanun hakkında İmece Ev İşçileri Sendikası[3], yeni düzenlemenin ev işçilerinin taleplerini içermediğini, ev işçilerini önceki durumlarından da geri götürdüğünü savunuyor. Yasayla gelen, ayda 10 günden az çalışan ve 10 günden fazla çalışan ev işçileri ayrımının eşitlik ilkesine aykırı olduğu, ayda bir gün çalışsa bile her işçinin sosyal sigorta hakkı olduğu belirtiliyor ve ILO’nun C189 Ev İşçilerine İnsana Yakışır İş Sözleşmesi’nin imzalanması isteniyor. Torba Yasa’yla ilgili Anayasa Mahkemesi’ne başvuracağını açıklayan İmece Sendikası, ev işçilerinin taleplerini şöyle sıralıyor:
* 10 gün kriteri acilen Torba Yasa’dan çıkarılmalı.
* Ev işverenlerinin çalıştırdığı işçileri sigortalamaları için teşvik verilmeli ce işçilerin sigortaları 5 yıl boyunca genel bütçeden karşılanmalı.
* Sigortalama işlemleri basitleştirilmeli.
* Yeni yasa geçmişe dönük haklarını alamayan ev işçilerini de unutmamalı. Geçmişe dönük sigorta borcu bulunan ev işverenlerinin borç faizlerini ve cezaları silinmeli ve sigorta borçları taksitlendirilmeli.


İşsizlik hiçbir şekilde Portekiz’de yeni bir mesele değil. Ancak 2008 mali krizi ile birlikte belirgin şekilde arttı ve şu anki yüzde 20’lik orana veya 1,3 milyona varana dek son birkaç yılda giderek büyüdü. İspanya ve Yunanistan’ın aksine, burada halkın tepkisi yavaştı ve asgari ücrette artış veya kamuda istihdamın korunması çağrıları ile sendikaların ve geleneksel solun etkisindeydi ancak mevcut işsizliğe çok az vurgu vardı (bazı alaycılar, sebebin işsizlerin sendikalara verecek parası olmaması olduğunu söyleyecektir). Bu bıkkınlıktan, geleneksel doktrin ve yapıların dışındaki yeni gruplar, ana olarak da Güvencesiz İşçiler (Precarious Inflexives) ve İşsizler Toplumsal Hareketi (Movimento Sem Emprego– MSE) ortaya çıktı.

MSE, birçok farklı ideolojik arka plandan gelen insandan oluşuyor ancak hepsi kendini işsiz işçilerin hakları için, parti yapısının dışında farklı ve yaratıcı yollarla mücadele etmeye ve yeni bir alan oluşturmaya adamış. Grup çeşitlilik arz ediyor, dışa açık ve işsizler için asgari hakların elde edilmesine, işsizlerin birbirleri ile iletişim kurması ve paylaşması için alan yaratmaya, işsizler için ücretsiz ulaşım hakkı elde edilmesine ve nihai olarak da çalışma hakkı için kolektif mücadele etmek amacıyla işsiz işçiler sendikaları oluşturmaya yönelik kampanyalarla sürekli büyümekte. Güvencesiz İşçiler, farklı bir yaklaşıma sahip ve çok güvencesiz ve esnek işlerde çalışanların haklarının elde edilmesine daha fazla yoğunlaşıyor. Lizbon’un merkezinde, örgütlenme merkezi olarak işlev gören, politik tartışmalar ve film gösterimlerinin yanı sıra, bar, kütüphane ve müzik mekanı da olan bir yer açmışlar. Bu gruplar arasındaki temel ve kilit önemdeki fark sınıf kompozisyonları ve analizleri. MSE, çıkış yolları çok sınırlı, çok daha sert işsizlik koşullarında yaşayanlardan oluşuyor ve politikalarına güçlü bir sınıf analizi hakim. Güvencesiz İşçiler grubunu oluşturan insanlar daha varlıklı bir ‘kültürel profesyonel’ arka plandan geliyor, kesinlikle kolay bir durumda değiller ama temel geçim koşulları şu anda MSE’deki birçokları ölçüsünde tehdit altında değil ve bu nedenle daha sanatsal ve kültürel direniş formlarına katılıyorlar.

İşsizliğe karşı mücadele eden toplumsal hareketler ve gruplar şimdilik sayıca ve etki bakımından büyümeye, sorun konusunda farkındalık yaratmaya, insanları bir araya getirmeye ve hükümete karşı hakları için mücadelede harekete geçirmeye odaklanıyorlar. Olumlu olan şey, bunu yeni ve yaratıcı şekillerde, geleneksel yapıların dışında, yeni aktivizm ve değişim formlarına açık olarak ve farkındalıkla yapmaları. Ancak bence bu mücadeleye eklenmesi gereken bir öğe daha var. Hükümetin şiddetine ve adaletsizliğine karşı mücadelenin ve işsiz ve güvencesiz işçilerin temel haklarını elde etmenin öneminin yanında, yeninin yaratılması. Krizin yarattığı kolektif gücü ve enerjiyi yalnızca eskiye karşı mücadelede kullanmak değil, aynı zamanda yeni çözüm ve alternatifler de yaratmak. Evet, iş istiyoruz ama bize uzattığınız kırıntıları değil, yaratıcı olduğumuz, denetlediğimiz, keyif aldığımız ve sadece bir avuç insanın karı için değil birçoklarının yararına olan işleri istiyoruz. Bu, salt “krizin sorumlusu hükümettir ve halkın temel gereksinmelerini sağlamak zorundadır” argümanıyla hiçbir şekilde olmaz. Bunun yerine, bu kaostan çıkış için istediğimiz yeni gerçekliği yaratmaya başlamazsak işlerin daha da kötüleşeceğinin farkına varılması ile olur. Yıkıntıda bir fırsat olduğunu görmekle olur. Portekiz’de potansiyel var, burada hem şehirlerde hükümete karşı mücadele eden kitlesel toplumsal hareketler hem de kırsal alanlarda alternatifler oluşturan küçük komünler var. Bence, gerçekten radikal ve uzun vadeli bir değişim gerçekleşecekse, bu iki mücadelenin bir araya getirilmesi gerekiyor. Bu hareketin, hem toplumsal hareketlerin sergilediği enerjiye, güce ve kitleselliğe hem de komünlerin yarattığı ilhama, fikirlere ve yeni gerçekliklere ihtiyacı var. Benim için, aynı anda hem eskiye isyan edip hem de yeniyi yaratma potansiyeline sahip binlerce genç, yaratıcı, aktif, ilham veren insandan oluştuğu için, genç işsizliği sorunu bu ikisinin sentezi için mükemmel bir alan oluşturuyor.


Atina’ya yayılmış 30 taneden ve Yunanistan’daki yüzlercesinden biri olan ve çiftçilerin ürünlerini süpermarketlerden alacaklarından yüzde 25 daha yükseğe sattıkları ve tüketicilerin yüzde 25 daha aza aldıkları yerel “aracısız” market, yalnızca ayda bir kuruluyor ve grup, benzer şekilde yüksek kalitede gıda ürünlerini doğrudan küçük üreticiden makul fiyata sunan küçük bir mahalle bakkalı açmak istiyor. Mağazanın sattığı ürünlerin yüzde 90’ı “aracısız” diyor Katerini ve yüzde 60 kadarı süpermarkettekinden belirgin şekilde daha ucuz.

Birçokları diğer dayanışma projelerinden – örneğin mağazanın sabunu Galatsi’deki 10 işsiz insanın oluşturduğu bir kolektif tarafından yapılmış – geliyor. “Tüm bu projelerin, yalnızca muhtaç insanlara yardım etmekle kalmaması, aynı zamanda neredeyse yeni tür bir toplumun başlangıcını da temsil etmesi, benim için çok önemli,” diyor Katerini. “Hiyerarşi olmadan doğrudan demokrasi şeklinde işliyorlar. İnsanların kendi hayatlarının sorumluluğunu üstlenmesi, yeteneklerini devreye sokması, tekrar üretken hale gelmesi ile ilgili bu.” Bir şeyleri değiştirmek bizim, hepimizin elinde. Ve açık konuşayım mı? Sanki iyi bir başlangıç yaptık gibi.”


Yaşamlarımızın temel unsurları – barınma, çalışma, gelir – konusundaki mücadelenin taleplerini, amaçlarını ve programlarını, geçim yollarımızı garanti altına alacak, işbirliği ve dayanışma inşa edecek ve kapitalizmdeki yaşama alternatifler oluşturacak bir bakış açısıyla formüle etmeliyiz. Kendi yeniden üretimini gündemine alan bir hareket inşa etmeliyiz. Sermayeye yalnızca gösteri veya grevde baş kaldırmadığımızdan, ona yaşamlarımızın her anında kolektif bir şekilde baş kaldırdığımızdan emin olmalıyız. Enternasyonal olarak yaşanmakta olan, ancak ve ancak bu kolektif yeniden üretme formlarına sahip olduğunuzda, kendilerini kolektif biçimde yeniden üreten topluluklarınız olduğunda, mevcut düzene karşı çok radikal bir şekilde hareket eden mücadelelerin var olabildiğini gösteriyor.

Örneğin: Herkes için barınma hakkını garanti altına alalım. Bu yalnızca ev boşaltmalara “Hayır” demekle kalmıyor, terk edilmiş evlerin yeniden işgal edilmesi, çevremizde bomboş duran ev stokunun dağıtılması veya işgali, kiraların 1970’lerde İtalya’da yapılana benzer şekilde kolektif karar alınarak düşürülmesi, kolektif olarak örgütlenecek ve ekolojik şekilde inşa edilecek yeni barınma yerlerinin oluşturulması demek.

Gelecekteki müşterekler iki öğeden ibaret: toprağa erişim (örn. gıda ve yakıtlar) ve bilgiye erişim (örn. maddi veya maddi olmayan tüm üretim araçlarını kullanma ve geliştirme kapasitesi). Mesele domatesler ve bilgisayarlarla ilgili.”

Ücret sistemi derhal kaldırılmalı. İnternetin, 21. yüzyılın hesaplama yöntemlerinin ve doğrudan mevduatın varlığı ile, önce parasal anlamda ve herkesin toplumsal olarak gerekli asgari emek zamanı (her türden ev işi, sanatsal çalışma, yazı vb. ile siyasal faaliyet – meclislere katılma, jürilere dahil olma vb. – dahil) sorumluluğu ile, doğumla birlikte bir “hesaba” erişim sahibi olacağı şekilde, derhal garantili bir gelire geçmek mümkün olacaktır. Bu, herkesi kendi ev işi saatlerini işbirliği üzerinden azaltabildiği ve diğer faaliyetlere daha fazla zaman ayırabildiği, işbirliği içinde bir yaşama teşvik edecektir. Bu garantili gelir, sigortanın, finansın, refah devleti kurumlarının ve diğer sektörlerin yerini alarak milyonlarca insanı işbirliği faaliyetlerine katılmak için serbest kılacak ve herkesin toplumsal olarak gerekli çalışma zamanını daha da azaltacaktır.”

Bu gezegende tarım yapmanın tek olur yolu, intansif, karma tohumlu, organik üretimdir. Bu tarım formu, mevcut koşullar altında kârsızdır, bu yüzden tüketiciler ile üreticiler arasında, tarımsal çalışmayı herkesin ev işinin bir parçası haline getiren yeni türde bir işbirliği (aslında bu ayrımın ortadan kalkması) sağlanmalıdır.”

Finans sisteminin yerini derhal topluluk kaynaklarının neye ayrılacağına karar verebilen ve bu şekilde “finans”ı toplumsal planlama şeklinde demistifiye eden meclisler ve topluluk temelli “kredi birlikleri” almalıdır.”

İnsanların geçim koşulları ve her seviyedeki genel hizmetleri garanti edilirse, üreticilerini tehlikeye atmaksızın entelektüel üretimin özgürce paylaşımı mümkün olur. Gezegen özgür bilgi, bilim ve fikir alışverişi alanı haline gelebilir. Bu entelektüel müştereklere ek olarak, adil bir kaynak dağılımı oluşturacak şekilde maddi müşterekler de kurulmalıdır.”
Amaçları, toplumun kapitalist örgütlenmesine doğrudan meydan okumaksızın veya kapitalist sisteme kolektif alternatifler oluşturmaksızın, genellikle işçi sınıfı gelirini artırmak ve sistem içinde güç kazanmak olan sistem içi mücadeleler öncelikle devlet, şirketler, yasal sistem, geleneksel sivil toplum veya geleneksel kültürel yapılar gibi mevcut kurumlar ve arenalar dahilinde verilir. Genellikle sistemden bir takım taleplerde bulunma şeklindedirler. Ancak, zaman zaman son derece çatışmacı olabilir ve kapitalist yasallığın ve mülkiyetin sınırlarını zorlayabilirler. Sisteme açıktan meydan okuma yönündeki böylesi bir isteklilik, en azından ABD’de şu noktada çok değerlidir, çünkü başlangıç taleplerinin ötesine geçme ihtimali daha yüksektir.

Tersine, sistem dışı, otonom mücadeleler, kapitalist toplumsal ilişkilerden olabildiğince bağımsız ve onlara zıt olan sosyal alanlar ve ilişkiler yaratma arayışındadırlar. Kapitalist kurumlara doğrudan meydan okuyabilir veya onları ele geçirmek ve yeniden düzenlemek (örneğin fabrika) ya da bu kurumların dışında yeni alanlar yaratmak (örneğin kent bostanları veya bir barınma kooperatifi) veya ortak olması gereken kaynaklara erişmek isteyebilirler. Kapitalist ilişkilerin gerçekten de dışında işlev gören ve sermayeye alternatifler yaratma çabasında iktidarı işçi sınıfına veren kolektif, metalaştırılmamış ilişkiler, süreçler ve ürünler geliştirirler.

Kapitalizme karşı ve kapitalizmin ötesinde MÜŞTEREKLER [4]
George Caffentzis ve Silvia Federici

Hayal edilen ya da var olan, paylaştığımız refah formları olarak ‘müşterek’ veya müşterekler prensibinden söz ettiğimizde, yalnızca küçük ölçekli deneyimleri kast etmemekteyiz. Prekolonyal Amerika’da var olmuş, günümüz Şili’sinden Nikaragua ve Teksas’a uzanan, geniş bir ekonomik ve kültürel değiş tokuş düzeni ile birbirine bağlanan komünal topluluk ağları gibi geçmişte kıta çapında var olan büyük ölçekli toplumsal formasyonları kast etmekteyiz.

Kapitalizmin bize daha fazla sefalet ve bölünmeden başka bir şey getirmeyeceğinin farkına varılması ile birlikte, ‘ücretsiz yazılımdan’ ‘dayanışma ekonomisi’ hareketine kadar koca bir yeni toplumsal ilişkiler dünyası, komünal paylaşım prensibi temelinde vücut buluyor (Bollier ve Helfrich, 2012). Hatta ve hatta, işlere, ücretlere ve toplumsal alanlara sürekli saldırı yaşanan günümüz kalıcı kriz koşullarında, müştereklerin inşası – ‘zaman bankaları’, kent bostanları, topluluk destekli tarım, gıda kooperatifleri, yerel para birimleri, ‘yaratıcı müşterek’ lisansları, takas pazarları – kritik önemdeki ayakta kalma yolları olarak öne çıkıyorlar. Fakat ortaklaşma inisiyatifleri, yaşamlarımıza yönelik neoliberal saldırıya karşı set olmaktan daha ötesini ifade ediyorlar; bunlar oluşmakta olan alternatif üretim tarzının embriyo halindeki tohumları. Birçok kentsel periferide ortaya çıkan işgal hareketlerine de bu gözle bakmalıyız, formel dünya ekonomisi ile bağı kalmamış ve artık kendilerini devlet ve piyasa denetimi dışında yeniden üreten, büyümekte olan bir kent sakinleri nüfusunun işaretleri (Zibechi, 2012).

Amerika kıtasındaki yerli halkların toprakları ve suları üzerindeki süregiden özelleştirmeye karşı direnişleri, müşterekler mücadelesine yeni bir ivme kazandırdı. Yerel kadın inisiyatifleri, bu bağlamda özel bir rol oynamıştır. Giderek büyüyen bir feminist literatürün gösterdiği üzere1, ücretli istihdamla güvencesiz ilişkileri nedeniyle, kadınlar doğa müştereklerinin savunulması ile daima erkeklerden daha ilgili olmuşlardır ve birçok bölgede çevresel yıkıma karşı ilk ayağa kalkanlar kadınlardır: ormanların kesilmesine, ağaçların ticari amaçlarla satışına ve suyun özelleştirilmesine karşı. Kadınlar aynı zamanda, var olan en eski ve en yaygın halk bankacılığı formlarından biri olan ‘tontin’ gibi çeşitli kaynak biriktirme formlarına da hayat vermişlerdir. Bu girişimler, kemer sıkma planlarının ve siyasi baskıların birçok ülkedeki birleşik etkilerine (örneğin Arjantin ve Şili) yanıt olarak, kadınların hem bütçelerini doğrultmalarını hem de izolasyon ve yenilginin yarattığı paralize olma halini kırmalarını sağlayacak komünal yeniden üretim formları oluşturmak üzere bir araya geldiği 1970’lerden bu yana, katlanarak artmıştır. 

Sistem-içileşme tehlikesi gerçek bir tehlikedir. Yıllardır, uluslararası kapitalist düzenin bir kısmı, daha yumuşak bir özelleştirme modelini teşvik etmekte ve neoliberalizmin tüm ekonomik ilişkileri piyasa diktasına bırakma girişimine bir çare olarak müşterekler prensibine başvurmaktadır. Hayırsever görünme peşindeki Dünya Bankası bile özelleştirmeye olumlu bir imaj kazandırmak ve muhtemel direnişi köreltmek için müşterekler dilini kullanıyor. ‘Komünalizm’ ücretsiz emeği kullanmak için de başvurulan bir jargon olmuştur. Bunun tipik bir örneği, İngiliz Başbakan Cameron’un, insanların enerjisini, sosyal hizmetlerde kendi yönetiminin ekonomik kriz adına yaptığı kesintileri telafi etme amaçlı gönüllü programları için mobilize eden ‘Büyük Toplum’ programıdır. Bu şekilde, piyasanın dışında, dayanışma ve işbirliğine dayalı varoluş formları inşa etme yolundaki komünal çabalar, yeniden üretimin maliyetini düşürmek ve hatta kamu sektöründeki işten çıkarmaları hızlandırmak için bile kullanılabilir.

Antikapitalist müştereklerin tanımına ilişkin farklı bir sorun türünü ortaya çıkaran, piyasa için üretim yapan ve ‘kar motifinin’ belirleyici olduğu müşterekler de söz konusudur. Bunu klasik bir örneği, büyük İsviçre süt ürünleri endüstrisi için süt sağlayan mandıra inekleri için her yaz otlağa dönüşen İsviçre’nin Alp meralarıdır. Piyasa için üretim yapan ve sık atıfta bulunulan bir başka müşterek örneği, Maine’in 1000’in üzerindeki ıstakoz avcısı tarafından organize edilmekte ve her yıl milyonlarca ıstakozun yaşadığı, çoğaldığı ve öldüğü yüzlerce millik kıyı suları boyunca işletilmektedir.

Piyasa açısından müşterekler, eski çalışma imecelerinin işlevsiz kalıntısı olarak görülebilse de, neoliberalizmin aşırılıklarından kaygı duyan ve/veya komünal ilişkilerin gündelik yaşamın yeniden üretimi açısından avantajlarının farkında olan çok çeşitli sosyal demokrat güçlerin, müştereklere yönelik artan miktarda bir ilgisi söz konusudur. Bu bağlamda, müşterek/ler, devlet ve piyasanın ötesinde ve bunlara denk bir olası ‘üçüncü’ alan olarak belirmektedir. Aynı şekilde, çok çeşitli gruplar, örgütler ve teorisyenler, bugün müştereklere bir güvenlik, toplumsallık ve ekonomik güç kaynağı olarak bakmaktadır. Bunlar, ‘ortaklaşmanın’ onlara daha iyi satın alma koşulları getireceğine inanan tüketici gruplarının yanı sıra evlerini satın almakla birlikte, güvenliği ve sağlanan mekânlar ve faaliyetler bakımından geniş bir olanaklar aralığını da garanti eden bir topluluk bulma arayışında olan ev alıcılarını içermektedir. Kaynağı belli taze gıda arzusunun büyüdüğü günümüzde birçok kent bostanı da bu kategoriye girmektedir. Bunların tümü kuşkusuz meşru arzulara hitap eden oluşumlardır. Ancak bu gibi inisiyatiflerin sınırı ve tehlikesi, müştereklerin bizler için ifade ettiği prensibin aksine ‘ötekinden’ korunma sağlayan, sıklıkla girişe tabi topluluklar üreten, üyelerinin homojenliği temelinde inşa edilen müşterekler ile, kolaylıkla yeni bir çitleme formu yaratabilecek olmalarındadır.

Tartıştığımız örneklerin aksine, bizim inşa etmek istediğimiz müşterekler, toplumsal ilişkilerimizi dönüştürmeyi ve kapitalizme alternatifler yaratmayı hedeflemektedir. O zaman antikapitalist müşterekler, hem yeniden üretimimizin koşulları üzerindeki kontrolü geri alabileceğimiz otonom alanlar olarak hem de çitleme süreçlerine karşı çıkmanın ve hayatlarımızı aşama aşama piyasa ve devletten kurtarmanın zeminleri olarak anlaşılmalıdır.

Bu hedefe nasıl ulaşılacak? Birkaç genel kriterle, sermaye ilişkilerinin hâkim olduğu bir dünyada yarattığımız müşterek/lerin zorunlu olarak geçici formlar olacağını akılda tutarak, bu soruya yanıt verilmeye başlanabilir.

1)Müşterekler verilmez, üretilirler. Yaşamlarımızın üretiminde yalnızca işbirliği üzerinden bunları üretebiliriz. Çünkü müşterekler temel olarak maddi şeyler değil toplumsal ilişkilerdir, yapıcı/kurucu toplumsal pratiklerdir.

2)Yeniden üretimimizi güvence altına almak için ‘müşterekler’, paylaşımlı doğal veya toplumsal kaynaklar formundaki bir ‘ortak varlıkla’ ilgili olmalıdır: hepsi de ticari olmayan amaçlarla kullanılacak olan topraklar, ormanlar, sular, kentsel mekânlar, bilgi ve iletişim sistemleri.

3)Bugün yüz yüze olduğumuz zorluklardan biri, kamuya dair mücadeleleri müştereklerin inşası için olanlarla birbirine bağlama, böylece birbirlerini güçlendirmelerini sağlama konusundadır. Bu yalnızca ideolojik bir zorunluluktan öte bir şeydir. Tekrar edelim: ‘kamu’ dediğimiz şey esasen bizim üretmiş olduğumuz ve geri kazanmamızın gerektiği refahtır. Ayrıca açıktır ki kamu işçilerinin mücadeleleri ‘topluluğun’ desteği olmaksızın başarıya ulaşamaz.

4)Müşterekler komünallik gerektirir. Bu komünallik herhangi bir ayrıcalıklı kimlik temelinde belirlenmemeli, müşterekleri yeniden üretmek ve onlardan alınanı yeniden üretmek için yapılan bakım işi temel alınarak belirlenmelidir. Müşterekler aslında haklar kadar yükümlülükler de getirmektedir. Dolayısıyla, prensip, müştereğe ait olanların sürdürülmesine katkıda bulunulması olmalıdır.

5)Müşterekler, paylaştığımız refahın nasıl kullanılacağı ve korunacağının şartlarını belirleyen düzenlemeler, eşit erişimli yönetim prensipleri, verilen ile alınan arasında karşılıklılık, kolektif karar alma ve sınanmış becerilerden kaynaklanan ve gerçekleştirilecek görevlere bağlı olarak farklı özneler arasında sürekli olarak el değiştiren aşağıdan yukarıya iktidar gerektirirler.
(Yeniden) üretim yollarına eşit erişim ve eşitlikçi karar alma müştereklerin temeli olmalı. Bu vurgulanmak durumunda çünkü müşterekler tarihsel olarak eşitlikçi ilişkilerin pek de örneği olmamışlardır. Tersine, kadınları komünalizm konusunda kuşkucu hale getirecek şekilde, sıklıkla patriarkal bir yoldan örgütlenmişlerdir. 

Sonuç olarak, müşterekler, yalnızca ürettiğimiz kaynakları eşitlikçi bir tarzda paylaştığımız yollar değil, aynı zamanda, kolektif özneler yaratma, yaşamlarımızın her alanında ortak çıkarların geliştirilmesi kararlılığıdır. Antikapitalist müşterekler, kapitalist olmayan bir dünya inşa etme mücadelesinin son noktası değil yoludurlar. Yeniden üretimimizi komünal bir tarzda örgütlemediğimiz, ve yalnızca toplantı ve gösterilerin mekân ve zamanını paylaşmakla kalmayıp, farklı ihtiyaçlarımız ve imkânlarımız temelinde tüm dışlama veya hiyerarşikleştirme prensiplerini reddederek örgütlenip yaşamlarımızı da müştereğe katmadığımız müddetçe, hiçbir mücadele dünyayı değiştirme konusunda başarılı olamaz.



[2] https://dunyadanceviri.wordpress.com/2015/04/13/yeniden-orgutlenmek-icin-imkanlar-deneyimler-ornekler-tartismalar-cerceve-metinler-2/