Çarşamba, Haziran 03, 2015

Süleyman Seyfi Öğün ve Gezi




Kendi deyişiyle “Millici” olan (Karadağ, 2004)[1] Süleyman Seyfi Öğün (1959 d.lu), 2010 yılına kadar Uludağ Üniversitesi’nde, sonrasında ve halen Maltepe Üniversitesi’nde görev yapan bir akademisyen. Yeni Şafak gazetesinin köşe yazarlarından biri olan Öğün, gazetenin internet sitesinden anlaşıldığı kadarıyla, ilk yazısını Ocak 2012’de yayımlıyor. 1994 yılında kurulan ve şimdiki sahibi Ahmet Albayrak[2] olan Yeni Şafak, kurumsal iktidara destek veren bir gazete ve bu durum kendi yazarı Levent Gültekin tarafından da ifade ediliyor. Gültekin bu desteği/ilişkiyi “yandaşlık” değil “yol arkadaşlığı” olarak nitelendiriyor (29 Temmuz 2013).[3] Öğün aynı zamanda NTV’nin Gündem Masası programının, Mehmet Barlas ve Bekir Ağırdır ile birlikte daimi konuklarından. Ekranda Öğün’ü, zaman zaman HABERTÜRK, TvNET gibi kanallarda da görebiliyoruz.

Öğün’ün ismi 2012 yılında, Türkiye Bilimler Akademisi’ne (TÜBA) atananlar arasında gösteriliyor.[4] Ancak TÜBA’nın web sayfasının üyeler bölümünde yapılan sorgulamada Öğün’ün adına rastlanmıyor.[5] 2002[6] ve 2010[7] yılında Abant toplantılarına katılan Süleyman Seyfi Öğün, aynı zamanda, 2004’te yayımlanan ilk sayısından bugüne, Muhafazakar Düşünce dergisinin Danışma ve Hakem Kurulu’nun[8] ve Şubat 2015’te kurulan Kamusal Politika ve Demokrasi Çalışmaları Merkezi’nin (PODEM) yönetim kurulu üyesi. Can Paker, Cüneyd Zapsu, Oral Çalışlar gibi isimlerden oluşan dokuz kişilik yönetim kurulunun yanında, PODEM’in kadrosunda, Etyen Mahçupyan (danışman) gibi farklı pozisyonlarda çalışan araştırmacılar da yer alıyor.[9] PODEM, TESEV’den ayrılan Can Paker’in girişimiyle kuruluyor ve Paker’in “yeni dönemde AKBANK’ın yönetimine de girmesi” haberiyle basına yansıyor.[10] PODEM üyelerini kabul eden AB Bakanı Volkan Bozkır PODEM’i önemli gördüğünü şu sözlerle dile getiriyor:

Öncelikle sivil toplum kuruluşu olarak Türkiye’nin son yıllarda kat ettiği mesafe içinde 104 bin sivil toplum kuruluşu var. Ama bir de böyle üst yapı kuruluşları var. Ve PODEM’i bu açıdan çok önemsiyoruz.” [11]

Ahmet Karadağ (2004), Öğün’ün, Doğu Batı ve Sivil Toplum dergilerinin yayın kurulunda (o tarihlerde, yani 2004 yılında) bulunduğu bilgisini veriyor. Karadağ’ın yazısından Öğün’ün Türkiye tarihine nasıl baktığına dair bir kanaat de edinebiliyoruz. Öğün’e göre “ne sürekliliği ne de değişimi etkin ve esenlikli kamusal hayat içinde başaramayışımızın sebebi Osmanlı’yı da, İslam’ı da, Cumhuriyet’i de içine alan otokrasinin tarihinde” yatmakta. Siyasal kültürümüzün yumuşak karnı olan çoğulculuk, Cumhuriyet döneminde de geliştirilemiyor, çoğulculuğun yerine siyasal kültürümüzde daha egemen bir yere sahip olan “topluluk ruhu” cumhuriyet yönetimiyle birlikte “milli irade” olarak siyasal dile çevriliyor. Öğün, Türkiye’de uygulanan sistemin de siyasal temsil ve çoğulculuğa açık olmadığı görüşünde. Ülkemizde uygulanan sistem, yoğun bir eşitlikçiliğe ve farklılaşmayı tanımayan bir bireyselleşmeye dayanmakta ve bu yönüyle Rousseau’cu bir karaktere bürünmekte. Öğün, pozitivist ve kurucu rasyonalist felsefenin Tanzimat’la başlayıp, Cumhuriyet’le devam eden Türk modernleşme sürecini çıkmaza soktuğunu ifade ediyor (Karadağ, 2004).

İktidar ile yol arkadaşı olan bir gazetede yazmasına rağmen Öğün, yine de iktidarı eleştiren yazılar kaleme alabilir. Bu onun, entellektüeli “iktidardan mutlaka uzak duran bir fügür” yaklaşımıyla da uyumluluk taşır.[12] Böyle olup olmadığını sınamak için, kurumsal iktidara dönük tavırda kırılmaya yol açabilecek bir olayla, Gezi’yle ilgili yazdıklarını okuyoruz yazarın. Gezi’yle ilgili Öğün’ün ilk tespitine göre Gezi’nin “nesnel yanı”, kendisinin de büyük ölçüde katıldığı şu yaklaşımda yatıyor: Gezi, paradan para kazanmaya alışmış lümpen sermayenin devlet ile kokuşmuş ilişkiler içinde sürdürdüğü kolay kazanç yollarının iktidar tarafından tıkanmasından hoşnut olmayan çevrelerce düğmeye basılarak tezgahlanıyor.[13] Ancak analizin burada durmaması gerektiği uyarısıyla devam ediyor Öğün. Diğer tespit, Gezi Parkı eylemlerinin demokratik bir açılım değil bir “catharsis”, bir ifade krizi olduğu: “İfâdeler dolaylıdır. Önemli olan onun dolayımladıklarını görebilmektir. Bunu da, karşıt bir öfke üzerinden değil, daha selim bir akıl ile yapmak gerekiyor.” Son paragrafta Öğün’ün ne söylemek istediğini tam olarak anlayamıyoruz. Ard arda sıralanan “ekonomizm, teknolojizm, sun’i dünyalar ve onun sun’i ideal tipleri, genç işsizler, sosyal darwinizm …” kavramlarıyla Gezi’ye katılanların psikolojik ve sosyolojik durumları/konumları tahlil  edilmeye çalışılıyor.

Bir başka yazısında Öğün Gezi’nin Wall Street’ten farklı olduğunu, ikincisinde kapitalizm karşıtlığı ekseninde ve adalet sorununa vurgu varken, bir beyaz yakalılar hareketi olan Gezi’nin yaşam tarzı özgürlüğü ve çevre meselesini gündeme getirdiğini savunuyor. Yaşam tarzı özgürlüğü, doğrudan tüketim kapitalizmine desteği anlatıyor. Bütün bunların nedeniyse, muhalif süreçlerin pek çoğunda görüldüğü üzere karşı çıkışını kendisini var eden süreçlere ve araçlara bağımlı kalmaktan kurtaramaması. Sonrası, “zevk geliştiremeyen bir kalkınmacılığın karnavalımsı “catharsis”i”.[14] Öğün polis müdahalesiyle ilgili de şunları söylüyor: “Belki üç beş gün daha tolere edilebilirdi ama bir şekilde kamu otoritesinin hilafına devam eden bu durumu bertaraf edecek bir karar çıkacaktı. Çünkü kamu otoritesinin olduğu hiç bir ülke böyle bir fiili işgali ilânihaye kabul edemez.[15]

Öğün, beyaz yakalılar dediği Gezi katılımcıları için bir röportajda[16] da “küçük burjuvalar” ifadesini kullanıyor. Ona göre 1 Mayıs’ta meydanları dolduranlar da küçük burjuvalar, tepki de küçük burjuva hoşnutsuzluğu, beyaz Türk tepkisi. Çünkü işçi sınıfı davası bitti, mücadele yerleşik ve yeni orta sınıf arasında süren bir kültür mücadelesinden ibaret. Tüketimi, kalkınmacılığı orta sınıflar üzerinden eleştiren Öğün, kitlesel tepkileri orta sınıf memnuniyetsizliği olarak görüyor.

Görüldüğü gibi Gezi, Süleyman Seyfi Öğün’ün kurumsal iktidara dönük tavrında bir kırılma yaratmıyor. Gezi’deki polis şiddetini, Gezi’de öldürülenleri öne çıkarmayan Öğün, “faiz lobisi”, “darbe girişimi” söylemini “lümpen sermayenin tezgahı” olarak tercüme ederek paylaşıyor. Bunu yaparken de Marksist söylemden devşirdiği küçük burjuva eleştirisine yaslanıyor, kullanıyor. Öğün’ün kalkınmacılık, tüketim eleştirisi de bireysel düzlemde ilerliyor, tüketim ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi dikkate almıyor. Böyle olunca, Gezi’ye katılanlar da tüketim ideolojisinin yapay özneleri oluyor, dolayısıyla öfkelenmeye gerek yok. Çünkü bu yapay öznelerin sistemi sarsması imkan değilinde değil, öfkelenmeyi, korkmayı gerektirecek özne değil onlar. Neoliberal evrede sosyal haklara yapılan saldırı artarak devam ederken muhafazakar söylem (“yoksullukta eşitlik”, “mutluluğun tüketimle gelmediği” gibi) mevcut/muhtemel tepkileri bastırmaya/baskılamaya çalışmak görevini yerine getiriyor. Çoğulcu değil de çoğunlukçuluğa işaret eden, bunun da cumhuriyet döneminde “milli irade” söylemiyle siyasal dile çevrildiğini savunan Süleyman Seyfi Öğün, son yıllarda sıklıkla duyduğumuz “milli irade” vurgusunu “çoğulcu” olarak görüyor olmalı ki, sessizlikle geçiştiriyor, eleştirmiyor, pozisyonunu koruyor.


[1] Millicilik, bir kavram olarak Öğün’e ait olup, milliyetçilikten farklıdır. Öğün’e göre millicilik, reel politika demektir. Reel politik, politik aklı temsil eden yaşamsal bir süreçtir. “Millicilik bir politik coğrafya ve bir politik toplum üzerinden başarılabilir”. Milliyetçilik ise, politik süreçleri mistikleştirdiğinden reel politikten kopabilmektedir. Öte yandan, millicilik bir politik toplum inşasından hareket ederken, milliyetçilik önceliği millet inşasına verir. Bu bakımdan millicilik, klasik anlamda milliyetçilikten farklı bir konumu ifade eder (Özkan, 1999’dan aktaran Karadağ, 2004).
[5] Bu sorgulamada Yasin Aktay’ın (asli üye) 2012 yılında atananlar arasında olduğu bilgisiyle karşılaşılıyor.