Cuma, Eylül 04, 2015

Abla



 Ayçe İdil Erkmen (1970-1996)[1]

Çok titizdi benim ablam. Düzenli, temiz. Hiç istemezdi odasına girmemi, eşyalarına dokunmamı, odasını dağıtmamı... İnadına yapar, kızdırırdım onu. Nedendir bilinmez, bundan büyük haz duyardım. Çocukça bir hazdı bu tabi, amaçsız, nedensiz... Kardeşler arasında, bildik çekişmelerdi işte bizimkisi.



10 yaş büyüktü benden. Kentte doğduk büyüdük ikimiz de. Babamın ilgisi yüzünden kültür ve sanata eğilimliydik. Çocukların çoğunun yaşayamadığı şeyleri yaşadık. Babam operaya götürürdü bizi örneğin. Sonra hafta sonları tiyatrolara, sinemalara... TRT'de Hikmet Şimşek yönetiminde klasik müzik orkestralarının pazar konserlerini izlerdik ailece.

Şiirler okurdu akşamları şair babam bize. Nazım'dan, Hasan Hüseyin'den, Orhan Veli'den, Fazıl Hüsnü'den... Adını anımsayamadığım daha birçok ozandan. Ablamın şiiri çok güzel okuduğunu söyledi arkadaşları bana sonradan. Mayası şiirle yoğrulmuş bir çocukluğun sonucudur bu mutlaka. Keman kursuna göndermiş babam ablamı. Keman kursundayken piyanoyu görmüş ablam, "İlle de piyano öğreneceğim ben." diye ısrar ediyor babama. Ne yapsın babam, piyano alacak parası yok o vakitler. Zaten kemanı da borç harç alabilmiş. O da ne yapıyor, bir kâğıda piyano tuşlarını çiziyor, onun üzerinde notaları öğretiyor ablama. Sonra ikinci el bir piyano alıyor. O piyanoda daha sonra notaları öğretecekti ablam bana.

Semih Erkmen kızının iyi bir sanatçı, onurlu bir insan olması için yıllarca emek verdi. Bütün yaşamı çocuklarına adanmıştı. Ayçe’sini ufacık bir çocukken piyano kurslarına yollar, çocuklarının gönlünü hoş tutmak için tüm gücüyle çalışıp çabalardı. “Namustan, ahlaktan ve erdemli yaşamak ideallerinden asla vazgeçmeyeceksin” derdi kızına. Ondan tüm bu güzellikleri öğrenen İdil, devrimci mücadeleyi seçince babası üzülmüştü. Kızının baskıyla, işkenceyle karşılaşacağını biliyordu. Bu yol zordu ve Semih Amca kızının zorluklarla değil, güzelliklerle yaşamasını istiyordu. Kızının devrimci olmasına karşı çıktı, engellemeye çalıştı.. Ama başaramadı. Semih Amca onaylamıyordu kızının mücadele etmesini. Ama engelleyemeyeceğini de anlamıştı. Saygı duyuyordu onun kavgasına. Yine de onun saflarında kendisi de yer almıyordu. (…) Ama İdil’imiz şehit düştükten sonra Semih Amca’nın tüm yaşantısı sarsıldı. Yıllardır iyi bir gelecek yaratmak için çalışıp didindiği Ayçe’sinin yoldaşlarını sarıp sarmaladı. Acılarını onların sevgisiyle dindirmeye çalıştı. Hepimizin babası olarak aramızdan ayrıldığında geride yetmiş yıllık onurlu bir yaşam bıraktı.”



Ayçe İdil’im, Yavrucuğum, Bu sensiz geçirdiğimiz ilk bayram. Şimdi acını daha çok yaşıyor, seni daha çok anlıyoruz. Seni daha çok seviyor, adını yaşatmak için söz birliği ediyoruz. Ama sensiz hiçbir şeyin tadı yok. (…) Ufacıktın. Bayram yerlerine götürürdüm seni. Üstünde kırmızı pelüş montun, ayaklarında uzun kırmızı çizmelerin… Yağmur demez, kar demez giderdik. Salıncaklara bindirirdim seni, tenteli faytonlara… Atlı karıncalara… Uzun saçların rüzgarlarda bayraklar gibi dalgalanırdı. Koklardım… Hatırlıyor musun? Tavşan balonlar da alırdım sana bayramlarda. Ne sevimli kızdın, benim tatlı afacanım. Her işi başaran “tatlıcadı”m. Umudumdun… Gururumdun… Onurumdun… Bahtıma açan gülüm, doğan güneşimdin… (…) Şimdi onlarca, yüzlerce, binlerce Ayçe İdil Anadolu topraklarında, Anadolu analarının bağrında yeşermektedir, yeşerecektir… Baban Semih Erkmen 10.02.1997[2]

Babam ablamın sanatçı olmasını istiyordu. Adını da ünlü bir piyanistten almış zaten ablam. Sessiz, içine kapanıkmış ablam. Babam biraz da bunun için keman ve piyano kurslarına, baleye göndermiş onu, biraz sosyalleşsin diye. Benim durumum  da pek farklı değildi aslında. Ne de olsa ablamın kardeşiyim. Fotoğraf makinesi aldı babam bana da. İyi bir fotoğrafçı olacağımı düşündü herhalde.

“Sorumlu arkadaşa "... İdil'i nasıl tanırsınız..." diye sormuştum. Üç-beş cümle ile İdil'in edilgen biri olduğunu anlatmıştı. Hiç olumlu yanı yok muydu, İdil'in... Eğer yoktuysa neden burada bizimle beraber... Bu nasıl bir alışkanlıktı, bir yoldaşımızı üç-beş cümle ile özetliyor ve hep olumsuz yanlarını anlatıyorduk. Bunun üzerine devam etti sohbetimiz. Olumlu yanları neydi İdil'in. Emekçi, sabırlı, sakin, saygılı, bazen kendisinden beklenmeyecek kadar inatçı... Farklı bir gözle bakıldığında ne kadar da olumlu özelliğini bulmuştuk İdil'in... Peki benim neden şimdi dikkatimi çekmişti İdil... Oysa dört yıldır haftada ortalama iki-üç kez gördüğüm birisiydi. Hep "albenisi" olan ilk bakışta hareketli, çevik, gözlerini dört açmış, oradan oraya koşturan insanlar dikkatimizi çeker ya işte İdil onlara benzemiyordu. Bu nedenle hiç "görmemiştim" İdil'i.”[3]

Dersleri çok iyiydi ablamın. Benimse tam tersi. Bu konuda ablamın kardeşi olamadım ne yazık ki. Albümleri karıştırırdık bazen. Tanımadığım birileri olurdu resimlerde. Sorardım "Bu da kim?" diye. "Ablanın matematik hocası." derdi babam. "Onun dersinden bir tek ablan tam puan aldığı için bize teşekkür etmeye, ablan gibi bir evlat yetiştirdiğimiz için bizi kutlamaya gelmişti. Bu resim o günün resmi işte." derdi. Sıfırcının biriymiş aslında. Hak ettikleri halde birçok öğrenciye 100 vermezmiş. Ama ablam o derste o kadar iyiymiş ki ona gerçekten hak ettiği için verirmiş 100 tam puanı.

Ablamı hep elinde bir kitapla hatırlıyorum nedense. Çok ama çok okuduğundan herhalde. Gerçekten öyleydi. Öyle ki doğum günlerinde olsun, başka zamanlarda olsun, ablama hep kitap hediye edilirdi. Eğer ablam da birilerine hediye alacaksa, bu mutlaka bir kitap olurdu. Gece geç saatlere kadar kitap okumasına kızarlardı annem ve babam. Ah benim kitap kurdu ablam, "Tamam tamam, yatıyorum artık." deyip, ışıkları söndürürdü ama başına yorganı çekip altında küçük bir lambayla kitap okumaya devam ettiğini bilirdim ben onun. Söylemezdim annemle babama bunu tabi... Yok, ablamdan bu "hizmetimin" karşılığını beklediğimden falan değil. Severdim ben ablamı. Hem de çok...

Sonra büyüdü ablam, üniversiteli oldu. Hali, tavırları değişti tabi birazcık. Değişenin ne olduğunu, bu değişikliğin sebebini filan değerlendirecek, çözecek yaşta değildim o vakitler. Ama ablam daha bir güzelleşmiş, daha bir iyileşmişti sanki. Ortaköy Kültür Merkezi mi ne, oraya gidip geliyordu. Beni de götürmek istedi sonradan oraya. Çoğu zaman ekerdim ben onu, gitmezdim. Ama annem de ısrar edince, yanına takılıp gitmeye başladım sonradan. Annemin ısrarının sebepleri başkaydı tabi. "Oraya gittiğinde ablana de ki; annem buraya gelmeni istemiyor, biraz da evde kalsın, evin işlerine yardım etsin." diye tembihliyordu beni... Aynen söylüyordum ablama bunları. Beni karşısına alıp, bir güzel anlatıyordu o kültür merkezine neden gidip geldiğini. Ne yapmak istediğini, amaçlarını... Benim anlayacağım dilden hem de... O kadar güzel anlatıyor, o kadar ikna edici konuşuyordu ki, eve geldiğimde bu kez ablama arka çıkıyordum anneme karşı... Annem köpürüyordu tabi. Ağzına geleni söylüyordu bana. Ablama kızıyordu elbette ama paparayı ben yiyordum.

Dinlediği müzikler de değişmişti. Oysa eskiden Sezen Aksu'yu çok severdi. Kasetleri çıktığında ya hemen satın alır parası varsa, ya da arkadaşından ödünç alıp evde bozuk bir teyp yardımıyla kayıt yapardı. Bu iş biraz sessizlik istiyordu tabi. Yine inadına dalardım odasına tam kayıt yaparken. Bu yüzden Sezen Aksu'nun şarkıları arasında bir kapı sesi olurdu mutlaka kasette!.. Nasıl da kızardı bana canım ablam.

Dedim ya, değişmişti ablam. Bir gün artık eve gelmez oldu. O varmış gibi dalardım odasına bazen... Yoktu ama. Annem bana telefon ettirirdi OKM'ye, ablamı sordururdu. Şimdi anımsamıyorum ne söylediklerini ama verdikleri cevabın annemi tatmin etmediği kesindi. Defalarca aratırdı aynı cevabı alacağını bile bile...

Tiyatroda oynuyor, böylece Türkiye'nin dört bir yanını dolaşıyordu. Yurtdışına turneye de gitmişti. Sonra bir gün gözaltına alındığı haberini aldık ablamın. Ankara'da alınmıştı gözaltına, hemen de tutuklamışlardı onu. Babam görmeye gitmişti ablamı Ulucanlar Hapishanesi'ne. Komşularımız –ki ablamı çok severler, kızları gibi görürlerdi adeta- evimize gelip "Valla çok üzüldük, hem de çok şaşırdık. Yok yok, bizim kızımız öyle şeylerle ilgilenmez. Mutlaka birileri kandırmıştır onu." diyorlardı. Gerçekten ablamın komşularımızla çok güzel ilişkisi vardı. Ablamın tutuklanmasına üzüldükleri hallerinden belliydi.
Ulucanlar'dan Çanakkale'ye gitti sonra. Bir kuşun kanadına konup çoook uzaklara gittiğini söylediler bana sonra. 1996 yılının 27 Temmuz'unda.

Bir daha hiç göremeyecektim onu. Bir daha hiç ama hiç kızdıramayacaktım. Bir daha sesini duyamayacak; o, dünyanın en ikna edici sözlerini dinleyemeyecektim. Aramızda niye 10 yaş fark vardı ki sanki... Hiç olmazsa 5 yıl olsaydı... Onunla beş yıl daha birlikte olurduk, kim bilir belki çok daha fazla şey paylaşırdık. Belkisi fazla, mutlaka öyle olurdu. O gitti, bana ablamın kardeşi olma onuru kaldı...

Sonraları ablamın arkadaşlarını gördüm. Tavır'daydık. İki kişi İdil Kültür Merkezi'ni geziyordu. Tavır'a girdiler. O an oradaydım. Arkam dönüktü, Tavır odasını inceliyorlardı. Döner dönmez göz göze geldik onlarla. Bakakaldık birbirimize. Ne onlar gözlerini benden ayırdılar ne ben onlardan. Şaşkın, meraklı, hüzünlü bakıyorlardı. Nedenini sonra öğrendim. Bende ablamı görmüşler. Öyle garip oldum. Onların o bakışları beni de sardı. O bakışlarda sevgiyi, saygıyı gördüm. "İdil'in kardeşi" diye tanıttıklarında sevecen, sımsıcak kucakladılar beni. "Ablanı tanıyorduk, İdil'imizin kardeşi olduğunu anlamıştık. Gözlerin... Gözlerin tanıttı seni." deyince O'na benziyor olmanın mutluluğu, gururu sardı tüm bedenimi.

O günden çok sonra daha fazla görür oldum ablamın arkadaşlarını. Ablamın arkadaşlarında ablamı...

Canım ablam, nasıl da yüreğine yüreğine işlemiş insanların. Birçok özelliğini sonra da korumuş ablam. Titizliği devam ediyormuş hapishanede de. Hala eskisi gibi titiz ve özenliymiş. Yine çok kitap okurmuş mesela. Elinden kitap düşmezmiş. "Biz zorlanırdık kimi zaman ama o ne yapar eder mutlaka okumaya vakit ayırırdı." diyorlardı. Çok konuşmazmış. Anlatıldığı gibi sessiz de olsa benim kızdırmalarım konuştururdu onu eminim. Ama sessizliğini de korumuş ablam anlaşılan.



“Önceleri direnişçi listesinde bir isimdin sadece. Tanımıyor­duk seni. "İsimsiz ve resimsiz"mişsin çünkü. Öyle tanımlıyor se­ni yoldaşların.”[4] 

Kültür sanat işleriyle ilgileniyormuş ablam. Yaratıcıymış da bu konuda. Ablamın tiyatrocu olduğunu bilmeyenler varmış. Çanakkale'ye yeni sevk olanlar için "hoşgeldin programı" yapmışlar. Ablam tek kişilik bir oyun oynamış. Arkadaşları şaşırmışlar. İdil'in OKM'li olduğunu biliyorlarmış ama böylesi yeteneklerinin olduğunu bilmiyorlarmış. Öyle beğenmişler ki başka zamanlarda da tekrar istemişler o oyunu oynamasını. Ha bir de şiir okumasını çok beğenirlermiş. "Okuduğunu hissetmeyen iyi okuyamaz." diye anlatmaya başlamışlardı arkadaşları. "İdil hissederdi ve sen de onunla birlikte dalar giderdin o duygu yoğunluğuna." Canım ablam, keşke onun yaşadığı o duygu yoğunluğuna ben de girebilseydim. Onları dinlerken bir kez daha "Neden beş yıl daha erken doğmamışım ki?" deyip durdum. Hani mümkünü olsa doğanın kanununu değiştirirdim, ablamın yaşlarında olmak, ablamın yaşadığı yerlerde yaşamak için. Biliyorum "keşke"lerde hep bir pişmanlık olur ama ben yaşayamadım ki onunla yeterince... Yaşasaydım, yaşadıklarımda "keşke" diyeceğim şeyler olurdu belki, ama ne fayda. Ne doğanın kanunu, ne benim yaşayamadıklarım ona olan özlemimi anlatmaya yetmiyor.

Ablamın arkadaşları bu özlemi öylesine depreştirdi ki... Onu anlatırlarken ben kendi sessizliğimde ablamla söyleştim. Canım ablam... Söyleşilerinde öyle sıcak, öyle içtenmiş. Bu kadar derin izler bırakmak nasıl mümkün olurdu ki? Ablamın artık olmadığı günlerde, Çanakkale Hapishane'sine diğer ablalarımı ziyarete gittiğimde anladım bu gerçeği. Ablamla birlikte ölüm orucuna yatan "Ayşe Abla"ydı beni ilk karşılayan... Hiç başucundan ayrılmamış ablamın. Ablam ölüm orucundayken bir süre sonra o da başlamış. Ayşe Abla'nın durumu da iyi değilmiş, sürekli kusuyormuş ama ablamın başucundan hiç ayrılmamış yine de. Ablamın durumu kötüleştikçe hiç uyumaz olmuş. Gözlerini hiç ayırmamış ablamdan. Sürekli masaj yapmış, biraz daha yaşatmak için. Ablamın acı içindeyken bunu arkadaşlarına yansıtmamak için gösterdiği çaba, bilinci kapalıyken bile ağzında çıkan yaralardan dolayı sürekli ağzını silmesi, arkadaşları da açlık grevinde diye onlara yük olmamak için uğraşması... Ve bilinci kapandıktan sonra "Ben mitralyözüm" sözü...

Ne kadar az vakit geçirsem ve ne kadar hayıflansam da onunla çok fazla birlikte olamamaktan dolayı hüzünlensem de yine de kendimi çok şanslı sayıyorum. Şanslıyım onun gibi bir ablamın olmasından dolayı. Çocuklar var etrafımda, onlarca. Kiminin adı Ayçe, kiminin adı İdil, kimilerinin ise Ayçe İdil.

Ablamın türküsünü dinliyorum. Onun adına yakılan türküler var. Adına açılan bir kültür merkezi var. Her yerde "O" var. Yaşıyor..."

Ayçe İdil Erkmen: Herbirinizle belki dolu dolu geçiremedik zamanı­mızı. Belki birbirimizi üzdük, belki kırdık, belki daha çok emek har­camayı öğrendik. Şimdi bugün yaşananlar, bunların çok ötesin­de duygular ve düşünceler. Sizleri çok seviyorum. Gözlerinizde­ki pırıltılı bakışlar, en büyük güç kaynağı. Hepinizi Ölüm Orucu Direnişi’ne başladığımız günkü gibi sımsıkı kucaklıyorum.”[5]


PDF
https://www.academia.edu/15383759/Abla