Pazar, Ocak 03, 2016

Söz Savunmanın: “Avukatlar dışarı!”




24 Aralık 2015 tarihinde gerçekleştirilen panel, Ankara Barosu web sayfasının yanı sıra, oda.tv aracılığıyla da duyuruldu. “Kumpas avukatları nerede buluşacak” başlıklı haberde, adı geçen panelde davaların değil, davaların savunma yönünün konuşulacağı, konuşmacıların, kumpas davalarıyla nasıl mücadele edilmesi gerektiğini gerek hukuksal, gerekse eylemsel boyutuyla dinleyicilerle tartışacakları belirtiliyordu.


Mustafa Güler: Bu davaların avukatlarının görevlerini yapması, bizzat savcılar ve mahkemeler tarafından engellendi. Jandarmalarca tartaklandılar. Mahkeme salonlarından atılmaları emredildi. Çok sayıda avukat savunma görevini yaparken savcı ve hâkimlere getirdikleri eleştirilerden dolayı sanık durumuna düştü, yargılandı ve hatta ceza aldı. Davalarda görev yapan avukatların meslektaşlarına ders olabilecek nitelikte tecrübelerinden yararlanmak, varsa yapılan hataları analiz etmek için Ankara Barosunun asker kökenli avukatları olarak bir panel düzenlemek istedik. Bu panelde davalar değil, davaların savunma yönü konuşulacak, tartışılacak. Konuşmacı meslektaşlarımız, kumpas davalarıyla nasıl mücadele edilmesi gerektiğini gerek hukuksal, gerekse eylemsel boyutuyla dinleyicilerle tartışacaklar.”[1]

İcrası sonrasında, paneli izleyen Müyesser Yıldız tarafından, panelde konuşulanların geniş bir özetini içeren bir yazı kaleme alındı ve oda.tv’de “Kumpas Panelinde sert tartışma: Hangi avukata "Cemaatçi" dediler” başlığıyla yayımlandı. Yıldız’a göre, “niyet, Balyoz ve Ergenekon davalarının avukatları bir araya gelip, yaşadıklarını anlatmasıydı, ancak Ergenekon davasında avukatlık yapan, hatta mahkeme heyetinin,“O salondan çıkmadıkça biz kürsüye çıkmayacağız” diyerek aforoz ettiği Av. Vural Ergül'ün şimdi MİT TIR'ları davasında tutuklanan Tuğgeneral Hamza Celepoğlu'nun avukatlığını yapması ve bu davayı da “kumpasın devamı” olarak niteleyip, “İnsan Zekeriya Öz'ü bile arar hale geliyor” ifadesini kullanması toplantıyı” karıştırmıştı.

Verilen arada bazı izleyicilerin kendisine, “Sen FETÖ'cülerin avukatı olmuşsun” diye tepki gösterdiğini de açıklayan Ergül, Danıştay cinayetiyle en çok kendisinin uğraştığını, bu yüzden Ali Fuat Yılmazer ve Yurt Atayün'le davalı olduğunu, ancak bugün onların adının da yer aldığı MİT TIR'ları davasında avukatlık yaptığını anlattı. Ergül'ün, “Diyelim ki, 3'ü FETÖ'cü. 30 asker daha var. Tek dayanak gizli tanık beyanı. Genelkurmay bunlar hakkında araştırma yapmış, herhangi bir karar tesis edememiş. Dedikodularla meseleye bakmamalıyız, Genelkurmay'a bakmalıyız” demesi, salonda tepkiye yol açtı. Tepkiler üzerine Ergül, bu algıya kapılanlara da “Kripto FETÖ'cü” denebileceğini dikkat çekti.[2]

Yıldız, her ne kadar kullandığı başlıkta panelde yaşanan bu tartışmayı öne çıkarsa da, yazının metin kısmında, panelde konuşulanları ayrıntılı biçimde aktarıyor ve yaşanan diğer bir tartışma konusuna da değiniyordu. Bu tartışma, “kozmik odaya girilmesine izin verip vermeme ve ifade vermeye gidip gitmeme” üzerine yürütülmüştü.

Yıldız’ın aktardığı bu tartışmaları esas almak yerine, panelin düzenlenme maksadı, diğer bir ifadeyle “hukuksal ve eylemsel boyutuyla davaların savunma yönü” merkeze alındığında, belki bahsi geçen tartışmalara ilişkin bir bakış açısı geliştirmek de mümkün olabilir. Bu düşünceden hareketle, öncelikle avukatların panel katılımcılarıyla paylaştıkları tecrübelere bakılması gerekiyor.

Sivil İtaatsizlik ve Medya

Panelin moderatörü Başar Yaltı’ya göre, sözü geçen davalar siyasi davalar ve böyle siyasi davalarda hukuk tekniğinin verdiği imkanlar yeterli değildir. Bu duruma, bu davalar bakımından, Anayasa Mahkemesi (AYM) önündeki sivil itaatsizlik eylemi veya duruşma salonuna bilirkişi uzmanların getirilerek konuşturulması gibi çeşitli yöntemler örnek gösterilebilir. Diğer bir husus da, bu davalarda avukatlar kadar, başta İstanbul Barosu olmak üzere baroların da önemli bir rol oynamasıdır.

Mehmet Durakoğlu İstanbul Barosu’nun, avukatların sıkça savunma haklarının kısıtlandığını dile getirmeleri üzerine, “basın bülteni, yürüyüş ve toplantılar” vasıtasıyla sürece müdahil olmayı denediğini anlatır. Bu tür klasik yöntemlerle, avukatların savunma yapmalarının engellenmesinin önüne geçilemediğinin görülmesiyle birlikte Baro, avukatları savunmak üzere duruşma salonuna gitme kararı alır. Bu karar alınırken, sonuçlarının ne olacağı, kendilerine nasıl yansıyacağı tartışılır, maruz kalınacak suçlamalar göze alınarak duruşma salonuna gidilerek söz alınır. Bu, avukatların protesto niteliğindeki müdafilere ayrılan yerden dinleyici bölümüne geçtikleri bir zamanda/ortamda gerçekleşir. Durakoğlu bu olaya “Türk yargı tarihinde tarihsel bir önem” atfeder. Baro’nun diğer bir önemli duruşu da, mahkemenin zorunlu müdafi isteğine olumsuz yanıt vermesidir. Yaltı, Baro avukatlara nasıl sahip çıktıysa avukatların da Baro’ya sahip çıktığını ekler. Haklarında dava açılması nedeniyle Baro yönetiminin düştüğü iddia edildiğinde Baro seçime gitmiş, o zaman da avukatlar barolarına sahip çıkmış, başta Ankara Barosu olmak üzere diğer barolar da buna destek vermiştir.

AYM önünde nöbet eyleminin başlatıcısı Şule Nazlıoğlu, eyleme Nisan ayında karar verdiğini söyler. O dönemde Yalçın Akdoğan’ın “kumpas” açıklaması üzerine Akdoğan’a ihbarname gönderilir, AYM başvuruları yapılır. Eylem kararını Nazlıoğlu, bir cenazede karşılaştığı Yılmaz Özdil ile paylaşır ve eylemin kamuoyuna duyurulması için yardım ister. Özdil eylemle ilgili yazı yazmayı kabul eder. 5 Mayıs Pazartesi günü, yağmurlu bir günde, birçok kişinin destek için orada bulunmasıyla birlikte AYM önündeki eylem başlar. Nazlıoğlu’na göre bu eylem, süreci hızlandırma rolü oynamıştır.

Nazlıoğlu’nun eylemin kamuoyunca bilinmesi için başvurduğu/ihtiyaç duyduğu medyanın dava sürecindeki rolüne Vural Ergül, davanın diğer tarafı açısından değinir. Ergül’e göre bu davalar, medya çalışması olmadan açılamaz ve yürütülemezdi. Medyada ahlaksız, iftiracı ve çirkef yakıştırmalarla kamuoyu desteği sağlanmaya çalışıldı. Eylemsel boyutta Ergül, o süreçte, duruşma salonunda üç kez attığı “savunma söz hakkı istiyor” sloganı ve bu olayla ilgili yaptığı “ağzıma sağlık” sözlerinden oluşan kısa savunmasıyla gündeme gelir. Ergül, bu davalar sırasında ortaya çıkan deneyimden de istifadeyle “savunma “içtihadı”nın oluşturulması gerektiği düşüncesindedir.

Yaltı, Niklas Luhmann’a referansla, ortamın mesaj olduğunu, medya yardımıyla yaratılan ortamın komuoyuna bir mesaj verdiğini belirterek medya konusuna değinir. Bu kapsamda Genelkurmay Başkanı’nın, veya önemli bir gazetecinin, içeri alınması, aynı zamanda kamuoyuna verilen, muktedirlere reva görülen, sizin başınıza haydi haydi gelebilir mesajıdır.

Duruşma salonunda Jandarma görevlileriyle avukatlar arasında yaşanan arbede sırasında uğradığı fiziksel şiddetle anılan Murat Ergün, hukukun olmadığı yerde hukuksal tecrübenin de olmadığını, verdikleri mücadelenin çok fazla teknik bir mücadele olmadığını, hem hukuksal argümanları hem de bunların dışındaki yöntemleri, bu kapsamda eylemleri kullandıklarını anlatır.

Özetle bu davalarda avukatlar, hukukun sunduğu araçların yanında, kamuoyu desteğini almak ve “hukuksuz” olduğunu savundukları yargılama sürecinin “hukuka uygun” işlemesini sağlamak için, “salonda slogan atma, Jandarma müdahalesine karşı direnme ve AYM önünde nöbet tutma gibi eylem biçimlerine de başvurmuşlardır. Özellikle bu tür eylemler bakımından medya önemli bir rol oynamakta, avukatlar, ortak biçimde, kamuoyunun ilgisizliğinden/tepkisizliğinden yakınsalar da, sivil toplum kuruluşlarının destek vermesiyle eylemler medyada görünürlüğe kavuşmaktadır. Bu anlatıda dikkat çeken, eylemsel boyutun “hukuksuzluk”la gerekçelendirilmesi, bunun, genel olarak “hukuk”a güvene ve hukuk uygulayıcılarına güvensizliğe işaret etmesidir. Diğer bir ifadeyle genel olarak hukuk sorunsallaştırılmamakta, “siyasi dava” lafzıyla, hukukta politik olan-politik olmayan ayrımı yapılmaktadır.

Hukuksal Araçlar

Yaltı, siyasi davada teknik savunma olmaz genel kanaati taşımasına karşın, bu davalarda teknik boyutun da işe yaradığını gördüğünü ifade etmektedir. Nazlıoğlu, doktora tezi yazar gibi her şeyi derinliğine inceleyerek savunma yaptıklarını belirtir. Ayrıca, duruşma sırasında, AİHM’e gidilmesi durumunda yararlı olacak şeylerin zapta geçirilmesi için çalıştığını söylemekte, buna, bir hakimin duruşma sırasında uyumasını zapta geçirtmek için nasıl uğraştığını örnek göstermektedir.

Zeynep Küçük, müvekkillerinin savcıya ifade vermediklerini, o dönemde önce mahkeme heyeti hakkında yanlış bir kanaate sahip olduklarından sorulara cevap verdiklerini, süreç içinde heyet üyeleri arasında ayrım yaparak, güvenilmeyen üyelerin sorularını cevaplamadıklarını dile getirmektedir. İfade verme, soruyu cevaplamama konusu, diğer bir deyişle hukuksal aracın kullanımının reddi, eylemsel boyutu da olan bir hukuksal mücadele yöntemi olarak görülebilir. Zira, bu kapsamla sınırlı olarak, ifade-cevap vermeyi zorunlu kılan bir tazyik söz konusu değildir.

Panelde ifade verme konusu, bir soru üzerine, daha geniş kapsamda, çağrılı olan şüphelinin kendi rızasıyla ifade vermeye gidip gitmemesi bağlamında tartışılır. Ergün’e göre kendileri (avukatlar cephesi) “sarı öküzü” vermemişlerdir. Yaltı, siyasi davalarda savcıya ifade vermenin “meşrulaştırma” işlevi gördüğünü düşünmektedir. Ergün, hukuksuz bir saldırı varsa, “yargıya güveniyoruz, izliyoruz” demekle mi yetineceksiniz sorusunu ortaya atar. Tartışmayı Müyesser Yıldız şöyle aktarmaktadır:

Panelde, Kozmik odaya girilmesine izin verilmesine” ilişkin bir soru da tartışmalara yol açtı. Av. Murat Ergün tepkisini, Çete hukuk tanımıyor. Siz, 'yargıya saygılıyız, güveniyoruz, izliyoruz' mu diyeceksiniz. Kurgu film mi izliyorsunuz? Geldiler, bastılar. Sarı öküz bitti, kravat vermeye başladılar” sözleriyle dile getirdi. Saldıray Berk'in duruşunun kahramanca olduğunu ifade eden Av. Mehmet Durakoğlu,Genelkurmay Başkanı ifadeye gitmemeliydi, alamazlardı. Başbuğ kozmik oda izni için, 'girmeseler faili meçhulleri üzerimize yıkacaklardı' diyor. Bir nebze anlaşılabilir. Ama kritik noktalarda güçlüyseniz. Tarihe not düşmek istiyorsanız bazı şeyleri yapabilirsiniz”görüşünü savundu. Paneli yöneten Av. Başar Yaltı, Gitmek, ifade vermek bu hukuksuzlukları meşrulaştırmak anlamına geliyordu. Genelkurmay Başkanı olmuş birinin büyük resmi görmesi gerekir. Görmüyorsa... neyse...” dedi. İzleyicilerden Balyoz sanığı Can Erenoğlu ise bu tartışmalara şu sözlerle nokta koydu: Bize tek kelime söylenecekti, 'gitmeyin'. Biz 'gitmiyoruz' desek, bizi almaya kim gelecekti? Mehmetçik. Onu mu vuracaktım? Saldıray Berk'e 'gitmeyin', bize ise 'git' dendi.”

Anlatılanlara göre davalarda, hukuksal enstrümanlar, dava sonrası yargısal süreç de düşünülerek (AİHM) kullanılmaya çalışılmıştır. Hangi boyutun daha etkili olduğu, bir izleyicinin sorusunda ima ettiği gibi 17-25 Aralık vakasının yargılamanın seyrini ne kadar etkilediği, kapsamlı bir incelemeyi gerektirmektedir. Ancak hukuksal, eylemsel ve konjonktürel boyutların “ilişkiselliği” göz önüne alındığında, hiçbir boyutun diğer boyutları tamamıyla önemsizleştirecek denli baskın olamayacağı da şimdiden iddia edilebilir.

Siyaset ve Avukat

Genel olarak hukukun meşrulaştırma yönüne dikkat çeken Yaltı’ya göre bu davaların siyasi niteliği, muhalefeti/ulusalcı güçleri sindirme amacı taşımasıdır. Durakoğlu, ileri sürülen, bu davalar vasıtasıyla askeri vesayetin kaldırıldığı tezine karşı, eğer öyleyse bile, bu siyaset projesinin yasa değişiklikleriyle değil yargı eliyle ve hukuksuz biçimde yapıldığını savunmaktadır. Ergün, bu davalarda avukatlık görevini yaparken, “hukukun namusunu ve vatanı” savunduklarını öne sürer. Ona göre, cumhuriyetin ilanıyla başlayan kumpas, cumhuriyet ortadan kaldırılmadan bitmez ve bu davalarda dönüşümün önünde engel olarak görülen TSK’nın Kemalist yapısı hedef alınmıştır. Ergül’e göreyse kumpas, Jandarma ve MİT tırları dosyasıyla devam etmektedir.

Panele verilen ara sonrasında Ergül, kendisine yönelik “FETÖ’cüleri savunma” eleştirisini yanıtlamaya çalışır. Bu çabada dayandığı argüman müvekkillerinin “FETÖ’cü” olmadığı olunca ve bunu Genelkurmay’ın bu konudaki yazısıyla delillendirmeye çalışınca, tartışmanın yönü panele konu davalar sürecinde resmi kurumların, bu bağlamda özellikle Genelkurmay’ın aldığı tutuma evrilir. Ergün, davalar sürecinde TSK’nın kurumsal olarak dışarıda durmadığı, aksine hazırlattığı raporlarla sürece sanıklar açısından olumsuz biçimde müdahil olduğunu iddia etmektedir.

İzleyicilerden Ergül’ün müvekkilerini “FETÖ’cü” olarak nitelendirmemesine itirazlar gelir ve o müvekkillere yönelik çeşitli iddialar ortaya atılır. Böyle durumlarda, başka bir deyişle avukat, müvekkili üzerinden tartışıldığında, genellikle son çare olarak klasik “profesyonellik” savı devreye girer. Yaltı ve Durakoğlu’nun hatırlattığı bu savı Durakoğlu, avukatın savunduğu kişiyle değerlendirilemeyeceği olarak ifade eder. Ona göre iktidar-cemaat işbirliği hesap verecektir ama bu adil yargılama çerçevesinde olacaktır.

Söz ve Savunma

Yaltı’nın bu süreçte dava avukatlarının müvekkilleriyle özdeşleşmedikleri iddiası, avukatların davalar üzerinden yaptıkları siyasi değerlendirmeler dikkate alındığında, ilk bakışta boşa çıkmış gibi görünür. Ancak bu durum bir özdeşleşmenin işareti de olmayabilir. Davaları kabul aşamasında dahi avukatların siyasi pozisyonları etkili olmuş, profesyonelliğin önüne geçmiş olabilir. Bu konuda kırılma noktasını, Yıldız’ın başlığa taşıdığı konu teşkil eder. Bir avukat şimdi, bu davaların önemli bir ajanı olarak görülen kesimle ilişkili bir davayı alabilmektedir. Ergül, bu durumu izah ederken profesyonelliğe başvurmamakta, iddialara karşı argümanlar üretmekte, bunlar kabul görmediğinde profesyonellik tezi yardıma koşulmaktadır. “Bana dokunmayan yılan” güzel sözü hatırlanmakta, mücadele edilen çevreler de dahil olmak üzere herkesin “adil yargılanma”sı gerektiği ifade edilmektedir.

Belki bunlardan daha önemli olan, paneldeki bir konuşmacının başka davalar/soruşturmalardaki bazı avukatlar için kolaylıkla “şov yapıyorlar” diyebilmesidir. Oysa bu ve buna benzer iddialar kendileri için, bu davalardaki avukatlar için de başka çevrelerce dile getirilmiş olabilir. Neyin şov neyin eylem/mücadele olduğunu belirleyen eylemin nitelikleri/özellikleri midir, yoksa siyasi hasımlık “şov” değerlendirmesi için yeterli mi görülmektedir? Eğer öyleyse “hukuksuzluk” iddiaları nereye konulacak, hasma uygulanan hukuksuzluğa karşı nasıl bir konum alınacaktır? Herkes için adil yargılama söylemi pratiğe “cezasını buldu” tutumuyla yansımakta ve bunda bütün siyasi taraflar farklı davalar üzerinden ortaklaşıyor/benzeşiyor görünmektedir.

Yargılama tarihinde avukatlar, ilk kez bu davalarda çıkarılmamıştır duruşma salonlarından. Keza bu davalar, avukatların fiziksel zora-hukuksal takibata uğraması veya hukuksal araçlar dışındaki eylemlere başvurması bakımından da, ilk örnek değildir. 

Panelde avukatlar, Bourdieu'nün hukukçuların "dil ustaları" olduğuna dair saptamasını (Devlet Üzerine, 2015, s.68) kanıtlar biçimde, iyi birer hatip olduklarını gösterdiler. Ses tonlarını ve mikrofonu "profesyonelce" kullanarak, salona, bir miting alanına hitap eder gibi seslenerek izleyicileri coşturmayı ve bolca alkış almayı becerdiler. Ancak heyecanlar da geçicidir ve hukuk-politika ilişkisi ile Türkiye’de ve dünyada hukukçu aktivizmi konusunda yürütülen teorik tartışmalar dikkate alınmadan, somut örnekler ve bu örneklerdeki konumlanmalar yeterince anlaşılamayacaktır. Gelecekte de söz savunmaya verilecek, ardından avukatlar dışarı davet edilecek, davete icabet etmediklerindeyse, polisin/jandarmanın zoruyla duruşma salonlarından atılacaklar. Muhatapları/maruz bırakılanlar değişse de, uygulama devam edecek.