Cumartesi, Şubat 06, 2016

Şirin Kılıçalp: "Şimdi Bir Gülümseme Gibi Siner Yüzümüze" (Şirin's story)


Ah... Bilseniz Şirin’imin taşa dokunduğu yerde taş, çiçek açar. Hercai menekşe, hüsn-ü yusuf, karanfil olur koca taş onun karşısında... Elinden tuttuğunu, çiçeklerle, muhakkak çocukluğuna götürür”[1]

Şirin Kılıçalp, 1982 yılında, Konya’nın Kulu ilçesine bağlı Karacadağ (Helikan) köyünde, dört çocuklu bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya gelir.[2]

Babası: Ben ona kızım demezdim. Şirin’im derdim. Hatta ilkokula yazacağımız zaman öğretmeni sordu kaç kızın var diye; ben de bir kızım bir de Şirin’im, iki kızım var, dedim.[3]

İlk, orta ve liseyi Kulu’da; üniversiteyi Ankara’da bitirir.

Babası: 16-17 yaşındaydı. Harmanı yeni kaldırmış, sattığımız ürünlerden para karşılığında bir çek almıştık. Şirin yanıma gelip çeki elimden aldı ve ben bu parayla dershaneye gideceğim dedi. Şirin’im her şeyi başarabilirdi. [4]

Annesi: Ben ona ‘yayla kızı’ derdim. O da, ‘Seviyorum bana yayla kızı demeni anne,’ diye karşılık verirdi. Tarlaya giderdi, kuzulara giderdi, herkese emek verirdi… Eğitimine emek verirdi, öğrencilerine, ailesine emek verirdi. Ben bir gün Ankara’da okuduğu üniversiteye ve kaldığı eve gittim. Ablasıyla birlikte kalıyordu Ankara’da. Soğuk bir evdi. Elektrik sobası ile ısınıyorlardı, doğru düzgün yiyecek yemekleri yoktu. Zorluklarla okudu. O yüzden emeğe çok değer verirdi. [5]



Gazi Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünü bitiren Şirin, Ankara’da iki yıl ücretli öğretmenlik yaptıktan sonra İstanbul’da kadrolu öğretmen olarak çalışmaya başlar (2006). [6] Hacı Ethem Üktem Ortaokulu’nda Türkçe öğretmenliği yapmaktadır.



Babası: En son İstanbul’a ziyaretine gittiğimde ‘Baba, denizi muhakkak görmelisin’ dedi bana. Beni deniz kenarına götürdü. Belki de en çok denizi seviyordu. [7]

Kardeşi Selda’ya göre bir idealisttir Şirin. Maaşından artırdığı parayla Sahaflar Çarşısı’ndan aldığı kitapları ders başlamadan öğrencilerin sıralarına bırakır.[8] Eğitim-Sen Kadınlar Sahnesi tiyatro grubunda oynayan Şirin, çocuklara Türkçeyi şiirle, öyküyle, tiyatroyla anlatır, Türkçe'yi, öğretmenliği ve öğrencileri sever. Kürtçe'ye ise aşıktır. Kürt Enstitüsünde Kürtçe dil kursuna gider, öğrenci olmanın ötesine geçip dil eğitmenliği sınavlarını verir. [9]

Ayhan: Sendikadaki ilk Kürtçe dersimdi ve olabildiğince heyecanlıydım. Sınıf gibi düzenlenen odaya girdiğimde beni karşılayan onlarca göz arasında bir çift göz vardı. Gülen bir çift göz diğerlerinden ayrılıyordu. Bu gözler Şirin’in gözleri idi. Samimi ve şefkat doluydu. Şirin’le ilk karşılaşmamız Eğitim-Sen sendikasının 3-4 yıl önce açtığı Kürtçe dil atölyesinde gerçekleşti. [10]

Ayhan ile Şirin’in, Eğitim-Sen’de, Şişli’de başlayan arkadaşlıkları aşka dönüşür.

Ayhan: Sendikadaki dönemlik dil atölyesinden sonra Şirin ile görüşmeye başladık. Hayatımın en güzel günlerini yaşıyordum. Hayatıma anlam katmıştı. Kendimi tanımama yardım ediyordu. Bir zaman sonra ise hayatımın bütün anlamı oluvermişti. Birkaç yıl sürdürdüğümüz çok ama çok güzel bir ilişkimiz oldu. [11]



Şirin öldüğünde en son elini tutan kişi Ayhan olur.

Ayhan: Şimdi bazı şeyler için keşke demenin çok bir şey ifade etmeyeceğini biliyorum. Ancak insanın hayatında değiştireceği bazı şeyler için bir defaya mahsus bir hak olmalıydı. Ne diyeyim ki! Bu kalp bu canda atmaya devam ettiği sürece, o en güzel yerinde yaşayacak… Hayatıma dair bütün anılarımda her zaman o vardı. Ne diyeyim ki başka… Her daraldığımda görüştüğüm kişiydi Şirin. Benim için o kadar çok şey ifade ediyordu ki ne diyeyim… Ne diyeyim ki… Son olarak Şirin’e söyleyeceğim şey bütün günahlarımla affet beni canım, bütün günahlarımla beni bağışla…[12]

Üç kişi (Şirin, Ata, Çiğdem) çıkmışlardır Ankara yoluna, sadece Çiğdem geri dönmüştür. Önce Ankara’ya gitmeyi düşünmez Şirin, zira okullar açılmadan İstanbul’da yapması gereken onca iş, öğretmenlik yaptığı okul için hazırlaması gereken onca belge ve yeni dönem başlayacağı, ders vereceği Kürtçe kursu için okuması gereken onlarca Kürtçe roman vardır. Ayrıca Şirin uzun bir süredir kendisini yorgun hissetmektedir. İki gün sonra kendisinden haber bekleyen Çiğdem’i arayıp bu kadar kişi ölürken, insanlık yerde sürüklenirken, tutuklanırken yüzlercesi, barışı haykırmanın gerekli olduğunu ve Ankara’ya geleceğini bildirir. Şirin, Ankara’dan döndükten sonra “Bulantı” filmini izlemek istediğini söyler Çiğdem’e. Böyle başlar yolculukları Ankara’ya. [13]

Gazeteci İlhan Taşcı, saldırıda yaralananlara kan vermek için gittiği hastanede kuzeni Şirin Kılıçalp’in de öldüğünü öğrenir ve yaşadıklarını kaleme alır.

Yokuşu çıktım. Numunenin önünde kan verme sırasını bekliyorum. Tam orada gördüm eski ahbabım Ömür’ü. Kimin yaptığını, niye yaptığını, kaç evin yangın yerine döndüğünü konuşuyoruz. Ömür “sosyal medyada neler söyleniyor kim bilir” dedi. Merak bu ya ben de cep telefonumdan twitterıma baktım. Gördüğüm ilk mesaj kuzenimin attığı “Halamın kızı Şirin Kılıçalp saldırıda hayatını kaybetti…” oldu. İşte orası zaman durdu dedikleri yerdi. Önlerinden şaşkın şaşkın defalarca gelip geçtiğim birbirlerine sarıla sarıla ağlaşan, ağıtlar yakanlar yengelerim, halalarım, akrabalarımmış. Halamın koynuna koydum başımı “Senin tanıdıkların vardır, bul benim Şirin’imi. Ben sana kurban olayım göster bana Şirin”i… Gül yüzlümü bul…” Öldü mü, ölmedi mi bilen yok. Bir tek gören İstanbul’dan birlikte geldiği öğretmen arkadaşı Çiğdem. Onun da gözleri bir boşluğa bakıyor. Ezberlenmişçesine cümleler kuruyor hep aynı sırayla.
Havuzun orda, Şirin yanımdaydı. Eğitim-Sen kortejinin gelmesini bekliyorduk patladı… İkinci bomba patlamış diyorlar, öyle mi? Ben onu duymadım.”
Yaşıyor muydu?”
Çok doktor getirdim. İlki bir şey demeden gitti. Sonraki ölmüş dedi. Bir doktor daha buldum. O da ölmüş dedi. Çantası kaybolmasın diye aldım bende bak şu! Dokunma ama”
Sonra…”
Buradayım işte…”[14]

Patlamadan şans eseri kurtulan, yedi yıl boyunca Şirin’le ev arkadaşlığı yapmış, aynı zamanda akrabası olan Çiğdem Yerlikaya olayı şöyle anlatır: Taburenin etrafında oturuyorduk. Rayların az ötesinde… Üç kişiydik… Ben, cesareti hayranlık uyandıran Ata ve yüzünde o kendine özgü tebessümüyle Şirin. Kavisli bir tabureydi oturduğumuz. O yüzden Şirin bizi tam olarak göremiyordu. Yüzündeki keskin hatların sabrı ile eğilip daha iyi görmeye çalıştı bizi. Tam o esnada içimi delip geçen gürültü ve ses dalgaları arasında kaldım. Korkup tren garına kaçtım. Hiçbir şey düşünemiyordum, sadece gelen seslerin iniltileriyle dolu bir gürültü vardı etrafta. Elimi saçıma götürdüm, et parçaları geldi tırnaklarıma. Beynim döküldü zannediyorum. Bu, beyin dökülmesidir dedim. Meğer parçalanan insanlardan kopan parçalar bana sıçramış, saçıma yapışmıştı. Ben de onları beyin parçaları sanmıştım. O panikle garın içinden çıkıp ablama haber vermek üzere çantamı almaya gittim. Ablamı arayacak, ben iyiyim diyeceğim, sonra da Şirin ve Ata’yı arayıp onlarla tekrar buluşacağım. Ki ben onların da kaçtığını düşünüyorum. Yanılmışım, Şirin yerde yatıyordu. Önümüzü kapatan onca insanın bacak aralarından geçen şarapnel parçası boğazından, şah damarından kesmiş ve oracıkta öldürmüştü Şirin’i. Boğazında bir kesik insanların bacak arasından sıyrılıp gelip Şirin’in şah damarını kesiyor. Dokundum; Şirin dedim, Şirin, Şirin… Şirin ölmüştü, ama ayaklarının hemen dibinde duran Ata nefes alıyordu. Şaka mı bu, dedim. Kalktım, yürümeye başladım. Kızılay’a kadar hiç durmadım. Ablamı aradım; Abla, Şirin öldü, dedim. Ata hâlen yaşıyor, dedim ve telefonu kapattım. Şirin olsa beni öyle orada bırakır mıydı? [15]

Zekeriya Aydoğan: Uçsuz bucaksız bir gülümseme ve onun altında yatan kalıbına sığmaz asabiliğe sahipti Şirin. Şirin'in bütün ruhu, sevinci, kederi, hayal kırıklıkları, aşkı ve hüznü dudaklarınındaki gülümsemesinden akıyordu. Onun içindir ki o ne zaman konuşsa ben yüzündeki gülümsemeye bakıyordum. Ona söz vermiştim, bir gün mutlaka köyüne gidecektim. Hep anlattığı, bana cam kavanozda köy yumurtası, teryağı getirdiği köyüne, Şirin'in taziyesi için gitmiş oldum.. Şirinle çok kavga ederdik. İzlediği bir filmi beğenisini anlatmak için ağlattığını söyleyince ben coştum, tartışma uzadı birkaç gün birbirimize ters ters bakarak geçirdik. Küsmüştük. Bir kaç gün sonra mesaj attı bana, Taksim'de bir kafede buluştuk. Saçma sapan sebepler uydurarak gönlümü almaya çalıştı. Ben gıcıklığına kendimi ağırdan satmak için, oralı olmadım. İşimin olduğunu kalkmam gerektiğini söyledim. "bir çay daha içip öyle kalkalım." dedi. Kaç zamandır özlediğim gülümsemesi utangaç yüzünde geziniyordu. O gün beni nasıl sevdiğini anladım. O gün dostuğun, arkadaşlığın yarattığı sevginin güçlülüğünü gördüm. Oturduğum yerden garsondan iki çay istedim. Modern çağın saçmalıkları yüzünden son bir yıl, daha az görüşüyorduk. Onu filmimin galasına çağırdım. Filmin bitiminde gözünde küçük bir damla gözyaşı vardı. "Pislik, ağlattın bizi" dedi. Akşam avludaki erik ağacının altında bişeyler içtikten sonra onu uğurladım. Karanlık sokakta gözden kayboldu. Bir daha da görmedim Şirin'i.[16]

Eğitim-Sen’in web sayfasında yayımlanan beş fotoğraftan biridir şimdi, Şirin: 10 Ekim’de Ankara yaşanan katliamda onlarca insanımızla birlikte üyelerimizden de kayıplar yaşandı. Anıları mücadelemizde yaşamaya devam edecek.[17]



Çetin Kevirvan: ‘Dayıcık’ derdin ya, işte o dayıcık hiçbirşey yapamıyor senin için, ardından çaresiz bakakalmaktan başka. Yıllarca seni yoklukla umutla büyüten annen / ablam ne yapsın şimdi sensiz! Hangi dua, hangi slogan, hangi görkemli ziyaretçi, hangi telefon, hangi mermer taşı dindirir ki acısını! Kimisi birkaç gün, kimisi birkaç hafta veya aydan sonra unutacak seni, kimisi birkaç yıldönümlerinde seni anacak. Ya ablam?! O bir ömür ‘Çetin Çetin, ka Şîrîna min?!’ diyecek. Her sabah uyandığında yine oda oda dolaşıp, seni arayacak: ‘Ya bir kabussa!’ Baban ha keza![18]

Eğitim-Sen İstanbul 3 No.lu Şube’nin Facebook sayfasında şu mesajla birlikte paylaşılır fotoğrafı: Bugün Ankara'da barış için çıktığı yolda, Emek,Barış,Demokrasi mitingine yapılan alçakça saldırıda, katliamda şube üyemiz,arkadaşımız, yol arkadaşımız Şirin Kılıçalp'i kaybettik. Acımız büyük. Öfkemiz de! Zulme karşı, faşizme karşı boyun eğmeyeceğiz! Katliamı protesto etmek için saat 18'de Taksim Tünel'de toplanıyoruz. Tüm üyelerimizi, tüm meslektaşlarımızı ve halkımızı geleceğine sahip çıkmaya, faşizme karşı mücadeleye çağırıyoruz. Faşizme karşı omuz omuza![19]

Şirin Hoca’nın bir öğrencisi yorum yapar paylaşılan mesaja: Hocam sizin ogrenciniz olmaktan gurur duyuyorum sizden bir nebze bir şeyler ogrendiysem ne mutlu bana Mekanınız cennet olsun Şirin hocam :((

Ne görev yaptığı okulun web sayfasında ne de Eğitim-Sen Kadınlar Sahnesi’nin blog sayfasında adı geçmez Şirin’in.[20] Bir hikaye daha böyle biter, “şimdi bir gülümseme gibi siner yüzümüze”.

ÖLÜ SİRENLER
Gerçekte duymadığım sesler bitti
Öğleye doğru bir gökgürültüsü yalnız
Karıştırdı ortalığı bir süre
Gök akıttı bir parça yağmurunu
Ve deniz kuşları umutsuz
Arıyorken kokularını gölgelerinde
Sıyırdı bir iki bulutu güneş de
Yığılıp kaldı yorgun
Denizin gözbebekleri üstünde.
Bir uyum muydu durgunluk, fırtınayı
Gökgürültüsünü de barındıran içinde
Duyuyorum o tanıdık sesi yeniden
Tiz bir çıngırağı andıran
Benzeyen zil sesine de
Daha önce unutmuşum gibi denizde
Yankılanıp durdu ara vermeden.

Hangi dili öğreniyordum? Mutluluk
İki tek ağustosu çarpıştıran
Sızdıran kanını bu yaz gününe
Yaşayan bir mutluluk? Ve işte
kaç yerinden kesilmiş ki ellerim
Bekletip durdu da acısını bunca yıl
Şimdi bir gülümseme gibi sindi yüzüme.

Görmüşüm daha önce de bir Lidya kralının boynunda
Bilmekti yazgısını ölümünü, gene de
Yıllarca beklemişti kendini
Yeşimden sapı olan bir kılıçla
Bense ne içimi yakan rüzgarı
Ne denizdeki yangını, ne gökgürültüsünü
Duymuş gibi olduğum sesleri de değil
Yaşamın gövdesini arıyordum yalnızca
Bir çürük dişle alnımdaki
İki üç kırışığı yedeğine takmış da.

Özledim ilkelliğimi dalgalarında
Buldum savaşı bitmez derinliklerini
karıştırdıkça bir kargının ucuyla
Gördüm, bekliyordu kendini de o da
Germiş de al kıskacını Lidya kıralı gibi
O turuncu ruh, değişken
İzledim onda ilk oluşumu sanki
Hafifçe kesilmiş gibi oldu dudağım bir yerinden.

İşledim payıma düşen her görüntüyü
Kamaştı gözlerim kıyıya varınca
Rüzgarın itişiyle kumlarda
Durmadan yer değiştiren
Sayısız siren iskeleti
Çın çın ötüyordu sessizlik kaburgalarında
Dedim, besbelli başıboş bırakmışlar da korkuyu
Tarihin onlara bağışladığı
Bu garip raslantıdan
Doğma bir rahatlıkla parıldıyorlar şimdi
Kemikleri som altından.

Sığındım çatısına bu yok olmuş şehrin.
Şehir ki herkesin bir şehir düşündüğü gibiydi
Tanrım! tunç bir kapı kilidi
Bronz bir sokak
Kumlar içindeydi. Ve bu çakıl taşı
Kimbilir kimin külrengi kalbi
Tanrım!
Neden herkes başka tarafa bakıyor
Neden herkes başka biriydi.

Yıkıntılardan geçtim, eski mezarlardan
Şimdi artık bir anımsamada yeri olmayan
Arı kümeleri taşların arasında
Ve yukarıda kuşlar yanmış kağıt parçaları gibi
Uçuşuyordu da
Ağır ağır yanıyordu da şehir
Yanmayan kadınlar gördüm
Nasıl görünürse dünya gözyaşının altından
Tam öyle, dönüp duruyorlardı bu cehennem oyununda
Ve büyümeyen adamlar gördüm, hiç şaşırmadım.
Konuşuyorlardı sırayla, ilgisiz
Ağaçlara asılmışlardı bir yandan da
Bir kapı kirişine asılmışlardı ve ufka
Ölüm müydü konuştukları? Ölümdü anlaşılan
Silince bir aynayı çıkıveren karşılarına
Bir ölümdü ki, işte bir muska asılı dururdu duvarda
Bir büyü gösterilirdi
Bir kuyu sezdirilirdi
Hiç yoktan bir zincir boşalırdı avluda.

Akşam geri verince bana gözlerimi
Şehir de kayboldu, denizin durgunluğu da
Bir anka kuşu yeniden karıyorken küllerini
Bir kaya oyuğu kendini alıştırıyorken boşluğa
Dedim, deniz de bendim, düşleyen de denizi
Ve sabah olur olmaz üstünde derinliğimin
Bir gülümseme gibi bulacağım kendimi.

Sirin's story: A voice raised and silenced[21]

Noah Blaser|25 Nov 2015

Sirin Kilicalp lived the modest life of a school teacher in Turkey, leading classes of more than 40 pupils and struggling to make her pay cheque last until the end of the month.

But when Sirin, 33, had money to spare, she liked to frequent the winding alleyways of an Ottoman-era book market behind Istanbul's Grand Bazaar.

After hunting for her favourite novels she would sometimes arrive on a Monday morning at her underprivileged school in northern Istanbul, a bag of books slung over her shoulder. She would slip them into the desks of her pupils before class began.

On October 9, however, Sirin made different plans for the weekend.
Boarding a bus filled with fellow teachers, she travelled to Ankara, the Turkish capital, where activists from around the country had organised a peaceful demonstration against ongoing violence between the Turkish government and the outlawed Kurdistan Workers' Party, known as the PKK.

"She was definitely an idealist," says Selda Kilicalp, Sirin's sister. "The state didn't want to make peace with the Kurds, ISIS was carrying out bombings in Turkey as it pleased," she continues, using an acronym for the Islamic State of Iraq and the Levant. "Sirin told me she had to raise her voice against this."

But, she wouldn't get the chance. On the morning of October 10, as thousands of demonstrators gathered outside Ankara's main train station, two people detonated suicide vests, killing 102 and injuring more than 500. Sirin died instantly.


[1] Şirin’in annesi
[3] Tuncer, age.
[4] Tuncer, age.
[5] Tuncer, age.
[6] Tuncer, age.
[7] Tuncer, age.
[10] Tuncer, age.
[11] Tuncer, age.
[12] Tuncer, age.
[13] Tuncer, age.
[15] Tuncer, age.
[16] Aydoğan, age.