Çarşamba, Kasım 09, 2016

Hukukçu Aktivizmi (Progressive Lawyering Theory)



J.P.Sartre’a göre (2015) avukatlar; savunmanın yanında öğreten, aydınlatan bir işlevi de yerine getirmelidir. Avukatlar, sahip oldukları burjuva hakları konusunda çoğu zaman bilgisiz olan işçileri bilgilendirmelidir (s.109). Eleştirellerden Duncan Kennedy (1982), radikal hukukçuların, sistemin kurbanlarına yardım etmenin ötesine geçmesi, hukuki muhakemenin üstündeki örtüyü kaldırması ve işçi sınıfından olan insanlarla karşılıklı ilişkilerinde onlara "gizemleştirmeyi/aldatmayı (mystification)" göstermesi gerektiğini düşünür. Bu, insanların haklarını elde etmesi için yapılan mücadelenin ilerisine giden, yanlış bilinçle mücadele eden bir radikalizmdir.

Hukukçu aktivistlere Robert W.Gordon’un (2006) önerisi, Foucault’nun etkisiyle, gündelik yaşamın en küçük, en rutin ve en sıradan etkileşimleri içerisinde egemenlik inşa edilirken mücadele etmektir. Toplumsal yaşam büyük ölçüde, gündelik yaşamın en küçük, en rutin ve en sıradan etkileşimleri içerisinde bazı insanlar diğerleri üzerinde egemenlik kurarken ve üzerinde egemenlik kurulanlar buna rıza gösterirken ve hepsi de yaptıklarını açıklamak ve haklı çıkarmak için inanç sistemleri inşa ederken oluşur. Böyleyse, toplumsal aktivizm en yararlı biçimde aktivistin kendisini hemen içerisinde bulduğu durumda, hukuk fakültesinde (öğrenci ya da hoca) veya hukuk bürosunda (avukatlık pratiği içerisinde), yaşadığı ve çalıştığı topluluklar içerisinde başlayabilir ve inanç ve toplumsal pratiklerde çatlaklar oluşturucu değişiklikler üzerine odaklanabilir. Bu doğrultuda; çok sayıda yerel eylemin ulusal ve uluslararası ittifak ağlarıyla birbirine bağlandığı ve sıradan yurttaşın tutumlarında ve gündelik yaşamlarında olduğu kadar hükümet politikalarında da değişikler yaratmayı amaçlayan insan hakları, kadın, çevre ve eşcinsel hakları hareketleri, ilham verici modeller olarak gösterilebilir (s.403-404). İnsanlar, kendi yaşamlarını geliştirmelerinin üzerindeki kısıtlamalar gerçek değilmiş ve yaşamlarındaki şeyleri değiştirebilirlermiş gibi davranarak tahakküme tepki vermenin alışık oldukları yollarından saptıklarında tarih boyunca bir şeyler değişiyor gibi görünmektedir. Her ne kadar daima kendi umut ettikleri veya niyetlendikleri şekilde olmasa da insanlar yaşamlarını değiştirebilirler; ama deneyene kadar bunu asla bilememişlerdir (s.407-409).

Liberal hukuk yaklaşımına cephe alan, kendilerini bu yaklaşımın örttüğünü/gizlediğini ifşa etmekle görevlendiren eleştirel hukukçular, doğal ve evrensel olma tezine yaslanan hukuk ideolojisine, bu ideolojinin taşıyıcıları olan geleneksel role karşı çıkarlar. Kennedy’nin insanların haklarını elde etmesi için yapılan mücadelenin ilerisine giden, yanlış bilinçle mücadele eden bir radikalizm önerisi; Gordon’un gündelik hukuk pratiği ve insan hakları hareketleri yoluyla direniş vurgusu, aynı zamanda hukukçu aktivizmiyle de ilişkili görülebilen önerilerdir. Eleştirel Hukuk Çalışmaları, hukukçu aktivizmini ve bu kapsamda ilerlemeci hukukçuluk teorisini de (progressive lawyering theory) etkilemiştir. Aşağıda, bu yaklaşım, Eduardo Capulong makalesi (2009) referans alınarak anlatılacaktır.

İlerlemeci Yaklaşım

Hukukçu aktivizminin Amerika’daki gelişimini inceleyen Eduardo Capulong (2009), ilerlemeci hukukçuluk yaklaşımında merkezi olanın aktivizmi teşvik etmek/büyütmek olduğunu ifade eder. Her ilerlemeci hukuk pratiği yaklaşımı, istisnasız biçimde, bir çeşit müvekkil (client) etkinliği veya diğer aktivizmlerle temel bir bileşen olarak bağlantısıyla birlikte düşünülür. Birçok ilerlemeci hukukçu için müvekkil aktivizmi, yasal savunmanın/hukuku savunmanın başlıca amacıdır. Bu, demokrasi vaadinin gerçekleştirilmesi, hatta devrimci dönüşüme güç verme anlamına da gelir. İlerlemeci avukatlar, yalnızca örgütlü, politikleşmiş aşağıdan kitle eyleminin köklü ve kalıcı toplumsal değişmeyi üretebileceğine inanmakla; sıkı sıkıya hukuk reformuna odaklanmış liberal hukukçu pratiğinden, politika analistleri ve lobicilerden ayrılırlar/farklılaşırlar. Liberal hukukçu pratiğine karşıt biçimde ilerlemeci hukukçuluk, hiçbir köklü toplumsal değişikliğin yalnızca hukuk reformlarıyla ortaya çıkamayacağı varsayımına bağlıdır. Yine de, -bununla birlikte-, hukuk alanını toplumsal mücadele için bir forum olarak görürler. Bunun üç nedeni vardır: Birincisi, aktivistlerin, tutuklandıklarında ve/veya kamu otoritesi tarafından engellendiklerinde, hukuk alanında iş görmekten/çalışmaktan/mücadele etmekten başka bir seçenekleri yoktur. İkincisi, çünkü hukuk görece ekonomik ve politik çıkarlardan özerktir, hukuk reformu kampanyaları önemli kazanımlar elde edebilir. Bir başka deyişle, daha ileri değişimler için eldeki tek araç olan bu reformlar için mücadele, radikal olanakların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir. Üçüncüsü, hukuk toplumsal düzenin kurucusudur ve yalnızca egemen sınıfın basit bir aracı değil, adil bir toplumun esaslı bir bileşenidir.

Aktivist hukukçuluğun ABD’de ortaya çıkışı hemen hemen “baro”nun ortaya çıkışına denk düşse de, 1960’lara kadar akademik veya pratik alanda bir ilerlemeci hukukçuluk teorisinin kurumsallaşması mümkün olmamıştır. Akademide hukukun ilerlemeci eleştirisine, Eleştirel Hukuk Çalışmaları (CLS) hareketi; hukuk pratiğinin ilerlemeci eleştirisine, ikinci dalga klinik hukukçular/hocalar önderlik/öncülük etmiştir. Geçmiş kırk yıla bakıldığında, ilerlemeci yaklaşımın değişik isimler altında karşımıza çıktığı görülür: halkın/yoksulların/kamu yararının hukukçuları; isyankar/asi, devrimci, kolaylaştırıcı hukukçular vb.

İlerlemeci hukukçuluk yaklaşımının gelişimi beş evreye ayrılır: 1) 1960’lar ve 1970’lerin başlarında halkın, yoksulların hukukçuluğu, 2) 1970’lerde kamu yararı (public interest) hukukçuluğu 3) 1980’lerde "kenarlar"dakilere yönelen (on the margins) eleştirel hukukçuluk, 4) 1990’larda asi veya topluluk hukukçuluğu  5) 2000’lerde toplumsal adalet hukukçuluğu ve “hukuk ve örgütlenme (law and organizing)” yaklaşımı. Birinci aşamadaki radikal amaçlar güden aktivizm bazı kazanımlar sağlamış ancak iyi finanse edilen, yeniden organize edilen karşı saldırılar ve ülkenin politik olarak sağa dönüşüyle bunu sürdürememiş, bunun sonucunda parçalanmış veya çökmüştür.

1960’larda, -toplumsal hareketlerden etkilenilen bu dönemde- hukukçular, avukat-müvekkil ilişkisini, kendilerini müvekkillerin denk-aktivist ortağı olarak gören bir biçimde yorumlamışlar; örgütlenme, mücadele ve radikalleşmeyi öne çıkarmışlardır. Yeni sol ideolojiden beslenen bu aktivizmin odak noktasında “sistem” vardır; problem ve düşman olan, kapitalizm ve devlettir. Hukukçunun rolüyse toplumsal hareketlere hizmet etmektir. Mahkemeler politik eğitim ve savunma için bir forum mekanı olarak görülmüş/kullanılmış; bazen taktik olarak müvekkil adına konuşma yerine jüriye bizzat mükevvillerin hitap etmesi sağlanmıştır. Hukuki araçları kullanarak, müvekkilleriyle işbirliği içinde, radikal dönüşüm hareketinin kendi örgütlenmesini yaratması amaçlanmıştır.

ABD’de politik sağa dönüş sonucu, 1970’lerde, kamu yararı hukukçuları; müvekkilleri soyut ve pasif bir kamusallık olarak yeniden kavramsallaştıran, onları “dava”lara/”dava”lardan ibaret bir özneye dönüştüren ve hedef olarak hukuk kurumlarına erişim (access) bayrağını yükselten liberal hukuk pratiğine dönüş sağlamışlar, davaları kendilerinin üstün bir aracı olarak kullanmışlardır. Retorikte müvekkil aktivizmi kamu yararı hukukçuluğunun da önemli bir bileşenidir. Fakat hukuk reformu karşısında ikincil önem verilen bir konuma düşmüştür ve artık amaç radikal değişim değil kurumsal katılımdır. Bu dönemde, ekonomik kriz ve Yeni Sol’a karşı-saldırı, Yeni Sol’un bu karşı saldırıyla başa çıkmada yetersiz kalışı etkili olmuştur. Bunun yanında, toplumsal hareket hukukçularının elde ettiği başarılar adeta kendi sonlarını hazırlamış; açtıkları alana, kurumlara, şimdi finansal olarak da desteklenen (LSC ve Ford Foundation) kamu yararı hukukçuları girmiştir. Önceki dönemde mayalanan EHÇ (CLS) ve ikinci dalga klinik hocaları, ikiye ayrılmış; hukuk reformu ile köklü toplumsal değişim arasındaki diyalektik, reform lehine bozulmuş ve anayasa hukuku ile reformizm öne çıkmıştır.

Kamu yararı hukukçuları için sorun olan sistem değil, sistemdeki “dengesizlik (imbalance)”tir. Bu dengesizliğin düzeltilmesi için, hukuki ve politik süreçlerde temsil edilmeyenlerin/marjinalleştirilenlerin temsiline ve “çoğulculuk”a odaklanılır. Bu hukukçular için müvekkilsiz hukukçular da denilebilir, çünkü amaç dava başarısı ve kamu yararının ilerletilmesidir. Müvekkil-hukukçu ilişkisine bakış değişmiş, hukukçu “kahraman” rolüne bürünmüştür. Bir taraftan hukukçular gerileyen toplumsal hareketlerde liderlik pozisyonunu işgal etmişler, diğer taraftan yasal savunma müvekkil aktivizminin muhtemel katalizörü olarak ele alınmıştır. Bu değişim daha sonra keskin eleştiri konusu yapılacak olan, hukukçuların önderlik ettiği kampanyaların yükselmesine imkan sağlamıştır. Daha sonra hareketin gerilemesiyle bu hukukçular, hukuk fakültelerine girmiş ve dikkatlerini artan biçimde, yoksul ve işçi sınıfı topluluklarından hukuk öğrencileri ve kurumsal karar alıcılarına yöneltmişlerdir. Aynı zamanda, kamu yararı hukukunun doğuşu, yeni kuşak sol liberalleri üretmiş ve formel hukuk araçlarına aşırı vurgu yapan ilerlemeci hukuk teorisini hızlandırmıştır. İdari karar almaya/süreç ve mekanizmalarına odaklanan yeni örgütler doğmuş ve hızla çoğalmıştır. Özellikle elit hukuk fakülteleri olmak üzere okullarda öğrencilere klinik deneyim sağlamaya yönelik kamu yararı hukuk merkezleri açılmıştır. Buna paralel olarak, hukuk becerilerini geliştirmeye adanmış özel kurumlar da, şirketlerin sağladığı fonlarla hayata geçirilmiştir.

1980’lerde, politik koşulların yarattığı (Reagan ve Bush dönemi) kötümserlik; içe kapanma ve kenara çekilmeyi tetiklemiştir. Post-modernizm ve Neo-Marksizm’in etkisiyle hukukçu bilim insanları, problemi, kapitalizmin aşırılıkları olarak değerlendirmiş ve hiyerarşi, itaat/boyun eğme olarak yeniden tanımlamışlar; ilerlemeci hukukçunun rolünü, hukuki sürecin gizemleştirmesini çözmeye indirgemişlerdir. Örneğin Peter Gabel ve Paul Harris’e göre ilerlemeci hukukçuların amacı şu olmalıdır: Müvekkilleriyle saygılı ve eşit bir ilişki geliştirmek, devletin simgesel otoritesinin gizemini çözme, doğru sosyo-ekonomik ve politik hukuk tartışma kuruluşları ortaya çıkarmak ve hukuk ideolojisinin sınırlı karakterini açığa vurmak suretiyle hukuki çatışmaları yeniden şekillendirmek.

1990’larda Clinton ajandasına verilen cevap kimlik politikasının kötü bir biçimi olur. Bu kimlik politikası, “belirli bir baskıdan muzdarip olan, hem mücadeleyi tanımlamalı hem de önderlik etmelidir” fikrine dayanır. Artık diğerleri mücadeleye yalnızca “destek” olabilir, fakat onların “dışarıdakiler” olduğu da unutulmamalıdır. Kökleri, 1970’lerdeki yeni toplumsal hareketlerin parçalılığında bulunan kimlik politikası; sınıf ve sınıf mücadelesi fikrini reddetmekte, bunun yerine baskı altında olanların özerk örgütlenmelerini savunmaktadır. İlerlemeci hukukçuluğun seyri de, bu dönemdeki gelişmelere paralel gider. Postmodern ve postyapısalcıların “mücadelenin mikro alanları”na benzer biçimde, politik olarak bölgesel veya ulusal değil yereldeki statükoya karşı mücadele öne çıkarılır. 1980’lerin ideolojik odağı bu dönemde daha çok pratik projelere tercüme edilmiştir: Eğitim, medyanın kullanımı, çokdisiplinli yaklaşımlar. Döneme hakim olan “hikaye” anlatma teması Lopez’in (1992) asi hukukçu görüşünü de etkilemiştir. Lopez’e göre, marjinalleştirilmiş ve susturulmuş hikayelerin anlatılması mevcut kurumsal düzenlemelerin istikrarını sarsabilir. Lopez için büyük anlatılar şüphelidir; aktivist/asi avukat, müvekkilin problem çözme ve gündelik yaşam pratiğine yalnızca spesifik amaçlar için ve makul bir süre dahil olmalıdır. Böylece hukukçunun, bir bakıma terapatik/tedaviye yönelik bir rolü olur.

2000’lerde teorik odak yeniden değişmiş görünmektedir. Yoksulluğun, militarizmin, milliyetçiliğin yapısal nedenleri; makro tarihsel faktörler yeniden ilgi odağı olmaya başlamıştır. Artan toplumsal hareketler ve yeniden nüfuz kazanan sol liberalizm ortamında meydana çıkan bu dönüşümün, ilerlemeci hukukçuluk ve müvekkil aktivizmini canlandıracağı, merkezi dinamik olacağı öne sürülebilir. Örneğin Bill Quigley “devrimci” hukukçuların, mevcut hukuk sisteminin sınırlarını test etmeye kalkışmaması ve mevcut hukukun reformuna girişmemesi; bunun yerine, adil olmayan yapı ve sistemlerin yıkımına katılması, onu köklerinden yırtıp atması ve yerine adaleti esas alan yeni sistemler koyması gerektiğini ifade etmiştir.

Sonuç olarak, Capulong’un anlattığı şekliyle hukukçu aktivizminin ABD’deki tarihsel gelişimi, içinde yer aldığı dönemin sosyo-ekonomik koşullarından ve siyasal/düşünsel ortamından etkilenmiş; “radikal”den “ılımlı”ya, bir başka deyişle “liberal” hukukçu anlayışına yakınlaşan bir seyir izlemiştir. İki binli yıllar için iyimserliğini koruyan ve aktivizmin yeniden canlanacağı öngörüsünde bulunan yazarın, aktivizmin tarihsel gelişimini, ağırlıklı olarak “dışsal” faktörler temelinde yaptığı incelemenin; aktivistlerin bu süreçteki dönüşümünün altında yatan deneyime ilişkin (“içsel”) etmenlerin hesaba katıldığı çalışmalarla tamamlanması gerekmektedir. Bunun yanında, aktivizmin ABD dışında, örneğin Avrupa’da, nasıl bir gelişim çizgisi izlediğine, ABD’deki seyir ile ne tür bir ilişki kurduğuna, diğer bir ifadeyle farklı coğrafyalardaki aktivizme de, ayrıca bakılmalıdır.


Kaynakça

Capulong, E.R.C. (2009). Client Activism in Progressive Lawyering Theory. 16 Clinical Law Review, 109. Erişim: 25 Kasım 2015, http://scholarship.law.umt.edu/faculty_lawreviews/26/


Gordon, R.W. (2006). Bazı Eleştirel Hukuk Teorilerinin Eleştirisi (S. Gölbaşı, Çev.). İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, LXIV, 387-410.


Kennedy, D. (1982). Antonio Gramsci and the Legal System, ALSA Forum, 6 (1), 32-37.

Sartre, J-P. (2015). Aydınlar Üzerine (A. Bora, Çev.) İstanbul: Can. (1938).