gaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Aralık 28, 2015

Karanlığın Yüreği veya Yüreğin Karanlığı



Klasikler arasında değerlendirilen Karanlığın Yüreği, Joseph Conrad’ın, eleştirmenler tarafından üzerinde çok tartışılmış önemli bir eseridir. Yazarın 1890 yılı yolculuk notlarına dayanan roman 1899 yılında yayımlanır. Freud’un Beyond the Pleasure Principle ve Einstein'ın Theory of Relativity kitaplarından önce yazılmasına rağmen bu yayınlardaki fikirleri, tezleri içerdiği/barındırdığı öne sürülen[1] roman üzerine yapılan değerlendirmeler üç başlık altında toplanabilir. Buna göre esere, emperyalist sömürüyü eleştirdiği, burjuva ahlakını eleştirdiği veya insan ruhuna odaklanan psikolojik/sembolik bir roman olduğu yönlerinden yaklaşılır. Baskın olan görüşe göre roman, temelde psikolojik bir eser olarak değerlendirilmekte ve bu bakımdan Conrad’ın, Poe ve Hawthorne’dan ziyade Henry James ve Dostoyevski’ye daha yakın olduğu belirtilmektedir.[2]


Genelde Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği’ni eleştirmenler kişinin kendi benliğini bulma adına yapılan manevi bir yolculuk olarak değerlendirirler. Bazı eleştirmenler Conrad’ın simge ve sembolizmini Vergil’in Aeneid’inkine benzer geleneksel epik bir yolculuğu yansıttığını, kimisi de bazı bölümlerin Dante’nin İnferno’sunu yankıladığına dikkat çekerler. Kimi eleştirmenler ise kitabın psikolojik sembolizmle yüklü olduğunu vurgularlar. Bu görüşü paylaşanlar beyaz adam Kurtz’un ve roman kahramanı Marlow’nun bir eşi olduğunu ve Freud’un “ id” veya Jung’un gölgesini temsil ettiğini açıklarlar. Eser bir başka boyutta ele alındığında ise emperyalizmin eleştirisi olarak gözümüze çarpar. Yapıt Avrupa sömürgeciliğinin uygarlık maskesi altındaki korkunç yüzü, yirminci yüzyılın insanının ahlak yönünden çöküşü gibi değişik anlamlarda da okunabilir. Ne açıdan ele alınırsa alınsın, “ Karanlığın Yüreği” bu temalarla örülmüş bir içsel yolculukta, kişinin özüne ulaşabilme çabalarıdır.[3]


Ne dehşet! Ne dehşet!’

Kitap, Thames Nehri üzerinde demirlemiş, Nellie isimli gezi gemisinin güvertesinde başlar. İsmi, karakteri ve diğer özellikleri hakkında, öykünün sonuna kadar hiçbir fikir sahibi olamadığımız birinci anlatıcı (yazar), öncelikle güvertede bulunanları okuyucuya üstünkörü tanıtır. Güvertede; birinci anlatıcı ile birlikte, aynı zamanda Şirketler Müdürü olan kaptan, bir avukat, bir muhasebeci ve hikayenin ikinci ve asıl anlatıcısı olan gemici ve gezgin Charlie Marlow bulunmaktadır. Marlow, günün kavuşması ve karanlığın çökmesinden sonra, kitabın hiçbir yerinde ismi geçmeyen ve ancak okundukça neresi olduğunu anladığımız Kongo Nehri’ndeki bir macerasını, güvertedeki dinleyicilere anlatmaya başlar. Öykü bu anlatım üzerinden kurgulanmıştır. Öyküde, anlatıcının zamanı ve Marlow’un hikayesinin zamanı olmak üzere iki ayrı zaman bulunmaktadır. Öykü, kendi içinde başka bir öykü olarak kurgulanmış, değişmeceli biçem üzerine oturtulmuş alegorik bir eserdir.


Marlow, Hint Okyanusu, Büyük Okyanus ve Çin Denizi’ndeki görevini bitirmiş, Londra’da işsiz güçsüz dolanmaktayken bir süre sonra sıkılarak, kendisine çalışacak gemi bulma çabasına girer. Harita incelemeyi seven ve incelediği coğrafyalara gitmeyi düşleyen Marlow, bu kez gerçekten görmek istediği olağanüstü bir kıtayı seçer. Burası Afrika Kıtası’dır. Okuyucuya, kıtanın Afrika olduğu açıkça verilmez; hikaye içinden çıkarım yoluyla bu sonuca ulaşılır.


Afrika Kıtası’nda, Kongo Nehri üzerindeki ticaret yolunda seyir halindeki istimbotlardan birinde iş bulmaya çalışan Marlow, bu yolda, hiç de alışık olmamasına rağmen kirli dümenler çevirmeye, kendisine dostları sayesinde torpil bulmaya çabalar. Başaramayınca, teyzesi kanalıyla, yüksek mevkilerde görevli olan bir yöneticinin eşine ulaşılır ve istediği işe atanır. Kongo Nehri üzerinde ticareti yürüten Belçikalı şirketin Danimarkalı kaptanının öldürülmesi; Marlow’un ölen kaptanın istimbotunda görevlendirilmesini sağlar. Marlow; Londra’dan, Manş Denizi’ni aşarak, “beyaza boyanmış bir mezarı anımsatan” ve bu anlatımla Belçika’nın Brugges kentinden bahsedildiği izlenimi edindiğimiz, şirket merkezinin bulunduğu yere, sözleşmesini imzalamaya gider. Kitap, bütünüyle metaforlarla örülü olduğundan, okuyucudan beklenilen; zaman, mekan ve karakterler hakkında metaforlardan anlam çıkartarak sonuca gitmeleridir.


Marlow, sözleşmesini imzaladıktan ve gizlilik yemini ettikten sonra, gümrük memurları ve askerlerin indirilmeleri için her limanda duran bir Fransız gemisiyle, görev yerine doğru yolculuğa başlamıştır. Yolda, bir Fransız savaş gemisine rastlarlar; gemi terk edilmiş ıssız bir kıyıyı boşuna bombalamaktadır. Bu kıyının Gine veya Senegal kıyıları olduğu izlenimi uyanır. Savaş gemisinde her gün ortalama üç kişinin hastalık ve açlıktan öldüğü askerlere, memleketlerinden gönderilmiş mektupları vererek yola devam ederler. Sonunda, Kongo Irmağı’nın döküldüğü, dönemin Fransız Kongosu’nun başkent bölgesi olan Brazzaville bölgesi kıyılarına demirlerler. (Kinşasa’dan bahsediyor da olabilir.) Görev yerine ulaşması için daha yolu olan Marlow, nehir üzerinde iki yüz mil öteye gitmek zorundadır. İlk etapta, otuz mil ilerisindeki şirket şubesine ulaşmak için, süvarisi İsveçli olan küçük bir istimbotta kendisine yer bulur. İstimbot, Marlow’u şirketin şubesinin bulunduğu yere getirmiştir.


Marlow, şube binasına doğru patikayı çıkmaya başladığında, sömürgeleştirilmiş toprakların, köleleştirilmiş insanlarına rastlar. Birbirlerine zincirlerle bağlanmış kara derili bu insanlar kendi topraklarında, kafalarının tepesinde dengede tuttukları sepetlerle toprak taşıyarak, demiryolu inşaatında köle olarak çalışmaktadırlar. Başlarında silahlı, kendi halkına yabancılaştırılmış kara derili zalim bir adam vardır ve bu adam beyaz derili Marlow’u görünce kendi halkına yönelttiği silahını yere indirir. Arada bir, uçurumun yola engel olmamasına rağmen, tıpkı Senegal veya Gine kıyılarının terkedilmiş topraklarının amaçsızca bombalanması gibi, yine hiçbir amaca hizmet etmeksizin patlatılan bomba sesleri duyulur. Marlow Şube’ye ulaştığında, kolalı yakalı, beyaz manşetli gömlekli, çevredeki yıkıma tezat bakımıyla dikkat çeken şirketin muhasebecisiyle karşılaşır ve Kurtz’un adını ilk olarak ondan işitir. Kongo Irmağı’nda aynı yolu yukarı aşağı kat eden şirket gemileri, karanlıklara doğru bakır teller, pamuklular taşırken; karşılığında ırmak ağzına doğru değerli fildişlerini ulaştırmaktadır. Bu işte en başarılı olan ise kuşkusuz, şirketin en önemli temsilcisi ve iç şubenin müdürü Kurtz’dur.


Kurtz’un geleceği parlak, kariyerinde önü açıktır. Marlow bu şubede bir süre geçirdikten sonra, altmış kişilik bir heyetle yaya olarak Merkez Şube’ye doğru yola çıkar. Yol boyunca kara derilileri katletmiş vahşi beyazlarla karşılaşır. Yabanıllık ve vahşiliğin, kara derililerin aksine, sözde ‘uygarlaştırma’ ile görevlendirilmiş sömürgeci beyazlara has bir özellik olduğuna tanıklık eder. Merkez Şube’ye ulaştığında ise, görevlendirildiği istimbotun bir kaza sonucunda ırmağın suları altına gömüldüğünü öğrenir. Merkez Şube’nin müdürü, Marlow’un gelmesini bekleyemeden geçici bir kaptanla istimbotun yol almasını istemiştir. Çünkü çok önemli bir temsilci olan Kurtz’un hastalandığı hatta ölebileceği duyumu alınmıştır. Kurtz’u kurtarmak gerekmektedir. İşte bu şekilde yola çıkan istimbot kaza geçirerek batmıştır. Görevine başlayabilmesi için, Marlow’un gemiyi su altından çıkarıp tamir etmesi gerekmektedir. Burdan sonra, Marlow’un da görevi değişir ve Kurtz’a ulaşmak ve onu kurtarmakla görevlendirilir. Marlow Kurtz’a yaklaştıkça, öykünün ilk anlatıcısının ve asıl zamanının yer aldığı Nellie isimli gemide; zifiri karanlığın çökmesi ve gemideki dinleyicilerin Marlow’un yüzünü dahi seçemeyecek kadar karanlığa gömülmeleri, Kurtz’un karanlık kişiliğine, daha doğru tabirle karanlığa yaklaşmanın bir metaforu olarak karşımıza çıkar.


Marlow, batık gemisini onardıktan sonra; ateşçi, dümenci, yamyamlar ve hacılardan oluşan mürettebatıyla beraber çeşitli maceralar yaşayarak Kurtz’a doğru yola çıkar. Irmak kenarındaki yerlilerle savaşırlar, yol boyu çeşitli tehlikeler atlatır; can ve mal kaybı yaşarlar. Sonunda Kurtz’un bulunduğu şubeye vardıklarında, üzeri mavi, kırmızı ve sarı yamalarla kapatılmış tuhaf kıyafetli, palyaço görünümlü komik bir adam Marlow’un ekibini karşılar. Burada Belçika ya da Fransa Kongosu’nun, emperyalist devletlerin çeşitli sömürgeci şirketleri aracılığı ile köleleştirilmesi; kıyafetin renkleri ve yamaları ile sembolize edilerek, Kongo büyük emperyal güçlere yaranmaya çalışan bir palyaçoya benzetilmiş gibi görünmektedir. Daha sonraki sayfalarda, palyaçonun ceplerinden çıkanlarla anladığımız kadarıyla; emperyalizm gücünü ve iktidarını, kitaplar ve silahlar aracılığıyla göstermekte ve yaymaktadır.


Kurtz’un yaşadığı derme çatma evin etrafı, ölü insanların başlarının saplandığı sivri uçlu kazıklarla çevrilidir. Kurtz bir fildişi avcısıdır, ve bu uğurda her türlü kötülüğü yapabilecek bir insandır. Gerekirse öldürmek de dahil. Bu kafalar bu uğurda öldürülmüş ‘isyancılar’ın sergilendiği kazıklara oturtularak; bu haliyle çevre kabile ve köylerdekilere caydırıcı bir tehdit olarak sergilenmektedir. İsyancılar’ın her dönemde ismi farklıdır. İşçiler, hükümlüler vb. Kurtz bir sedyeyle gemide küçük bir kamaraya taşınır. Mektupları ve evrakları da kamarasına getirilir. Gemi dönüş yoluna çıkmadan o gece orada dinleneceklerdir. Kurtz gece yarısı kamarasından hasta ve bitkin bir halde kaçar. Marlow bütün mürettebat uykudayken birden uyanır ve kamarayı kolaçan eder. Kurtz’un kaçtığını anlayınca etrafı aramaya çıkar. Dar bir patikada Kurtz’un önünü keserek, onunla yüzyüze gelir. Marlow, bir anlamda kendi içindeki yabanla, yani her insanın derininde yatan o kötüyle yüzyüze gelmiştir.


İnsan ruhunun kendi içindeki iyileri ve kötüleri her daim bir kör dövüş halindedir. Bu kör dövüşü kötünün kazanması halinde insanın delirdiği, iyinin yenmesi halinde ise Nellie’nin güvertesinde bir Buddha gibi bağdaş kurarak oturmuş Marlow misali, insanın bilgeliğe ulaştığı hakikati yine metaforlarla okuyucuya verilmiştir. Marlow Kurtz’u ikna edip tekrar gemiye götürürken, tek başına kalmış insan ruhunun asil savaşını vererek ter dökmüş, içindeki kötüyü yenerek, Kurtz’u yatağına yatırmıştır. Geminin ‘karanlığın yüreği’nden yahut ‘yüreğin karanlığı’ndan yola çıkarak dönüş için yaptığı yolculuğun başında Kurtz’un ağzından çıkan şu sözler, evvel eski ve ebedi, alçak dünya düzenini tanımlaması bakımından, öykünün belki de en mühim sözleridir: ‘İçinde gerçekten çıkar sağlanacak bir şey olduğunu gösterirsen, yeteneğinin tanınmasına engel tüm sınırlar ortadan kalkar. Tabii, amaçlarına – amaçlarının doğruluğuna- dikkat etmelisin hep.’...


Ne dehşet! Ne dehşet!’ Kurtz gemide bu son sözleri söylerek ölür. Marlow ülkesine döndüğünde artık tamamen farklı bir adam olmuştur. Bir anlamda uyanmıştır da denilebilir. Artık: ‘birbirlerinden biraz para yürütmek; o iğrenç yemeklerini gövdelerine indirmek, o sağlıksız biralarını içmek, o önemsiz, aptalca düşlerini görmek için sokaklarda koşuşan adamlara kızmaya...’, bütün o adamları ‘yaşam üzerine bilgileri sinir bozucu birer yalandan ibaret olan saldırganlar’ olarak görmeye başlar. O saldırgan ve sinir bozucu adamların, ‘kendilerine verdiği o salakça önemin doldurduğu yüzlerine gülmemek için kendini zor tutar’ bir hale gelmiştir.


Yabanda, Kurtz’un ilkel sevgilisi ile karşılaşan Marlow, öykünün sonunda Kurtz’un ‘Uygarlık’ta bıraktığı sözlüsüne ulaşarak son mektupları bırakır. Mülkiyet hırsıyla fildişi peşinde koşan ve bu uğurda bir katile dönüşen Kurtz’un Kongo’ya gitmeden önce çok yoksul olduğunu ve zengin sözlüsünün ailesinin bu nedenle Kurtz’u istemediğini öğreniriz. Kurtz, bu nedenle Kongo’ya gitmiş, ruhunu yabana satmış, içindeki iyiyi ise, yabandaki ilkel sevgilisinin doğallığında korumaya çalışmıştır. Marlow’un anlattığı öykü burada biter ve Thames Nehri’nde Nellie isimli gemide Marlow’u dinleyenler, Marlow’un düşünen Buddha görünümüne bakarken; Nellie de, uçsuz bucaksız bir karanlığın yüreğine akan ırmakta gelgitin bitmesini beklemektedir.


Yüreğin Karanlığına Yolculuk


Karanlığın yüreği” mi, yoksa “yüreğin karanlığı” mı? İki tamlamanın ortak terimi “karanlık” olsa da, birincisinde merkezi unsur “karanlık” iken, ikincisinde “yürek”tir. Bu durumda, yazar, romanın başlığında yaptığı tercihle “karanlığı” önceliyor gibidir. Bu kapsamda romanın iki ana karakteri, insan ruhunun düalizmini simgeler. Marlow iyiliği ve bilgeliği temsil ederken, Kurtz kötülüğü ve pisliği sembolize eder. Ancak, güce tapan asalı hacılar, güçlerinin farkında olmayan ve boyun eğerek kötü tanrıya tapan yaban kabileleri, yamyamlar, dümenci, ateşçi, Kurtz’un ilkel sevgilisi ve uygar sözlüsü, şirket müdür ve temsilcileri, insan kaderini ören yaşlı kadınlar gibi, bütün diğer yan ve yönlendirici karakterlerin de metaforik ve derin anlamları/önemi vardır. Bu anlamda hikayedeki fildişleri, bakır telleri ve hatta suaygırı dahi sembolik öneme sahiptir. Aynı şekilde, Nellie’de bulunan kaptan, avukat, muhasebeci gibi karakterler dahi özellikle sembolik olarak seçilmiş karakterlerdir. Bütün karakterlerin özenle yaratıldığı kitapta, her bir karakterin ayrıca derinlikli olarak incelenmesi ile oluşturulacak bir değerlendirmenin, en az kitap kadar başka bir kitabın yazılmasına neden olacağı söylenebilir.


Marlow’un Kurtz ile karşılaşmasından önce, Nellie isimli gemideki dostlarına Kurtz’u anlattığı satırlar, Kurtz’un insan ruhunun kötülüklerine ilişkin göndermelerle yüklü kişiliği nedeniyle, önemli bir paragraftır ve öykünün ana düşüncesi de bu paragrafta yatıyor gibidir. Bu bağlamda romanın ana temasının, insan ruhunun tek başına kalarak kendini tanıyabilmesi ve gereken bilgeliğe erişebilmesi için, öncelikli olarak yine kendi içindeki kötü ve kötülüklerle yüzyüze gelmesi gerektiği argümanının olduğu söylenebilir.


Ülkenin iblisleri arasında yüksek bir yere oturmuştu. Hem de gerçekten. Anlayamazsınız. Nasıl anlarsınız? Ayağınızın altında sağlam bir kaldırım, çevrenizde sizi alkışlamaya, üstünüze düşmeye hazır iyi yürekli komşular, polisle kasabın arasından kibarca geçip rezaletten, darağacından ve tımarhaneden korkarak yaşıyorsunuz; bağsız ayakların insanı yalnızlık yoluyla, denetimsiz, tam yalnızlıkla, sessizlik yoluyla, iyi yürekli komşuların kamuoyundan fısıldayıp uyarmadıkları tam sessizlik yoluyla; ilk çağların hangi bölgelerine götüreceğini düşünebiliyor musunuz? Bu küçük ayrıntılar çok önemli. Yok oldukları zaman, insan kendi doğal gücüne, kendi sadakat yeteneğine güvenmek zorunda kalıyor. Tabii yanılamayacak kadar ahmak da olabilirsin, karanlık güçlerin saldırısı altında olduğunu anlamayacak kadar küt. Ama hiçbir ahmağın şeytanla oturup ruhunun pazarlığını yaptığını da sanmıyorum: Ya ahmak fazla ahmaktır ya da şeytan fazla şeytan – hangisi bilemiyorum. Ya da öylesine akıl almaz derecede ulu bir kişisindir ki, ulvi olmayan tüm ses ve görüntülere tamamen kör ve sağırsındır. O zaman da senin için dünya yalnızca üstünde durmaya yarayan bir yerdir ve böyle olmak senin kazancına mıdır, kaybına mıdır bilemem. Ama çoğumuz bunlardan ne birine, ne ötekine benzeriz. Dünya bizim için yaşanacak bir yerdir, bu yüzden de tahammül etmemiz gereken görüntüler, sesler, kokular vardır. Hey Tanrım! Sıkıysa suaygırı leşi mesela, kokla da kirlenme. Ve işte orada – anlıyor musunuz? – gücünüz devreye giriyor: pislikleri gömmek için göze batmayacak çukurlar açabilme yeteneğinize duyduğunuz güven, kendinize değil de ne idüğü belirsiz, ağır bir işe bağlanabilme gücünüz. Oldukça da zordur bu. Aslında özür aramaya, hatta açıklamaya bile çalışmıyorum. Kendimle hesaplaşmaya çalışıyorum, Bay...Bay Kurtz için. Boşluğun ötelerinden gelen bu iblisleşmiş hayalet, tümüyle yok olmadan önce akıl almaz itiraflarıyla onurlandırdı beni...Tüm Avrupa’nın katkısı vardı Kurtz’un yaratılmasında; sonradan öğrendiğime göre de, Uluslararası Vahşi Alışkanlıkları İtlaf Cemiyeti çok uygun bir iş yapmış, Kurtz’dan, gelecekteki çalışmalarına ışık tutması amacıyla bir rapor hazırlamasını istemişti...Başlangıçta, biz beyazların, varmış olduğumuz gelişme noktası açısından, ‘onlara (vahşilere) doğaüstü yaratıklar gibi görünüyoruz, onlara birer tanrı kadar güçlüymüşçesine yaklaşıyoruz,’ falan diye yazmıştı. ‘Yalnız irademizi kullanarak, sınırsız denebilecek iyilik yapabilme gücümüz var.,’ vs. O andan itibaren uçmuştu, beni de yanında götürmüştü. Vardığı sonuç çok görkemliydi, ama akılda kalmıyordu, anlıyor musunuz? Yüce Bir İyilik Gücü’nün yönettiği yabancı bir Sonsuz’u düşündürüyordu bana. Heyecandan titriyordum. Güzel anlatımın – sözcüklerin – soylu, dağlayan sözcüklerin sınırsız gücüydü bu. Cümlelerin büyülü akışını kesecek pratik bilgiler yoktu, yalnızca son sayfanın dibine titrek bir elle çok sonradan eklendiği belli olan bir not, aklındaki yöntemin bir açıklaması sayılabilirdi. Çok basitti, ve tüm esirgemesiz duyguları kamçılayan o seslenişin sonunda, duru bir gökte çakan bir şimşek gibi korkunç, ışıl ışıl parlayıveriyordu önünüzde: ‘Telef edin hayvanların tümünü!’ İşin tuhafı, bu değerli hamişi unutmuş olduğu anlaşılıyordu, çünkü sonradan, deyimi uygunsa, biraz kendine geldiğinde, (kendi ifadesiyle) ‘risalesine’ iyi bakmak için tekrar tekrar yalvardı, çünkü bu yazdıklarının gelecekte kendi meslek yaşamına olumlu katkıları olacağına inanıyordu...Unutulmayacak o. Her ne idiyse, sıradan bir adam değildi. İlkel canlara, kendi onuruna cadı dansları yaptıracak kadar büyüleyici ya da korkutucu bir gücü vardı, hacıların küçük ruhlarını da ürkünç endişelerle doldurabiliyordu: En azından bir sadık dostu vardı ve bu dünyada ne ilkel, ne bencil olan birisini kazanmasını bilmişti. Hayır; onu unutamam, ama ona ulaşmak için yitirdiğimiz canlara değdiğini de söyleyemem...


Kitaptaki anlatıcı ana karakterin ismi seçilirken, Conrad tarafından Christopher Marlowe’a gönderilen bir selamdan bahsetmek mümkün olduğu gibi, Kurtz’u da Doktor Faustus olarak değerlendirmek imkan dahilindedir. Joseph Conrad bu kitabı nedeniyle, çeşitli çevrelerce döneminde ve döneminden sonra ırkçılıkla suçlanmış olsa da, bu suçlamanın baş aktörü Chinua Achebe’nin bu konudaki tezlerini ileri sürmek suretiyle, esasen dikkatleri kendi üzerine çektiği ve bu sayede tanınmış olduğu da hesaba katılmalıdır. Kitapta kullanılan beyaz tenli ve siyah tenli insan profilerinin bu anlamda yine metaforik olarak seçildiği düşünülebilir. Conrad’ın büyük bir deha ürünü olan eseri, gerek kurgu ve üslup, gerekse karakter ve anlatımı ile başından sonuna kadar okuyucuyu soluksuz bırakmaktadır. Doktor Faustus’un aksine, bu kez şeytan değil, insan ruhundaki iyi kazanmış görünse de; aslında düzenin ve insanlığın yüreğindeki karanlık, aynı acımasızlığıyla devam etmektedir.

Gaye Çiftçi


Kitabın Künyesi


Joseph Conrad, Karanlığın Yüreği ve Kongo Günlüğü (Heart Of Darkness with The Congo Diary), Çev.Sinan Fişek, İletişim Yayınları, 2015, İstanbul


[2] John Tessitore, Freud, Conrad, and "Heart of Darkness", College Literature, Vol. 7, No. 1 (Winter, 1980)
[3] Raşel Rakella Asal, Karanlığın Yüreğine Yolculuk, http://dipnotkitap.net/ROMAN/Karanligin.htm


Perşembe, Aralık 11, 2014

Ay Karanlık !..



Lokman’da kurutulmuş yaban mersinleri ve poşetlenmiş kış çayları tezgahlara çıkmışken girdiğin yollardan sapa düşemezsin. Zaman yok ki! Güneş var, doğar; ay var o da karanlığa doğar; dünya var bir de, döner. Bazan yüzünü, bazan sırtını güneşe döner. Gece var, ay karanlık; gündüz ışıldayan ve ışıklı, iyi bakarsan o da karanlık. Bunlara zaman diyemezsin.

Zamanı biz yarattık. Doğa’nın ve doğan’ın zamandan haberi yok. Bir yerde okumuştum. Nerde şimdi unuttum. “Saat zamanı dilimlere bölerken” bu çemberden başka bir çembere geçemezsin. Saatin dilimlere ayırdığı zamanı doğa’ya ve doğan’a biz öğrettik. Sümerler’e sövsen, Foucault sarkacını kırıp yok edemezsin.

İncirin kabuğunu soyup, içini açsan, o küçük çekirdeklerden birinin özündeki boşluğa baksan, koca bir incir ağacını göremezsin. Ama ağaç ordadır.

Şimdide takılı kalmış, geçmiş ve geleceğin izlerinden bir bütün, duran ve durağan varlıklarız. Hareket edenlerden değiliz. Hareket ettiğini sananlardanız. Gün ağarınca kalkar, her gün güneş batana kadar aynı işleri, zamanı dilimlere ayıran saatin aynı dakikaları ve aynı saniyelerinde yaparız. Bugünümüzün geçmiş haftanın bugününden ya da on yıl öncenin bugününden bir farkı yoktur. Aynıyız. On yıl sonraki bugünden de farkı olmayacak bugünler yaşarız. Aynı durağanlıkta olsak da hareket halinde olduğumuz yanılgısındayız. Sürekli aynı zamanı yaşarız. Yine de bitmesine yakın şaşarız. Daha yapacak çok işimiz vardır. Şimdiye kadar yapılmamış ama yapılacak olan. Zamanımız olmalıdır. Bir kelebeğin ömrü ile farkı olmasa da ömrümüzün, kelebeğin zamanı ile zamanımız arasındaki göreceli akış, ona yavaş bize hızlıdır. Oysa görece kısa olansa, onun yaşamıdır.

Turgut Uyar, “göğe bakalım” derken, Haruki Murakami “aya bakalım” der, 1Q84’te. Halbuki, Aldous Huxley, “göklerin krallığı kalplerdedir, kalbe bakalım” demiş, Kadim Felsefe’de. Nereye bakacağımızı bilmeyiz. Nere bakarsak bakalım, gökte de yerde de aranılan yoktur; çünkü aslolan aramamaktır.

Sevgi dolu bir alınla dünyaya geliriz. O sevgi dolu boş alında derin çizgiler vardır. Çizgilerle verilen hüküm, doğumla ilan edilir. Yargımız aynı zamanda yazgımızdır. Biz, seçtik sanırız. “Bilinmeyeni bileni, duyulmayanı duyanı, işitilmeyeni işiteni” ararız. Ararken önyargılara sarılırız. Önyargılardan oluşmuş fikirlerimiz, o fikirlerle darağaçlarına astıklarımız, astıktan sonra kesilen ağaçlarımız vardır. Çokluk astıklarımız kadındır. Cellatlığı severiz, cellatlara alkış tutmayı sevdiğimiz gibi.

Anlam ararmış gibi yapar, aslında huzuru ararız. Çünkü kalbin huzursuz, telaşlı, rahatsız atımını yediden sonra yavaşlatamayız. Huzura adanmış varlıkla, alnımızın secdeye değdiği de olur, ellerimizin göğüslerde kavuştuğu da, bağdaş da kurulur elbet, mum da yakılır belki. Bütün kuttörenlerin totemcilikten geldiği bilgisine sahip değiliz. Çağdaşlık kisvesi altında yatan ilkel kuttörenlerimiz vardır. Sünnet ederiz, kurban ederiz. Oysa, varlığın belki de tek bir anlamı vardır, o da genlere işlenmiş kodların bir sonraya aktarımıdır. Acaba, o aktarımın bir anlamı var mıdır?
İyiliğin ve kötülüğün bilgisini taşıyan o ağacın meyvesi neden yasaklanmıştır. Haydi yasaklanmıştır da, o memnu meyveyi yiyen adam ve kadın yemişten bilgiyi neden alamamıştır. Almıştır da bir tek kötüyü mü algılamıştır? Genlerin aktarımından payımıza bir tek kötüler mi kalmıştır?

Toprağı ekeriz, hayvanı güderiz, ipliği eğeriz; toprağı ekeni, hayvanı güdeni, ipliği eğeni güderiz. Böyle geldik, böyle gideriz.

Kendimizi kutlamayı ve kutsamayı severiz. Başkalarına adanmış hayatlarımızın aslında kendimizin kendimize adanmışlığı olduğunu bilmeyiz. Bu kendine rağmen kendine adanmışlığı kutlamayı seçeriz. Herkes de kutlasın isteriz. Farklı, fedakar, iyi ve sevecenizdir. Aynı özden gelen aynılar olduğumuz bilgisi hoşumuza gitmez.

Oysa ki; “...tüm yaşamını kendini başkalarına adadığın, hiç bencil olmadığın inancıyla geçirdin. Başka hiçbir şey, kendini beğenmişliği, kişinin benliğine duyduğu sevgiden pekala bağımsız olduğu ve kendini daima cömertçe komşularına adamış olduğu yönündeki böylesi içsel tanıklık kadar yoğun besleyemez. Ne var ki; başkalarınaymış gibi gözüken tüm bu adanmışlık, gerçekte senin kendine olan adanmışlığın. Kendine olan sevgin, daimi bir kendini kutlama noktasına ulaşıyor ki bu sevgiden bağımsızmış gibi hissediyorsun; tüm vicdani çekingenliklerinin kökünde bu var. Seni bu kadar istekli ve duyarlı yapan şey, ‘BEN’...” demiş, Fenelon. Orda, tüm o yoğunluğu ile duran ‘BEN’ i fark etmeyiz. Menfaatin yapamayacağı fedakarlık da, ‘BEN’ den azade menfaat de  olmaz oysa, ama bunu dillendirmeyiz. 

Lokman’da kurutulmuş yaban mersinleri ve poşetlenmiş kış çayları tezgahlara çıkmışken girdiğin yollardan sapa düşemezsin. Doğumla ilan edilmiş alın çizgilerini inkar edemezsin. Bir noktadan geçen doğrular kadar yol varsa da, senin hükmün bir yoladır, yandaki yola hükmünü geçiremezsin. İncir çekirdeğinin içi boş özündeki kadim ağacı göremezsin. Ağaç, ordadır. Hastalık var, savaş var, kan ve ölüm var. Gece var, ay karanlık...
ey yedi yaş
ey yola çıkmanın mucizevi an'ı
senden sonra ne varsa yok olup gitti, cehalet ve çılgınlık içinde

senden sonra
kuşlarla
rüzgârla
aramızda
güçlü bir aydınlık ve zindelik bağı olan o pencere
kırıldı
kırıldı
kırıldı senden sonra o
su, su, sudan başka tek kelime etmeyen
topraktan bebek
suda boğuldu

senden sonra ağustosböceklerinin sesini öldürdük
ve alfabenin harflerinden yükselen zil sesine
ve silah fabrikalarından yükselen düdük seslerine bel bağladık

senden sonra oyun yerimiz olan
masaların altından
masaların ardına
masaların ardından
masaların üstüne vardık
ve masaların üstünde oynadık
ve yitirdik, senin rengini, ey yedi yaş

senden sonra biz ihanet ettik birbirimize
senden sonra biz bütün yadigârları
kurşunlarla ve saçılmış kan damlalarıyla sildik
sokak duvarlarının alçılanmış şakaklarından
senden sonra meydanlara yürüdük, bağırdık:
"yaşasın!"
"kahrolsun!"
ve meydanların hay huyunda, uyanıklık edip şehre gelen
şarkıcıya, üç-beş kuruş kazandırmak için, el çırptık
senden sonra birbirimizin katili olan bizler
aşkı yargıladık
ve öyle ki kalplerimiz
ceplerimizde endişeliyken
aşkın payını sorguladık

senden sonra biz, mezarlıklara yüz sürdük
ve ölüm, büyükannenin çarşafının altında nefes alıp veriyordu
ve ölüm, öyle güçlü bir ağaçtı ki
başlangıcın bu tarafındaki diriler
kederli dallarına adak çaputu bağlıyorlardı onun
ve sonun öbür tarafındaki ölüler fosforlu köklerini kemiriyorlardı onun
ve ölüm o türbede oturmuştu ki
dört yanında ansızın dört mavi lale
beliriverdi

rüzgâr sesi geliyor
rüzgâr sesi geliyor ey yedi yaş

kalktım ve su içtim
ve ansızın hatırladım
körpe ekinlerin
çekirgelerin hücumundan nasıl korktuklarını
daha ne kadar ödenmeli
ne kadar ödenmeli daha
bu beton küpün tamamlanması için?

biz yitirmiş olmamız gereken ne varsa
yitirmişiz
ışıksız, yola düşmüşüz biz
ve ay, ay, o şefkatli kadın, oradaydı hep
ve çekirgelerin hücumundan korkan körpe ekinlerin üzerinde
kâgir bir damın ardında kalan çocukluk hatıralarında

ne kadar ödenmeli daha?
Furûğ Ferruhzâd”

        Gaye Çiftçi



Cumartesi, Kasım 15, 2014

HAPİS-HANELER v e MESAFELER - Gaye Çiftçi


“Oklu kirpiler, ısınmak ve donarak ölmekten kurtulmak için birbirlerine sokulurlar. Ancak, bir süre sonra, aşırı yakınlaşma nedeniyle birbirlerinin dikenlerine temas etmeye başlarlar. Canları acımaya meylettiği vakit, birbirlerinden de uzaklaşırlar. Isınma ihtiyacı tekrar birbirlerine yaklaştırır yaklaştırmasına ama, dikenlerin teması ile canları tekrar acır ve tekrar uzaklaşırlar. Oklu kirpiler, bu acılarla baş edebilmek için sürekli olarak katlanılabilir mesafeyi bulmaya çalışırlar.”


Çay demledi. Oturdu. Birazdan bilgisayarın başına geçecekti. Biraz “occupy” yapmak istedi. Çünkü o biraz occupy’di. Herkes de bunu böyle bilirdi. Bu yönünü çok gösterdi. İşgaldi. Hem de isyandı. Hatta oturduğu yerden ne isyanlar çıkardı!

Bir gün yine böyle oturmuş, kahve içerken, “Gezi” oldu. Bilgisayar gerek bu işler için. İlla bir de sosyal ağa üye olacaksın. Havalı şeyler işte.

Sonra “Roboski” olmuştu. Roboski olduğu gün, bilgisayarın başında bir yandan sütlaç yemişti, hiç unutmadı, yazdı. Unutmayacak ve unutturmayacaktı. Çok beğenildi.

Herkesin Ermeni olduğu bir gün, 140 karakterli bir şeyler yazdı. Light kola içti, o gün o da Ermeni’ydi.

Öyle olurdu, otururken her şey olabilirdi. Süperman’di. Her şeyi çok iyi bilirdi.

Trol oldu bir gün. Çok pis benzetti herkesi. Ne gündü ama! Öyle zamanlarda galiba biraz da Heman’di.

Sonra, bak bu inanılmaz, ODTÜ ormanında bir eyleme gitti. Bilgisayarın bir köşesinde word dosyası açıktı, iyi günde ve kötü günde internete bağlıydı, eylemdeydi. O esnada çekirdek çitledi. Elektrikli sobası vardı, ayaklarını ısıttı.

LBGT bireyi olduğu gün, aynı zamanda annesiyle telefonda sohbet etti. Biraz arkadaşlarını çekiştirdi. Bir dostunun 140 karakterlik karakterini beğendi.

Nükleer santrale karşı olduğu gün, araya virgül atmayı unuttu, anlam bozuldu, cümle düştü. O gün fazla beğenilmedi.

İnce belli bardakta çayını içtiği başka bir gün, cam işçileri için grev yaptı. Grev esnasında çok yazmıştı, boyun fıtığı azdı. Demli çayı ince belli bardakta sevdiğini ise hiç unutmadı. Unutmayacak ve unutturmayacaktı.

Şimdilerde, o bir ağaç. Hem zeytin, hem de zeytinyağ. Böyle kaygan, yağlı, bulaşık. Öyle işte. Hep yukarda, uçucu, kaçıcı, çekici. Tutamazsın.

Leonard Cohen dinlemeyi seviyor. Müzik, her türlü gidiyor.  

Sözünü ettiğimiz, sensin, benim, o ve onlar… Yani, biziz. Ve elimizde telefonlarımız, çalıştığımız mekanlarda ve evlerimizde bilgisayarlarımızla, insanlık tarihinde hiç olunmadığı kadar dev bir hapishanenin tam ortasında çaresiziz.

PANOPTİKON

Toplum kuramcı Jeremy Bentham’ın, 18. Yüzyılda, eksensel dairesel mimari planında geliştirdiği, “gözün iktidarı” olarak da bilinen Panoptikon isimli hapishane planı, ortasında yer alan avluda bir kuleyi çevreleyen hücrelerden oluşur. Hücreler birbirlerinden duvarlarla ayrılmıştır. Hücrelerin her biri ön cephede kuleye bakar ve önü açıktır. Hücrelerin bu cephesinin tam aksi bölümünde ise, bir pencereden sürekli olarak gün ışığı sızar. Bu şekilde, arkadan vuran ışık sayesinde, kulede bulunan bir gözetmen, her bir hücredeki bireyin her hareketini gözleyebilir.

Gözetleme ve izleme amacıyla kullanılan kulenin pencereleri yoktur ama panjuru vardır. Hücredeki kişi kuleden, panjurların aralıklarından her an gözetlenebileceğini bilir, ancak o anda gözetlenip gözetlenmediğini, panjurun yapısı gereği bilemez. Komşu hücrelerde kalanlar ise birbirleriyle, aradaki duvar nedeniyle tam ve kesintisiz iletişime giremez.

‘Tam ışık altında olma ve bir gözetmenin bakışı, aslında koruyucu olan karanlıktan daha fazla yakalayıcıdır. Görünürlük bir tuzaktır.’ der, Michel Foucault, Hapishanelerin Doğuşu isimli kitabında. Bu hapishane modeli daha sonraki yüzyıllarda, kolejler, okullar, hastaneler gibi bir çok yapıda mimari olarak kullanılmıştır. Nerede hizaya sokulması gereken, çok sesli insan kakafonisi varsa, orada panoptikon da mutlaka yer almıştır.

“- Bentham, iktidarın görünür ve bu varlığının kanıtlanamaz olması, ilkesini koymuştur.

Görünür: Tutuklu, gözünün önünde sürekli olarak, gözlendiği merkez kulesinin siluetini bulacaktır.

Varlığının kanıtlanamaz olması: Tutuklu o anda, kendine bakılıp bakılmadığını asla bilmemeli, ama bunun her an olabileceğinden hiçbir kuşkusu olmamalıdır.” [1]

Panoptikon’u yaratırken, Bentham ucunun nereye varacağını tahmin edebilmiş miydi bilinmez ama, bu sözü geçen hapishanenin mantığı, tam da sosyal medya ağlarında, farkında olunmadan esasen kullanılmaktadır.  

YAŞASIN SOSYAL MEDYA KARDEŞLİĞİ

Artık, insanlar, üyesi oldukları sosyal medya ağlarında, kulenin varlığını, o kuleden sürekli olarak izlenip gözetlenebileceklerini bile isteye, ancak kimlerin veya nelerin gözetlediğini veya izlediğini bilmemeyi de göze alarak, gönüllü yer alıyorlar. Belki de, Bentham’ın hapishane modelinden tek farkı bu gönüllülük pratiği.

Üyesi olduğumuz sosyal medya ağlarında, sürekli olarak izlenebileceğimizi, her bir takipçimizin kendi kulelerinden, yarı karanlık panjur gölgeleri altında, bizleri görebileceğini bilerek ve bunu da isteyerek yer almıyor muyuz? Ve kendi yarı karanlık kulelerimizden, panjur aralıklarına parmak uçlarımızı dokundurup, belki de tükürük saçarak etrafa, kendi mahpuslarımızı, garip bir iştihayla izlemiyor muyuz?  Bu noktada, siyasi muktedirler tarafından da kolaylıkla izlenebildiğimizi, yani fişlendiğimizi söylemeye gerek var mı?

Bu mahpusluk bilinçsizliği altında, insanlığın başka bir yaratığa doğru dönüşmesinden korkmak gerek belki de. Çünkü, aslında hiç de öyle yansıtılmaya çalışıldığı gibi olmayan insan profillerinin arkasında yatan, saklanılan, gösterilmemeye özellikle çaba harcanılan başka bir ‘ben’ler, ‘sen’ler ve ‘o’nlar var, görünmeyen. İsimler ve soyisimler gerçek belki ama, kişilikler mahlas olduktan sonra, gerçekten birbirimizi görebiliyor muyuz? Gözlediklerimiz gerçek mi? Gözleyenler, her birimizin gerçeğini görebildiler mi? Şiir sokakta belki ama, biz gerçekten sokakta mıyız? Samimi miyiz? Gerçek miyiz? Kimiz? Değilsek, hakikaten ne kadar şizofrenik bir haldeyiz!

Hekim değilsek de, bundan 50 yıl sonrasının hastalıklarını üstün körü tahmin edebilmek mümkün. Misal, çok oturmaktan kaynaklanan aşırı kaba et büyümesi. Bu durumda kaba etler tümör muamelesi görebilir. Ya da, hızlı klavye kullanımından oluşmuş parmak uçları eklem kireçlenmesi. Yoğun bilgisayar ışığına maruz kalmış, göz bebeği felci. Unutulmuş konuşma psikozu. Sosyal ağ bağımlılığı sendromu. Örnekler çoğaltılmaya müsait.

PEKİ YA OKLU KİRPİLER!

Schopenhauer’ın Oklu Kirpi Topluluklarını bilir misiniz? Oklu kirpiler, ısınmak ve donarak ölmekten kurtulmak için birbirlerine sokulurlar. Ancak, bir süre sonra, aşırı yakınlaşma nedeniyle birbirlerinin dikenlerine temas etmeye başlarlar. Canları acımaya meylettiği vakit, birbirlerinden de uzaklaşırlar. Isınma ihtiyacı tekrar birbirlerine yaklaştırır yaklaştırmasına ama, dikenlerin teması ile canları tekrar acır ve tekrar uzaklaşırlar. Oklu kirpiler, bu acılarla baş edebilmek için sürekli olarak katlanılabilir mesafeyi bulmaya çalışırlar.

İnsanların içindeki boşluk ve monotoni duygusundan doğan toplumsallaşma ihtiyacını, Schopenhaur oklu kirpilere benzetir. İnsanlar, toplumsallaşma ve anlaşılma ihtiyacı ile birbirlerine yaklaşırlar. Ancak, çok sayıda kötü özellikleri ve dayanılmaz hataları onları tekrar birbirlerinden uzaklaştırır. Sonunda buldukları, birarada kalmayı mümkün kılan mesafe ise, nezaket, letafet ve kibarlıktır.[2] En azından eskiden böyleydi.

NEREDESİN NEZAKET?

Şimdi, sosyal medya iletişimi ile bu ortalama nezaket, letafet ve kibarlık mesafesinin de sonuna gelmiş bulunuyoruz. Artık, oklu kirpiler birbirlerini görmüyor bile. Yarı karanlık kulelerimizde, güvenli ve sıcak hanelerimizde, belagat yeteneğinden yoksun nezaketsiz ve mekanik beğeniler peşindeyiz. Sokakla, ve toplumsallaşmayla işimiz kalmadı. Böyle iyiyiz. Sesi, sözü, kağıdı ve kalemi kaybettik. Yüzlerine güldüklerimizi, sosyal ağlarda bozma zamanı şimdi. Yansıttığımız kadar da duyarlı değiliz.

Bazan, kapatıp, ama tamamen, sokağa çıksak, komşuyla sohbet etsek, parkta oynayasak, çiçek koklasak. Gerçekten isyan etsek, hatta inkar etsek. Yapamayız. Korkarız. Takat bulamayız. Herkes boynunu eğmiş telefonuna bakıyor olduğu için, zaten kimseyi de bulamayız. Anlatamayız ve anlayamamaktan korkarız. Gözlenmeye ve gözetlemeye muhtacız. Anlamakla ilgili bir derdimiz ve niyetimiz de yok aslında, ama anlaşılmakla ilgili ciddi dert sahipleri olarak anlaşılmaya muhtacız. Anlamaya namzet kimse olmadığına göre, anlaşılmayacağımız da kesin halbuki. Kapatır da gidersek, yalnız kalmaktan korkarız. Bilgisayar ve bilgisayarlardan hallice telefonlarımızın başındaki, sosyal yalnızlığa kalın zincirleri ile bağlı olsa da özgürlüğe alesta, birer forsayız. Cesaretimiz yok, kırgınız.

Sağlam bir hapishanedeyiz. Bilerek, isteyerek, uyuşturulmuş bir keyif hali içinde, sağlam tutukluyuz. Cidden, hepimiz mahpusuz. Ve galiba, bu hapishaneden bir çıkış yolu, artık yok.

Nitekim; “Biri iftira atmış olacaktı Josef K.’ya, çünkü bir sabah durup dururken tutuklandı...”[3]







[1] Michel Foucault – Hapishanelerin Doğuşu
[2] Arthur Schopenhaur – Parerga ve Paralipomena
[3] F. Kafka - Dava  

Perşembe, Kasım 06, 2014

Suzi ve Hagop (18-19 Muharrem 1375)- Gaye Çiftçi



“İşte bu mübarek Muharrem ayından sonra, İstanbul’u yuva bilmişken birden bire varını yoğunu da yitirmiş, canından korkar hale gelmiş bazı Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, önce ağlamışlar, sonra kavuşturup ellerini hançerelerinde yakarmışlar, sonra susmuşlar, ve toplanmışlar, yürümüşler sonra, yürürken bir an arkalarına dönmüşler, sakız gibi mendillerini Türk komşularına hüzünle sallamışlar, başka bir vatanı yurt bellemek üzere düşmüşler yollara.”



BİR MASAL BİR HAKİKAT

Her insan dört bir yanı dehlizlerle kaplı bir kara parçasıdır. Her bir dehlizse, geniş zamanların sonsuz uzamlarında başka dehlizlere ayrılır.

Çocukluğunun dehlizlerinden birinde Heybeliada’ya uzanmış bir insan olarak, hafızanın derinliklerinde bir yerlerde bir konak olduğunu düşün o halde. Mesela, 5-6 yaşlarında bir çocukmuşsun da, Heybeliada’da Bulgar muhaciri[1] bir anneannen varmış, ve anneannen de, yazları, senin de bir kaç ay kaldığın bu konakta yaşarmış.

Konak

Masal bu ya, mahut[2] konak, bahçesinde asırlık çınar ağaçlarının olduğu, pencere pervazlarından begonvillerin sarktığı, iki katlı, ahşap bir konakmış.  El işi oymalı, arslan başı tokmaklı cümle[3] kapısından girince konağa, geniş bir taş avlu seni karşılarmış. Bu avludan doğru sokağa, avlunun taşlığından azade[4], hane halkının sıcak kahkahaları taşarmış.

Hane halkı dediysek, üç beş kişiden ibaret bir çekirdekten bahsolunduğu sanılmasın. Bu hanenin halkında; hanımlar, beyler, çocuklar, torunlar hatta bir ebe bile varmış. Beyler bostanı beller, bahçeyi sular, odun ocağına azık olsun niyetine balık avlar, akşam rakısıyla demlenirken; kadınlar sofra kurar, rakıya meze hazırlar, salataya domates doğrar, her yöreden esen rüzgarla türkü söylermiş. Torunlarsa gün ayarken haneden çıkar, artık kimbilir hangi imamın nurlu ağzından dökülen akşam ezanıyla ya da uymazsa denizlerin koruyucusu olarak da bilinen Ayios Nikolaos’un[5] kilise çanıyla, hani işlerine hangisi gelir, oyunları hangi dinin çağrılı sesinde ancak bitmiş olursa, haneye o zaman tekrar adım atarlarmış. Bir cümbüş bir hengame, konaktan huzur ve mutluluk eksik olmazmış.

Konağın alt katında yaşayan, bu hanımlar, beyler, torunların hepsi birbirleriyle akrabaymış. Birinin kardeşi, ötekinin kocası, birinin kuzeni öbürünün eşiymiş mesela. Teyzeler, halalar, enişteler, amcalar, birbirine kuzen torunlar, bütün bir yazı her sene bu konakta, mutlu mesut geçirirlermiş.

Suzi ve Hagop

Konak iki katlıymış dedik ya, konağın alt katında yaşayan bu hep birbirine hısım hane halkından başka, üst katta bir de Suzi ve Hagop namdar iki Rum kiracı yaşarmış. Alt kattaki cümbüş ve hengamenin tersine, üst kattan bir çıt sesi dahi çıkmazmış. Ve sen, alt katın oyunbaz torunlarından biri olarak, üst kattan neden bir çıt sesi bile çıkmadığını hep merak eder ama bu merakını hiç dillendirmeden, ortak avludan yukarı yükselen döner ahşap merdivenin geniş basamaklarını nefes nefese günde en az bir kez tırmanır da, her daim güleç suratlı Suzi’yle, kocası Hagop’un halini hatrını sorup, günlük şeker ve öpücük istihkakını[6] mutlaka alırmışsın.

Suzi, uzun siyah saçlarını tepeden topuz yapmış da yine uzun siyah elbisesini ince bedenine geçirmiş halde, kemikli parmaklarında bir iğne ve bir iplikle mutlaka ya bir pantolon, ya etek veyahut bir çorap diker olurmuş. Hagop da boş durmaz maviş gözlerinden tekine tutturduğu monoklü[7] ile çeşit çeşit mücevherata birbirinden kıymetli renkli ufak taşları ince cımbızlarla yerleştirmeye çalışırmış ki, kuyumcu Osman da, mücevheratın işçiliğini ufak bir ücret mukabili Hagop’a yaptırsın, kazancına kazanç katsın.

Yerimizin de zamanımızın da darlığından; başkaca yoktur bir nedeni, romanlara konu olacak konak mensuplarının ve Suzi ile Hagop’un hikayesine bir son vererek şimdilik, sözü fazla uzatmadan, masal bu ya buracıkta bitmiş demek her ne kadar olmazsa da, şimdilik ufak bir fasıla ile gerçeklere; bu Rum kökenli müstecir[8] yurttaşlar, alt katlarında mukim Bulgar göçmeni mucirlerinden[9] kopan hengameye inat, neden sessiz ve saygılı ve ürkek yaşarlarmış, bir nebze buna bir göz atalım isteriz. Azıcık heyalden[10], acı bir hakikate geçerek,  masalımızın esas oğlanı ya da kızı yaptığımız senin, henüz ana rahmine bile düşmediğin zamanlardan kalma bir tarihten, birazcık hakikatten söz etmek isteriz.

18-19 Muharrem 1375

Yıllar yıllar önce, Osmanoğullarının henüz fethetmediği dönemlerde, Konstantinapolis; Osmanoğulları’nın ayak basmasından sonra Konstantiniye veya Dersaadet namıyla anılan şimdinin İstanbul’u, epey zaman Roma İmparatorluğu’nun başkentliğini yapmış olmak davasından muhik[11] bir yorgunluğa sahip olsa da, bu muazzam kentin en kadim[12] zamandan beri Rum kökenlilere de ev sahipliğini hakkıyla yapmakta olduğunu bildiğinden şüphemiz olamaz. Velhasılı kelam, bu Roma İmparatorluğu yurttaşlarının yedi sülaleden kırk dokuz göbekten torunları da, sayıları azalsa da hala İstanbul’u kendilerine yurt edinmiş, geçinir giderler. Osmanlı’nın buralara geldikten sonra ettikleri zulümlerden bahsedecek değiliz elbet ya, İstanbul adı sonradan verilen bu coğrafyadaki baĞzı yaşayanların gövdesine mi kellesine mi yoksa ruhuna mı ahdetmiş, akıl da sır da erdirilemez bir kıyım varmış. Evvel zamanlardan beridir bir türlü bitmek eksilmek bilmez halde devam edip duran bu kıyımın bir kısmı da, rivayet odur ki, kıyam[13] niyetiyle besmele edilerek yapılırmış.

İşte bu kıyımlardan biri de, 18-19 Muharrem 1375, namı diğer 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleşmiş. O tarihlerde, Türkiye Cumhuriyeti yönetiminde bulunan hükümet, halkının, artan geçim sıkıntısı nedeniyle güvenini kaybetse de, koltuğunu kaybetmek istemez halde, ne edeceğini şaşırmış savrulur, türlü dalavarelerle de muhalefeti susturur vaziyette  yoluna devam eder, dere tepe yokuş gider iken, iktidar sahiplerinin güdümüyle habereden matbuat[14] da, İstanbul’daki Rum yurttaşların aralarında para toplayıp Rum çetelerine bağış yapmakta olduğunu her nedense manşet manşet rivayet eder hale gelmişler.

Tesadüf bu ya, aynı dönemlerde, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun doğup büyüdüğü Selanik’te bulunan tarihi evine de faili meçhul bir bomba konacak oluvermiş. Bu bombada başka bir iş varmış amma, o dönem bu başka iş köşelere bucaklara saklanarak halktan gizlenmiş. İşte bu vakıa, önce radyolarda defalarca halka anons edilirken, normalde az baskıyla yayın yapan gazetelerde ise her nedense o gün yüzbinlerce baskı yapılarak manşetten haber yapılmış da, bu yüzbinlerce baskıyla hazırlanmış gazeteler İstanbul’da yaşayan halka, üstelik elden ele  dağıtılmış. Sonra ismi lazım değil bazı toplulukların da teşvikiyle, yerel halkta olmadık müşterek heyecanlar baş göstermeye başlamış.

O vakitten sonra İstanbul’un çeşitli semtlerinde galeyana gelen, sayıları binleri bulmuş halk, “vay efendim Rumlar evimize bomba koymuş da patlatmış” diye ünlemiş, “bu gavur Rumlar, çetelere de yardım edermiş zaten” diyerek Şişli’den başlamışlar, Kumkapı, Samatya, Yedikule, Beyoğlu demeden; İstanbul’u kendine yuva bilmiş, olaylardan bihaber Rumlar’ın, Ermeniler’in, Yahudiler’in ve gayrimüslimlerin dükkanlarını, evlerini, ibadet yerlerini yakıp yıkmışlar. Binlerce taşınmazın yıkılıp yağmalandığı, kiliselerin yakıldığı, meşum[15] bir gece ve ardışık bir gün süren bu akıl tutulmasında, taş üstünde taş, haç üstünde haç kalmamış. Olaylar Adalar’a dahi sıçramış. Rivayet odur ki, yüzlerce kişi yaralanmış, onlarca kişi de ölmüş. Ve derler ki, olayların sonrasında masumlar tutuklanmış da, asıl suçlular aranmamış bile.

Gidenler ve Kalanlar

İşte bu mübarek Muharrem ayından sonra, İstanbul’u yuva bilmişken birden bire varını yoğunu da yitirmiş, canından korkar hale gelmiş bazı Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, önce ağlamışlar, sonra kavuşturup ellerini hançerelerinde yakarmışlar, sonra susmuşlar, ve toplanmışlar, yürümüşler sonra, yürürken bir an arkalarına dönmüşler, sakız gibi mendillerini Türk komşularına hüzünle sallamışlar, başka bir vatanı yurt bellemek üzere düşmüşler yollara. Böylece yıllarca sürecek acı bir göç daha, bu gök kubbe altında başlamış. Çünkü ademle havvanın oğulları ve kızlarının fıtratında, ezelden acı ve gözyaşıyla göçmek varmış. Ve ancak bazılarıysa, önce ağlamışlar ağlamasına, sonra kavuşturup ellerini hançerelerinde yakarmışlar aslında diğerleri gibi, ve sonra da susmuşlar sadece. Ama terk etmemişler yurtlarını yuvalarını. O günden bu güne de İstanbul’a yadigar bu İstanbullular susmaya devam ederlermiş.

SON SÖZ VE HAKİKAT

Bir fasıla ile böldük ya hikayeni; senin, dört bir tarafı denizlerle kaplı bir adada, kadim bir konakta, henüz beş ya da altı yaşlarındayken yarenlik ettiğin, mucirken müstecir olmuş Suzi ve Hagop’un, her sonda bir soru işareti konmuş cümlelerden teşkil seslerini, o meşum 5-6 Eylül’den sonra kaybetmişler meğer. Velakin, yurtlarını, sesleri gibi terk edememişler. Senin bunu öğrenmense, yazık ki yıllarını, yaşlarını almış.

Konaktan yıllar, yollar geçmiş, hane halkı bir bir ortadan kayboldukça, mezar taşlarında maniler birikmiş. Ne ruh kalmış, ne huzur, ne mutluluk. Belki az da olsa hoş bir sada, hasretle kulaklarında yankılanır olmuş.

Ve senin bu masalın, masalı yazan kalemi tutan ellerin sahibine belki de hakikatmiş.

Gaye Çiftçi[16]




   









[1] Muhacir: Göçmen
[2] Mahut: Sözü geçen
[3] Cümle kapısı: Tasavvufta kibir ve dikbaşlılığın dışarıda bırakılmasına atıfla, büyük ana kapı anlamında kullanılmıştır. 
[4] Azade: Bağımsız
[5] Ayios Nikilaos Kilisesi: Heybeliada’da bulunan Aziz Nikola Rum Ortodosk Kilisesi. Aziz Nikola M.S. 250 yılında Likia bölgesinin Patara mevkinde yaşamıştır. Günümüzde Noel Baba olarak bilinmektedir. Aziz Nikola efsanelerinden birine göre, Kudus’e kutsal topraklara doğru yol alan denizcilere, Aziz Nikola yardım elini uzatır ve gemileri dev dalgaların altında suya gömülmek üzere olan denizciler, Aziz Nikola mucizesi ile denizin birden bire dingin ve durgun hale gelmesiyle kurtulurlar.  Bu nedenle Aziz Nikola aynı zamanda “denizlerin ve denizcilerin koruyucusu” olarak da anılmaktadır. 
[6] İstihkak: Hakediş
[7] Monokl: Tek gözde kaş ile yanak arasına sıkıştırılan
[8] Müstecir: Kira karşılığında bir yeri tutan kimse, kiracı.
[9] Mucir: Bedel karşılığı kiraya veren kimse, kiralayan.
[10] Heyal: Hayal
[11] Muhik: Haklı
[12] Kadim: Eski
[13] Kıyam: Namazda ayakta durma anlamı ile ibadet, ayaklanma anlamı ile başkaldırı eş zamanlı kullanılarak sözcük oyunu yapılmaktadır.
[14] Matbuat: Basın
[15] Meşum: Uğursuz
[16] Avukat