yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Aralık 18, 2016

Zamanın Ağırlığı ve “Yavaş”lık (Slow Movement)




TRT Belgesel’de yayımlanan, yapım-yönetimi Gülşan Saru’ya ait Sıraç (2016) isimli belgeselin ikinci bölümündeki “mezarlık ziyareti” sahnesi,  son yıllarda çeşitlenen ve yaygınlaşan “yavaş hareket (slow movement)” akımıyla ilişki kurularak okunabilir. Bu sahnede, yerel kıyafetli köylü kadınlar aralarında sohbet ederek ve oldukça “ağır” hareketlerle mezarlığa yürümekte, hiç aceleye getirilmeden gerçekleşen bu ziyaret ritüeli yönetmen tarafından da zaman kaygısı güdülmeden izleyiciye sunulmaktadır. Söz konusu sahneyle slow movement akımı arasında varsayılan/kurulan ilişki; telaş ve koşturmaca içinde geçen gündelik hayatın Carl Honoré’ye (2004) hatırlattığı Simon and Garfunkel şarkısında (The 59th Street Bridge Song) anlatılan “yavaşlık”la, bir başka deyişle slow movement akımındakiyle birebir örtüşen bir “yavaş hareket”le karşı karşıya olduğumuz anlamına da gelmemektedir ve bu yazı da “Bu yavaşlıklar arasında ne fark var?” sorusundan hareket etmektedir.



Zamanın Ağırlığı

Osip Mandelstam’ın Ağırlık ve Tatlılık Kızkardeştir şiirinde geçen “zamanın ağırlığını kaldırmak kaygısı”na Charles Baudelaire’de de rastlanır. Baudelaire de bu kaygıyı hissetmekte ve bu kaygıyla başa çıkmak için “sarhoş olma”yı önermektedir: “Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız. Ama neyle? ... Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun...” Mandelstam’ın şirinde, ağırlık ve tatlılığın bir aradalığı/birlikteliği vurgulanır ve zamanın ağırlığı kadar tatlılığı da olduğu anlatılır. Böylece “kaygı”, “ağırlık”tan ziyade “tatlı” yön öne çıkarılarak ortadan kaldırılabilecektir.

“Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; “Saat kaç?” deyin. Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: “Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına!.. Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz...” (Baudelaire, Paris Sıkıntısı, 2006)

AĞIRLIK VE TATLILIK KIZKARDEŞTİR
Ağırlık ve tatlılık kızkardeştir, aynıdır belirtileri
Ciğerotları ve yabanarıları ağır gülleri emerler;
İnsan ölür, soğur ısınmış kum,
Kara bir sedyede taşırlar bir gün önceki güneşi.
Ah, ağır petekler ve o tatlı ağlar,
Ağır bir taşı kaldırmak daha kolaydır tekrarlamaktan senin tatlı adını!
Tek bir kaygım var benim, altın bir kaygım:
Zamanın ağırlığını kaldırmak kaygısı…
Kara bir su gibi çekerim içime bulanık havayı,
Zaman pullukla sürülür ve gül çürüyüp toprağa döner;
Örülür iki sıralı bir çelenkte ağırlıkları ve tatlılıkları
Karışırken yavaş bir burgaçta ağır ve tatlı güller… (Osip MANDELSTAM, Fransa, 1891 – 1938, Türkçesi: Ataol Behramoğlu)

Baudelaire ve Mandelstam için “zamanın ağırlığı”, “ölüm” düşüncesi/korkusuyla ilintilidir.  Zaman, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Ne İçindeyim Zamanın şiirinde, Gülten Akın’ın deyişiyle “ağırlığından kurtarılmakta, yoka vardırılmakta”dır: “Ben, zamanın ne içinde ne dışındayım. Ona eşdeşim çünkü. Kendimi bir yere bağlı duymuyorum, onun için ağırlığım yok. Zaman gibi. Yaptığım iş, bir uçsuz bucaksızlıkta sessizliği öğütmek. Sonsuzluğun simgesi mavilikte ağırlıksız olduğum için yüzmekteyim.” diyen ozan, zamanı, yeri, ağırlığı, sesi yok etmekte. Sessizliği, sonsuzluğu, ağırlıksızlığı egemen kılmaktadır. O, kökü kendi düşüncesinde olan bir sarmaşıktır. Ama bu düşünce bilinen anlamda bir düşünce değil, bir sezgidir ancak.”[1]

“Zaman”ı akış hâlinde, an’ı ise uçsuz bucaksız zamanın içinde hususî bir bölüm olarak tasavvur eden Tanpınar; zamanın ne tam dışında ne de tam içinde olan, uçsuz bucaksız zamanın muayyen bir parçasında kendine çok özel bir yer bulur. Böylece dış âlemin ağırlığından kurtulan ve onu kendi arzularına göre yeniden yaparak hükmetmeye de başlayan şair, artık kendi kurduğu bir dünyadadır (Yıldız, 2000). Şiirin bütünü bir vazgeçmeyi, hareketsiz bir teslim oluşu değil, kendi yarattığı bir “imge-dünya” içinde var olmayı sürdürüşü anlatmaktadır (Korkut, 2005). Bir yoruma göre, Ne İçindeyim Zamanın şiirindeki  başka bir zamana geçme arzusu tasavvuftaki Tanrı’ya ulaşma, bir gölgeden ibaret olan bu dünyadan kurtulma arzusundan çok farklıdır. Bu yaklaşımda, Tanpınar'ın mistik bir tavır içinde olmadığı, şiirin kendisini başlı başına bir cezbe kaynağı olarak gördüğü ve şiir hâlini yarı uyanık bir uykuda yaşayıp tamamıyle beşerî kaynaklı bir sanat mistisizmine bağlı olduğu iddia edilmektedir (Yıldız, 2000). Bunun karşısında, sürekli Galata’daki Mevlevi Tekkesi’ne giderek bu kapıya hep yüz süren Tanpınar’ın Ne İçindeyim Zamanın şiirinin, şairin hayatıyla da tutarlı/uyumlu olan “tasavvufi” bir şiir olduğunu savunan görüş yer alır (Asna, 2015).

"NE İÇİNDEYİM ZAMANIN"
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüyâ rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgârda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sükûtu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş;

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.

Carl Honoré’nin (2004) atıfta bulunduğu Simon and Garfunkel şarkısında (The 59th Street Bridge Song) karşımıza çıkan, zamanın bizim dışımızda ve “hız” temelli düzenlenişini kesintiye uğratma ve zamanı yeniden kendimize tabi kılma çabasıdır. Bunun için, hızlı tempoda akan zaman/hayat yavaşlatılmalı, kesintiye uğratılarak uzatılmalıdır. Şarkının sözleri, “yavaşlığa” olduğu kadar, yapacak işim yok, tutacak sözüm yok” sözleri de dikkate alındığında, aynı zamanda “aylaklığa” övgü olarak da okunabilir. Koşturmaca ve telaş içinde akan gündelik hayattan/zamandan, eğlenme amaçlı ve kendini iyi/harika hissettirecek küçük şeylerle (kaldırım taşlarının tekmelenmesi, bir sokak lambası direğiyle konuşulması ...) sıyrılıp, sabahın tatlılığı uzatılmakta, yeniden yaşama “sevgi”yle bağlanılmaktadır. Baudelaire’de gördüğümüz “ölüme doğru hızla akan zaman” kaygısı, “hızlı tempoda ve ölü gibi yaşanan zaman” düşüncesiyle yer değiştirmiştir. Elde olmayan bu hızlı akıştan “keyifli” anlar “çalmak” temasıyla şarkı, aşağıda göreceğimiz yavaş hareketin felsefesiyle de uyumludur.

The 59th Street Bridge Song (Feelin' Groovy)[2]
Slow down, you move too fast
You got to make the morning last
Just kicking down the cobblestones
Looking for fun and feelin' groovy
Ba da da da da da da, feelin' groovy

Hello, lamppost, what'cha knowin'?
I've come to watch your flowers growin'
Ain't'cha got no rhymes for me?
Doot-in doo-doo, feelin' groovy
Ba da da da da da da, feelin' groovy

I got no deeds to do
No promises to keep
I'm dappled and drowsy and ready to sleep
Let the morning time drop all its petals on me
Life, I love you
All is groovy



Yavaşlık

Cittaslow Türkiye sayfasında yavaş yaşamak, “hayattan zevk alabilmek, sevdiklerimize ve kendimize zaman ayırabilmek, hız için dünyaya zarar vermemek” olarak tarif edilir: “Arkadaşlarımızla yürürken kahve içmek yerine oturmak ve onlara zaman ayırmaktır. Hayatın hızlı gidersek erken varacağımız bir varış noktası yoktur, önemli olan hayatımızı nasıl yaşadığımızdır, her geçen anın değerini bilmemizdir.”[3] Sayfada yer alan Milan Kundera alıntısına göre “Yavaşlığın düzeyi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın düzeyi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şeyi anımsamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır.” 

Milan Kundera Slowness (1996) romanında, çok hızlı gelişen şeylerin/olayların, kimsenin kendisi dahil hiçbir şey hakkında emin/kesin olamayacağı bir durum yarattığını yazar: When things happen too fast, nobody can be certain about anything, about anything at all, not even about himself. Yavaşlamayı savunanlara göre hızlı olmak, meşgul, kontrollü, sinirli, analitik, yüzeysel, sabırsız, aktif, niceliği niteliğe üstün tutan olmak; yavaşlıksa bunun tersi, soğukkanlı, dikkatli, anlayışlı, sakin, sezgisel, telaşsız, sabırlı, düşünceli ve niteliği niceliğe üstün tutan olmak anlamına gelmektedir (Honoré, 2004). Modern hayatın yoğunluğu, karmaşası ve koşuşturması içerisinde insanlara zaman hep yetersiz gelmekte ve modern insan daha fazla zamana sahip olabilmek adına sürekli hızlı yaşamaktadır. Hâlbuki yavaş yaşam, insanların hayattan zevk alarak ve yaşadığı anın farkında olarak hayatını devam ettirmesini öngörmektedir. Sadece serbest zamanda değil, işte, evde, okulda kısacası hayatın her anında gerçekleştirilecek yavaşlamanın, insanların hayattan doyum elde ederek yaşamasını sağlayacağı iddia edilmektedir (Ünal ve Zavalsız, 2016).

1986 yılında İtalya’nın başkenti Roma’nın en işlek ve tarihi meydanlarından olan Plazza di Spagnaʼda açılan bir McDonald’s’a karşı tepki olarak ortaya çıkan Slow Food, yavaşlık hareketinin başlangıcı olarak kabul edilir. İlerleyen süreçte Slow Food hareketini temel alan yeni yavaş hareketler ortaya çıkmıştır: Yavaş yemek, yavaş işletmecilik, yavaş para, yavaş turizm, yavaş seyahat, yavaş tasarım, yavaş okul, yavaş trafik, yavaş seks. Slow Food hareketinin yemekten haz alınacak şekilde tüketilmesi anlayışı, yeni ortaya çıkacak olan hareketlerin de yönünü belirlemiştir. Dolayısıyla Slow Food’u takip eden ilk akımlar da haz merkezlidir (Ünal ve Zavalsız, 2016; Ergüven, 2011).

Bugün en çok kabul gören yavaş hareketler, yavaş yemek ve yavaş şehirdir. İtalyanca “citta” (şehir) ve İngilizce “slow” (yavaş) kelimelerinden oluşan Cittaslow “Yavaş Şehir” anlamında kullanılmaktadır. Cittaslow, 1999 yılında, küreselleşmenin şehirlerin dokusunu, sakinlerini ve yaşam tarzını standartlaştırmasını ve yerel özelliklerini ortadan kaldırmasını engellemek için Slow Food (Yavaş Yemek) hareketinden doğmuş bir şehirler birliğidir ve üyelik esasına dayanır. Cittaslow felsefesinde, yaşamın, yaşamaktan zevk alınacak bir hızda yaşanması savunulmakta; şehirlerdeki yaşam kalitesini artırma ve şehirlerin franchise şirketlerinin etkin olduğu tek düzeleşmesini ve Amerikanlaşmasını önlemek amaçlanmaktadır.[4] Yavaş hareketi, küreselleşmenin zenginle fakir arasındaki makası açtığı eleştirisiyle yola çıkmış, ancak yavaş yemek de yoksulun değil, varlıklı kesimin ulaşabildiği bir ayrıcalık olarak kalmıştır. Yavaş hareketinin farklı konulara, farklı coğrafyalara, farklı kültürlere yayılması ve gelişmesi oldukça hızlı gerçekleşmiş, yerelliği ön plana çıkarmak amacıyla yola çıkan slow hareketinin kendisi de, küreselleşme ve modernleşmenin doğrudan çıktıları olan teknoloji, mal ve hizmetlerin kullanılması ve dünya çapında kabul görmesiyle küreselleşmiştir (Ünal ve Zavalsız, 2016).
Yavaş hareketin felsefesinde, başlangıçtan itibaren “haz” temel ilke olmuştur (Carp, 2014). Hedonist olarak nitelenen çağımızda yavaş hareket, “haz/keyif” üzerinden kendini pazarlar. Felsefesi, yapılan şeyleri doğru düzgün ve daha fazla zevk alarak yapmaktır. İnsanları mutlu edecek şeylerin; sağlıklı, ekolojik, toplumsal ilişkileri ve aile bağları güçlü ve sürekli koşturmaca içinde olmaktan kurtulmuş bir ortamda yaşamak olduğu düşüncesini savunur/yayar (Honoré, 2004). Özetle “hızlı”nın karşıtı olarak “yavaş” yaşamak/yaşam tarzı; haz ve keyif alma, bilinçli yaşam, faillik (agency) ve anlamı zenginleştirmeyi kapsar ve yaşam kalitesi ve etiğine işaret eder. Yavaş Yaşam’ın amacı yaşam kalitesini artırmaktır ve yaşam kalitesi, fiziksel, maddi, toplumsal ve duygusal bakımdan iyi olma (wellbeing) olarak tanımlanmaktadır (Zeestraten, 2008).

Bir toplumsal hareket olarak Yavaş hareketin, sanayileşme öncesine dönme ya da kapitalizmi yok etme amacı gütmediği, bunun yerine, doğru hız (tempo giusto), başka bir deyişle hızlı ve yavaş olma arasında kurulacak bir “denge” arayışında ve kapitalizme “insani bir yüz” kazandırma peşinde olduğu öne sürülmektedir. Yavaş Yemek kurucusu Carlo Petrini, “erdemli küreselleşme (virtuous globalization)”den söz eder. Asıl meselenin, bir yaşam tarzı olarak yavaşlamanın, bireysel bir tercih/çaba olmaktan çıkıp kolektif bir talebe, dolayısıyla hareketten bir “yavaş” devrimine ne zaman dönüşeceği olduğu ileri sürülür (Honoré, 2004). Bununla birlikte, literatürde bir toplumsal hareket olarak nitelendirilen yavaş hareketle ilgili bir saha çalışmasında katılımcıların örgütlü bir çaba içinde olmadıkları gibi, toplumsal düzen ve kurumlarda değişim amacı da gütmedikleri bulgulanmıştır (Zeestraten, 2008).

Şimdi



Düşeni kaldır
Döküleni doldur
Ağlayanı güldür
Dar’da yalan söyleme…

Bergson’a göre gerçek süre insanın içsel hayatıdır. İnsan aynı anda hem geçmişi, hem şimdiyi hem de geleceği yaşayabilmektedir. İnsan belleği geçmişi, şimdiki zamana ya da ana taşımakta, geçmiş her an bellek içinde var olabilmektedir. Böylece zamanın
kronolojik yapısı kırılmaktadır (Yılmaz, 2011). “Sufilere göre zamanın gerçeği ‘an’ yani içinde bulunulan zamandır. Geçmiş hatıradadır; geleceğe ulaşmak imkânı yoktur. Önemli olan, en verimli şekilde ‘an’ı değerlendirmektir. Buna göre sûfi, vaktin oğludur (ibnü’l-vakt) (Orhanoğlu, 2011).



Sıraç belgeselinin ikinci bölümüyle ilgili olarak TRT sayfasında şunlar yazar: “Sıraç köylerinde kimse "öldü..." demez, göçtü der atalarımız. İnsanoğlu kuş misali bugün konar, yarın göçer. Kutsal gün perşembeyi cumaya bağlayan gece. Eski takvime göre yeni gün. Kurt, kuş cümle alem bırakır her şeyi, insanoğlu mu bırakmayacak? Yer gök duaya durur, her can yaradana çağırır, hayırlı gündür perşembeyi cumaya bağlayan gece. Lokmalar dağıtılır, ataların kabirleri ziyaret edilir, lokmalar bırakılır kuşun, kurdun hakkı diye.”[5]



Belgeseldeki kadınların mezar ziyareti sahnesindeki yavaşlığı, yukarıda anlatılan slow movement ile ilişkili değildir çünkü “haz” ilkesinin yönlendirmesi altında değildir. Kadınlar ne hızlı tempoda akan zamandan bir “keyif” anı çalmaya çalışmakta, ne de doğaya/çevreye ilişkin “farkındalığı” artırmaya çabalamaktadır. Buradaki yavaşlığın içinde, “düşeni kaldır, döküleni doldur, ağlayanı güldür, dar’da yalan söyleme” denilerek özetlenmeye çalışılan bir hayata/zamana bakış bulunur. Tıpkı sufinin “an”ı değerlendirmek anlayışının, Baudelaire’in şarap, şiir veya erdemle sarhoş olma tavsiyesinin ve Tanpınar’ın yekpare geniş bir anda örülen imge-dünyasının “haz” ilkesine dayanmadığı, aksine farklı da olsa belirli dünya görüşlerinden/hayata ve zamana bakışa dair büyük resimden neşet ettiği gibi...

YAVAŞ YAVAŞ GEÇTİM KALABALIKLARIN ARASINDAN

Yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından
bir deniz çarpması gibi çoğalta çoğalta geçen
geçtiği yeri
yavaş yavaş çıktım içimden. Dokundum
yavaş yavaş acıya, kuvarsa, şiire
yavaş yavaş tarttım suyu, anladım nedir ağırlık
kokular
coğrafya.
Eğildim sonra gövdeyi tanıdım ve düzenini
gördüm sessizliğin dümdüzlüğünü
gördüm yinelemedi gördüğüm hiçbir şey
böyle yavaş yavaş geçtim insandan insana
insanlaştırdım yavaş yavaş dışımı
böyle karıştım kalabalıklara
kalabalıklaştım böylece.
                                                               kül


Kaynakça

Carl Honoré, In Praise of Slowness, HarperCollins e-books, 2004

Murat ÜNAL ve Y. Sinan ZAVALSIZ , Küreselleşme Karşıtı Bir Hareket: Yavaş Hareketi, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt 5, Sayı 4, 2016

Mehmet Han ERGÜVEN, CITTASLOW – YAŞAMAYA DEĞER ŞEHİRLERİN ULUSLARARASI BİRLİĞİ: VİZE ÖRNEĞİ, ORGANİZASYON VE YÖNETİM BİLİMLERİ DERGİSİ, Cilt 3, Sayı 2, 2011 ISSN: 1309 -8039 (Online)

Jana Carp, The Importance of “Slow” for Liveable Cities, August 2014 (based on talks delivered in Milan and Genoa in April 2014)

J. Zeestraten, Strolling to the beat of another drum: Living the ‘Slow Life’, Lincoln University, Y.Lisans tezi, 2008

Saadettin YILDIZ, NE İÇİNDEYİM ZAMANIN, Edebiyat Güncesi, Mart-Nisan 2000, S:15, s.40-45

Burçin ASNA, AHMET HAMDİ TANPINAR’IN “NE İÇİNDEYİM ZAMANIN” ADLI ŞİİRİNDE İMGEYE DAYALI FELSEFİK ÇIKARIMLAR, Siirt Üni. SBE Dergisi, Sayı 3, 2015

Ece Korkut, Şiir Dili ve Bir Çözümleme Örneği: Tanpınar, “Ne İçindeyim Zamanın”, TÜRKBİLİG, TÜRKOLOJİ ARAŞTIRMALARI DERGİSİ, 2005/9: 103-112

Hayrettin ORHANOĞLU, Aşk Mesnevilerinde Şimdiki Zaman Algısı, Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi 6, İstanbul 2011, 149-176.

Hakan YILMAZ, HENRI BERGSON’UN ZAMAN KAVRAMINA YAKLAŞIMININ ÇAĞDAŞ
ANLATI SİNEMASINA ETKİSİ, Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: XIII, Sayı 2, Aralık-2011

https://www.academia.edu/30504650/Zaman%C4%B1n_A%C4%9F%C4%B1rl%C4%B1%C4%9F%C4%B1_ve_Yava%C5%9F_l%C4%B1k_Slow_Movement_






[3] http://cittaslowturkiye.org/
[4] 2009’da İzmir’in Seferihisar ilçesinin Cittaslow birliğine kabul edilmesiyle, Türkiye’de yavaş şehir hareketi başlamış ve Türkiye Cittaslow Koordinatörlüğü kurulmuştur. 2015’de Artvin’in Şavşat ilçesinin de Cittaslow ağına katılmasıyla Türkiye toplam 10 Cittaslow üyesi kente sahip olmuş ve dünya genelinde en fazla Cittaslow üyesi olan dördüncü ülke konumuna gelmiştir. Bu sıralamada, Cittaslow’un doğduğu yer İtalya 75 üye kent ile birinci sırada yer alırken, Almanya ve Polonya 12 üyeyle ikinci, Güney Kore 11 üyeyle üçüncü sırada yer almaktadır.
[5] http://www.trtbelgesel.net.tr/tr/main/programlar/belgeseller/8/sirac/536

Cumartesi, Şubat 13, 2016

ŞİMDİ’NİN GEÇMİŞİNDEN BİR NOT: KARŞI-LAŞMAKTAN BAŞKA YAPACAK BİR ŞEYİ OLMAYANLAR


Marshall Berman Nevski Bulvarı’ndan söz ederken, karşı-laşmalar ve açık uçlu diyaloglar vaat eden bir manyetik alanı imler. Modernite ateşiyle yanıp tutuşan Petersburg’un bu en önemli caddesi (Berman burada 19 yüzyıl St. Petersburg'undan bahseder), devletin topyekün hakimiyeti altında olmayan tek kamusal alan olması ile de öne çıkmıştır. Berman’ın aktardığı gibi devlet onu gözetim altında tutabiliyor, ama orada gerçekleşen etki ve etkileşimleri yaratamıyordu. Böylece Nevski toplumsal ve psişik güçlerin kendiliklerinden kaynaşabildiği bir tür özgür alan olmuştu (1994, s.261). Nevski pratikte kamusal yaşamın tüm parçalarına tanıklık etmeye “gebeydi”. Gebeydi çünkü bu, paradoksal şekilde onun Petersburg’lular arasında açık, yatay bir iletişimi güvence altına aldığı anlamına gelmiyordu. Dönemin feodal kast sistemi toplumsal tabanlar arasında etkileşim yaratmak bir yana, insanlar arası bedeni teması dahi yasaklıyordu. Bu durum iktidarın mikro-fiziği olarak yeniden üretiliyor, Petersburg’lu alt sınıf üyelerinin üst sınıftan gelenlerle karşılaşmaları otoritenin içselleştirilmesi yoluyla olgunlaşmazdan evvel sönümleniyordu. Memurlar yüce otoritenin göreli üstün ilan ettiği subaylardan kaçınma güdüsü taşıyordu. Otorite, adeta küçük memurun iç yaşamına yer ederek kılcallarını teslim almıştı  (age, s. 284). Dostoyevski’nin Öteki adlı romanında vücuda gelen Bay Golyadkin ve amiri Andrey Filipoviç arasında Nevksi caddesi üzerinde yaşanan “kasıtsız” rastlaşma ve sonrasında gelişen mono(diya)log alt sınıfa egemen olan inhibisyonu çarpıcı şekilde resmetmektedir:
“Selam versem mi vermesem mi? Onu tanıdığımı belli mi etsem? Bunun ben olduğumu kabullensem mi? Yoksa bana çok benzeyen başka biriymiş gibi yapıp hiç ilgilenmesem mi?” Golyadkin tarifsiz bir kaygıyla sorup duruyordu kendi kendine. “Evet, tamam; ben değilim, hepsi bu kadar”. Böyle düşünerek gözlerini Andrey Filipoviç’e çevirdi ve şapkasını çıkardı. “Ben, ben, ben... hayır, yok bir şey efendim,” zorlukla geveledi ağzında. “Aslında ben değilim bu. ... Evet, hepsi bu kadar.” (age, s.283).
Rastlaşmanın bu denli “yok” ve yadsımalı düzeyde gerçekleştiği Nevski,- feodal ilişkileri alaşağı edecek- zaman içerisinde devrimci durumu erginleştirecek ilk karşılaşmaları kendi bünyesinden def etmiştir. Nevski, farklı temas ve deneyimleri çeken manyetikliğini kendi kendisine olumsuzlamış, böylelikle, kamusal yaşamın tüm parçalarına tanıklık etmeye “gebe” olduğunu tanıtlamıştır. Nevski alt sınıfı kendi öz bilincini ötekide fark ederek tanımlamaktan alıkoymuş, Golyadkin’i kendisini keşfedeceği ve tanıtacağı/tanıyacağı Ötekiden uzaklaştırmıştır. Nevski, Golyadkin’in kendiliğini gerçekleştireceği bir karşılaşma halini daha en başından yok etmiştir. Bunun sonucunda, Golyadkin’in kendisinin tarihin yapıcı öznesi olduğu fikriyle tanışması ertelenmiş, kendi öz tarihi ve geleceğine dair iç görüye erişmesi ile kondanse olan “geleceğin aşağıdan yapılandırılması” ülküsü geçici olarak askıya alınmıştır. Ne ki bir yanıyla katı olan her şey buharlaşırken, kutsal olan her şey dünyevileşmiş, ve insanlar nihayet kendi gerçek yaşam koşulları ve diğer insanlarla ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanmıştır (Marx, 2013, s.25). Golyadkin’in kendiliğini ve öz bilincini tanımaktan alıkoyan yüce otorite; insanlığa insanlık onuru, haysiyeti, karşılıklı tanınma, onanma ve eşitlik benzeri değerler önermek yerine; onları sefil, onursuz ve asimetrik ilişkilerle sarılı bir gündelik yaşam projesi altında boyun eğdirmeye zorlamıştır. Bu durum, bir tür acı hayat deneyimi olarak billurlaşan iktidar ve onun gerici, anti özgürlükçü hamle ve maksatlarını algı duvarına boca etmiştir. 19. yüzyıl Rus toplumsal hareketler tarihine kalem tutturan ve Aralıkçılarla başlayan kalkışmalarının da ortaya koyduğu gibi; modern (kurumsal) iktidar “tüm hünerleriyle” katı olan her şeyi buharlaştırarak, adeta kendi antitezini üretmiştir. Onun baskılayıcı ve kıyımcı karakteri, “su sızdırmayan” hakimiyetini alttan alta oyacak türden bir sembolik zeminin oluşmasına yol açarak, devrimci hareketlenmeyi mayalandırmıştır.       
Kaynakça:
Berman, M. (1994). “Katı Olan Herşey Buharlaşıyor”, İstanbul: İletişim

Marx, K. (2013). “Komünist Manifesto”, İstanbul: Yordam 

Perşembe, Ocak 22, 2015

ALAKIR: ON YILI AŞAN BİR DOĞAL YAŞAM DENEYİMİ





Yukarıdaki fotoğrafta görülen, Elif Alakır’ın 3 yıla yaklaşan doğal yaşam deneyiminin neredeyse tamamında kendisine eşlik eden, Alakır’da doğup büyüyen 2,5 yaşındaki kızı Cana Işık. Elif Alakır, Beydağları’nın eteklerinde, 2,5 yaşındaki kızı ile birlikte kendi elleriyle yaptıkları, “Toprak” olarak adlandırdığı bir “yeryüzü evi”nde” yaşamaya devam ediyor. Bu deneyimi anlamada bize, Elif Alakır’ın, 11 Aralık 2014 tarihli, “Düşten Eyleme” başlıklı yazısı yardımcı oluyor.[1]





Elif ve Cana Işık’ın yaklaşık olarak son üç yılında birlikte oldukları Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu’nun on yılı aşan deneyimleri ise 2010 yılında, bölgedeki HES’lerle birlikte gündeme geliyor. Alakır [2] ve doğal yaşam denildiğinde ilk akla gelen bu deneyime ilişkin, 2010 yılından bugüne kendileriyle yapılan birkaç röportaja dayanan çok sayıda haber/bilgi internet ortamında dolaşıyor. Bu haber/bilgilerin, Esra Açıkgöz’ün Cumhuriyet Dergi (Temmuz 2010)’de yayımlanan röportajı ve  Yusuf yavuz’un (Açık Gazete) 2010 ve sonrasındaki haber ve röportajlarından beslendiği görülüyor. 2012 yılında CNN Türk, 2014 yılında VTV ve yine 2014 yılında Bilim.Org’un görüntülü yayınları da, diğer önemli kaynaklar olarak bunlara eklenebilir. Bu kaynakların linkleri dipnottan takip edilebilir.[3] Ayrıca, HES’lere karşı mücadele ile birleşen bu doğal yaşam deneyiminin (Alakır Nehri Kardeşliği, ANK) bir de aktif internet sitesi bulunuyor.[4]

Bu yazının amacı, doğal yaşama dönüş/kaçış tartışması yapmak veya Alakır deneyimini değerlendirmek/yorumlamak değil. Daha çok, genel bir tartışma veya Alakır örneğinin tartışılabilmesi için zemin teşkil edebilecek bilgilerin sunulması amaçlanıyor. Bu nedenle öncelikle veri kaynaklarının taranması ve derlenmesi gerekiyor. Bu, bir ölçüde yukarıda yapıldı. Peki bu deneyim, özellikle genel bir tartışma ve somut örneği yorumlamak bakımından, bize ne söylüyor? Bu sorudan yola çıkınca, aşağıda, hikayenin detaylı biçimde anlatılmayacağı şimdiden söylenmeli. Bu bir eleme süreci. Elemek ise öznelliği barındırıyor ve bir anlamda yorumlama. Bu yüzden, Alakır örneğinin buraya alınmayan/elenen detaylarını, örneğin doğal yaşam ortamını, merak edenler, dipnotlarda verilen linklerdeki metinleri okumalı, görsel materyali izlemelidir. Şimdi, Elif ve Tuğba-Birhan’ın hikayelerinden bize düşenlere/bizim aldıklarımıza geçebiliriz.

ALAKIR’A GİDİŞ

Doğaya, Alakır’a gidişin, her iki hikaye için de bir öncesi var. Gitme fikri nasıl ortaya çıkıyor?

Elif Alakır, bu niyete ezelden beri sahip olduğunu, Cana Işık’la birlikte, “Betonlar arasında insanın kendisine ve yaşama yabancılaşarak yaşamak yerine, temiz içme suyu, sağlıklı yiyecek ve barınma hakkına birinci elden ulaşılabilecek bir yaşamı” yeğlediğini söylüyor. Hayata geçişini sağlayan/tetikleyen ise gebe olduğunu öğrenmesi. Çocuğunu, Cana Işık’ı, Alakır’da dünyaya getirmek istiyor. Bu tam da, “doğa ana hakkına sahip çıkmak için 40 günlük (Antalya’dan Ankara’ya) Büyük Anadolu Yürüyüşü’nden sonra ODTÜ Vişnelik Tesisleri’nde bir yeryüzü evi yapmak üzere bulundukları sırada” oluyor. Niyetin gerçekleştirilmesi, dayanışma ile yuvanın yapımı, doğum öncesi ve doğum sonrası devam eden bir süreç. Bu süreçte, “Gezi Parkı Direnişi nedeniyle İstanbul’a gidilerek halka ait bir parkta “başka bir dünya mümkün” fikrini birçok kişi için somutlaştıracak yeryüzüevi yapma niyetiyle bir kış İstanbul’da mahalle forumları, bostanlar, dayanışma ve işgal evlerinde” geçiriliyor. Baharla birlikte Alakır Vadisi’nde yaklaşık bir ay boyunca yüründükten sonra, Esma Teyze’nin “Gidin orada yaşayın, evinizi barkınızı orada yapın” diyerek izin verdiği arazide ev yapımına başlanıyor.[5]


Tuğba Günal (1975) ve Birhan Erkutlu (1974)’nun gidiş hikayeleri yaklaşık on yıl öncesine, 2004 yılına dek uzanıyor.[6] “Ortadirek” ailelerin çocukları olduklarını söyleyen Tuğba ve Birhan’ın yıllar öncesine dayanan bir arkadaşlıkları bulunuyor. Ailelerinden tek başlarına tatile çıkma izni kopardıkları 20’li yaşlarından beri, hep dağlara gidiyorlar. Köylülerle tanışıyor, her dağ evinde kendilerini hayal ediyorlar. 23-24 yaşlarındayken Hindistan’a yaptıkları yolculuk, yaşamak için çok fazla şeye ihtiyaçları olmadığını anlamalarını sağlıyor.[7]

Birhan: “İstanbul’a sıkışmış bir grup insandık. Tek şey dayatılıyor; Doktor ol, mühendis ol, askere git, evlen, çocuğun olsun, bir “şey” ol... Ruhumuzda bu yok. Ancak örnek alabileceğimiz, yol gösterecek bir atabilgimiz de yoktu. Dünyanın gidişatı hakkında ciddi sorumluluk hissediyor, böyle gelmiş böyle gider deyip oturmak istemiyorduk. Bozulmamış, feyz alıp, yaşamlarımızı entegre edip uygulayabileceğimiz bir kültür dokusu arıyorduk. “Başka bir dünya mümkün”ü ortaya koyabilmek için bir yerden başladık.[8]

2003 yılında ABD’nin Irak’a müdahalesinin gündemde olduğu günlerde, barış eylemlerine katılıyorlar. Ancak eylem bitip evlerine döndüklerinde duydukları rahatsızlığı, kopuşu tetikleyen en önemli neden olarak gösteriyorlar.

Birhan: “2003, Irak savaşı başlamak üzere, barış eylemlerine gidiyoruz. Bağırıp, eğlenip, evlerimize dönüyor, tüketime devam ediyoruz. Bu bizi çok rahatsız etmeye başladı. Ahlaksız hissettim. O çarkın, sistemin içinde her yaptığımız Bush gibileri yaratıyor.”[9]

George Bush Irak’a gireceği dönemde tüm dünyada küresel bir eylem olmuştu. Biz de Tuğba ile İstanbul’daki eyleme gitmiştik. Oldukça kalabalık bir eylemci grubu vardı. Herkes savaşa karşıydı. Ancak buna rağmen ertesi günü Bush Irak’a girdi! Biz o eylemde Tuğba ile göz göze geldik. Çok rahatsız olmuştuk. Çünkü herkes çok eğleniyordu. Gitarlar çalınıyor, bütün partiler pankartlarını, bayraklarını açıyordu. En solundan en sağına herkes oradaydı ve herkes barış istiyordu. Ama bağırıp çağırıp evlerine döndüler. Biz de döndük. Döndüğümüz mekân, karşı olduğumuz şeyleri devamlı besleyen bir mekândı. Evimiz... Döndüğüm anda elektrik düğmesine bastığımda bu savaşlar sürecekti. Çünkü bu sonuçta bir enerji savaşıydı. Eve dönerken bindiğim minibüsün yakıtı yüzünden Bush Irak’a girmişti. Bu öyle bir ironi ki. İşte dürüstlük kavramı burada devreye giriyor. Ben kendimi sorgulayınca cidden bu işin içinde olamayacağıma karar verdim ve ‘ben bu oyunda yokum’ dedim. Becerip beceremeyeceğimizi bilmiyorduk ama en azından denerken ölmenin daha iyi bir seçenek olduğuna karar verdik. İnsanlar televizyonlarda savaşta ölen çocukları, kadınları görünce üzülüyorlar ama onları öldüren bombaları tükettiklerimiz sayesinde biz yapıyoruz. Biz bu savaşın içindeyiz, dışında değil. Biz de dürüstçe bunun dışına çıkmak istedik. Bir kaçış değil, bilakis sorunun tam göbeğine gelmek. Ama en temel ihtiyaçlarının sağlıklı biçimde giderebileceğin bir yaşam kurmaya… Bir nevi kendinle yüzleşmek. Kentte evini kapatır kaçarsın ama burada kaçış yok artık. Çünkü ekmeğini topraktan kendin çıkarmak zorundasın.(…)Daha çok ürün elde etmenin, daha çok kazanmanın sonu yok. İçinde yaşadığımız sistem bu yüzden besleniyor.”[10]

Özetle, her iki hikayede de, “doğaya uygun ve doğa ile barışık bir yaşam” isteği, “temiz içme suyu, sağlıklı yiyecek ve barınma” ya ilk elden erişim ve makro ölçekli sorunlardan birer “tüketici” olarak kendilerini sorumlu hissetmenin, gidişte önemli rol oynadığı söylenebilir.


Yerleşme ve Doğal Yaşam

Elif Alakır, Esma Teyze’nin arazisinde, evin yapımına başlıyor. Evin yapımında, “en doğru malzeme en yakındaki malzemedir” düsturundan hareketle etraftan toplanan ağaç, çalı, taş, toprak ve atık olan kapı, pencere, bez, branda, hasır kullanılıyor. Evin adı “Toprak”. Elif, “ev” yerine “yuva” ve “yeryüzü evi” sözcüklerini tercih ediyor. Tüm canlılarla kardeş olma niyetinin, ev yapım sürecinde iken yaban domuzları ile karşılaşmaları anında adeta sınandığını söyleyen Elif, sakince çadırına çekiliyor ve domuzlar da uzaklaşıyor. Böylece bu karşılaşma, bir çatışmaya yol açmadan atlatılıyor. Bugün, yirmi metrekarelik evi yaparken bile kaç karınca yuvası bozduklarının, el emeğinin kıymetinin ve düşüncesizce atılan her adımın maliyetinin öncekine göre daha çok bilincinde olduklarını belirtiyor.[11]

Tuğba ve Birhan, Anadolu’da epey yer dolaştıktan sonra Alakır’a geliyorlar. Kırk yıl önce terk edilmiş bir arsayı ailelerinin yardımıyla alıp, tek odalı bir ev inşa ediyorlar. Bu süreçte, özellikle doğal yaşam konusunda onlara bilgi ve deneyimleriyle yardımcı olan yöre insanları, Durmuş Amca ve Hamide Teyze oluyor. Evin yapımında, Elif’in söylediği şekilde, “en doğru malzeme en yakındaki malzemedir” düsturundan hareket ediyor ve etraftan toplananlar ve atık malzeme kullanılıyor.[12] Yuva yapımının detayları, “Alakır’ın Sesi” web sayfasında, Türkçe, İngilizce ve Almanca olmak üzere üç farklı dilde, detaylı olarak anlatılıyor.[13]

Toparlamak gerekirse, ev yapımı, ya izin alınarak başkasının maliki olduğu bir arazide (Elif Alakır), ya da satın alınan bir arazide (Tuğba ve Birhan) hayata geçiriliyor. Ev inşasında, etraftan toplanan ve atık malzeme kullanılıyor. Tüketim ve para ile ilişkiyi en aza indirecek biçimde yaşanıyor. İhtiyaçları kadar üretiyorlar. Geçimlik tarımı, müdahalesiz yani doğaya uygun biçimde yürütmeye çalışıyorlar ve bu tarımın detaylarını “Alakır’ın Sesi”nde paylaşıyorlar.[14] Radyo ve HES direnişi sırasında ilişkilendikleri bilgisayar dışında ev içi teknolojik alet kullanmıyorlar. İhtiyaçları olan elektriği, güneş paneli ile sağlamaya çalışıyorlar. Yani yaşam tarzları, gidişte etkili olan tüketim kültürü/kapitalizmine tepkiye koşut biçimde, daha az tüketmeye dayanıyor.

HES Direnişi ve Gezi

Tuğba ve Birhan, 2010 yılında, bölgede sayısı artırılmaya çalışılan HES’lere karşı yürütülen mücadele ile birlikte medyanın gündemine giriyorlar. Bir sabah uyandıklarında bahçelerinin aşağısında homurtularla çalışan dev iş makinelerini görüyorlar.[15] Bu seslerin nedeni kurulmuş olan 4 adet HES’e ilaveten, ADO Enerji’nin tasarladığı 3, Dereköy Enerji’ninse 1 yeni projesiyle planlanan 8 tane HES. 2009'da başlayan HES'ler 60 kilometrelik nehri borulara hapsederek biyoçeşitliliği tehdit ediyor. Erkutlu ve Günal şehirden kaçıp geldikleri Alakır'da 5 yıl boyunca doğanın talanına karşı mücadele veriyorlar[16] : “O gün Tuğba ve Birhan için kâbus gibi geçti. İlerleyen günler de öyle… Ancak evlerini, Alakır’ı korumak istiyorlardı. Bunun için mücadele etmeye karar verdiler. 49 yıllığına kullanım hakkı özel şirketlere satılan suları korumak için 49 yıllık bir mücadele planı yaptılar. Planın ilk maddesi, “Alakır Özgür Akacak” başlığını taşıyordu ve diğer maddelerinde şarkılarla, neyle, santurla ve defle başlayan uzun mücadele maratonu için koşmaya başladılar.[17]

Kepçelerle halk karşı karşıya gelince Jandarma çağrılıyor. Jandarma, burada bir yanlış var ise demokratik bir devlette yaşadığımız için dava açarak çözüm bulabileceklerini söylüyor. Bunun üzerine mücadele, hukuk yoluyla yürütülmeye çalışılıyor : ”Biz de gönüllü avukatlar bulduk, HES sürecini çalışmaya başladık, hukuksal envanteri biriktirdik. Fakat bizden 10-15.000 lira gibi bir para talep ettiler, bilirkişi raporu için. Bu parayı bulmamız çok zordu. İlginçtir, çevreye ve etrafına duyarlı olan insanlar genelde züğürttür. Sokak müziği yaparak, gönüllü sanatçıların desteğiyle bir şeyler yapmaya başladık. Hem kuru kuru bağış isteyemeyen insanlarız, sanatsal bir şekilde sunarak, HES'in ne olduğunu anlatacağımız bir ortam yaratmış olduk. Aslında sürece çok bilgili girmemiştik ama sokakta CD'yi satarken amacımızdan hep bahsettik ve başlattığımız hukuki süreçten. Sonra davalar açıldı. Ondan sonraki hikaye sadece Anadolu'da değil, dünyanın pek çok yerinde de gerçekleşen ayak oyunları, tehditler, rüşvet teklifleri, kanun hükmünde kararnamelerle değişen yasalar, bizim hakkımızda yöneltilen suçlamalar, yıldırma politikaları.. En başta jandarmanın 'hakkını ara, hukuki yollara başvur, devlet bunu çözer' demesinin ne kadar yalan olduğunu gördük. Biz duvara tosladık.”[18]

Alakır’da geçirilen yıllardan sonra, Gezi Parkı direnişi sırasında İstanbul’a geliyor Birhan ve Tuğba çifti. Gezi Parkı'nın, “doğaya ve yaşama sahip çıkan tüm canlıların buluşma noktası, varolma yeri, belleği olduğunu” belirten Erkutlu, şunları söylüyor o günlerde: “Buradaki uyanış, şu anda sadece Anadolu'nun değil tüm dünya halklarının ortak bilincine ve uyanışına dönüşmüştür. Tarihi bir değişim ve dönüşümü geri dönülemez bir şekilde tetiklemiştir. Artık farklı bir dünyada nefes alıp veriyoruz. Bir halk, doğası gereği, doğasıyla birlikte kardeşliğe, barışa ve dirilişinin direnişine uyandı.”[19]

Mesaj

Öncelikle karşı çıkılanın teknoloji değil, teknolojinin doğa ile uyumlu olmaması olduğu söylenmeli. Büyümeye dayalı ekonomi tüketimi körüklüyor, tüketim ise hem doğayı hem de insan yaşamını mahvediyor. Kapitalizmden kaçış değil doğal yaşam, bir inzivaya çekilme hiç değil. Çünkü kapitalizmden kaçılamıyor. Doğal ortamda yaşarken birden HES yapımı ile karşı karşıya kalınınca, bunun mümkün olmadığı bir kez daha anlaşılıyor. Bir kaçıştan söz edilecekse, bu, tüketimden kaçış olarak adlandırılabilir belki. Ayrıca, şehir yaşamına karşı çıkmaktan çok, doğa ile şehirin bölünmesine eleştiri getirildiği de belirtilmeli : “Doğa-şehir ayrımı da hep ötekileştirme yarattı. Doğa hep gidilen bir yerdi. Şehir ile doğanın ayrılması aslında ters bir mantık. Şehirde de rüzgar esiyor sonuçta, oraya da güneş doğuyor, o da toprağın üstünde. O niyetle yaklaşılırsa, şehirler de çok güzel organize edilebilir. Oysa sadece tüketime odaklı politikalara yön verirseniz, o zaman neden insanlar daha az tüketsin ki? Çünkü her yıl %5-6 devamlı büyümemiz gerekiyor ama bunun sonu yok. Senelik %5 büyüme demek, her tükettiğimiz şey için doğadaki rezervlerden her sene %5 kaynak hammadde almak demek ama bu mümkün değil; çünkü kaynaklarımız sınırlı.[20]

Ekoloji ve geri dönüşüm söylemine temkinli yaklaşılıyor ve tüketime hizmet etme riskine dikkat çekiliyor: “Poşet kullanımının azaldığı günlerde birden bu geri dönüşüm amblemi çıktı ortaya. Şimdi bakıyorsunuz her şey geri dönüşüyor. Ama bu amblemin ortaya çıkmasının ardından tüketim ikiye üçe katlandı. Çünkü ‘nasıl olsa geri dönüşüyor’ mantığıyla insanların daha çok tüketmeleri sağlandı. Şimdi de ‘nasıl olsa ekolojik’ mantığıyla aynı şey yaşanıyor. 100 bin dönümlük bir arazide ekolojik tarım yapılabilir mi? Tek tip bir üretim. Bu nedenle ekolojik yaşam, dikkat edilmesi gereken çok tehlikeli bir kavram. Sistemi kendi içinde çözelim, derleyip toparlayalım dönemini geçeli bayağı oldu. ‘Biraz makyaj yapalım, biraz toparlanalım, biraz ekolojik olursak; biraz yeşil enerji kullanırsa düzelir’ demek boşuna. Bu mantıkla devam ettiğimiz sürece, en ekolojik ürünü de yetiştirseniz, en yeşil enerjiyi de yetiştirseniz bu sistem çözülmez. Bu mantıkla bir yere varılamayacağını dünya da gördü. Çünkü doğa ana,  ‘ben bu sistemle devam edemem. İsterseniz siz inat edin ben iki silkelenirim, olan yine size olur’ diyor.[21]

Sonuç

Alakır’da, köylülerin şehirlere göç ettiği, bu nedenle köylerin boşaldığı bir coğrafyada, on yılı aşkın bir süredir yaşayanlar, özellikle kendileriyle yapılan röportajlar dikkate alındığında, herkesi kendileri gibi yaşamaya çağırmıyor, esas olarak, daha çok tüketme üzerine kurulu üretime dikkat çekiyorlar ve başka türlü yaşamanın da mümkün olduğu mesajını veriyorlar.

Alakır’ın Sesi web sayfasındaki paylaşımlara bakıldığında, doğal yaşam deneyiminin beslendiği  fikri/inanca dayalı arka plana dair izler görülebiliyor. Örneğin yuva yapımının tarif edildiği yazıda, yapım sürecinde başvurulan uzakdoğu kökenli inançlardaki ritüellere değiniliyor ve şöyle deniliyor: “94 günlük bu sürecin 74 günü, günde 8 saat, 2 kişi çalışarak tamamladığımız yuva’nın kurulumu sırasında, bedenimizin farklı yerlerini dönüşümlü olarak çalıştırmaya özen gösterdik. (yoga..) Nefesimize (prana..) ve yaptığımız işin farkındalığına odaklı (vipasana..) olarak, ay’ın (biodinamik..) ve doğa’nın (hava koşulları..) ritmine uygun çalışarak, herhangi bir sağlık sorunu yaşamadan, yorgun ve bitkin düşmeden, aksine sağlık, güç ve huzur kazanarak tamamladık yuva’nın kurulumunu.” Bir başka yazıda, Birhan Erkutlu’yu, Hindistan’a geziye giden arkadaşlarından istediği Ganj nehri suyunu Alakır nehrine dökerken gösteren fotoğrafa yer veriliyor. Rabia Tamer’in “Din, Ekoloji ve Kadın” başlıklı yazısı ise, günümüzde yaşanan ekolojik krizi, Aydınlanmadan önce başlayan fakat Aydınlanmayla büyük bir ivme kazanan insanın doğaya hükmetme düşüncesinin bir sonucu olarak görüyor ve bu krizi din ve toplumsal cinsiyet bağlamında inceliyor. Yazıda, din ve din öğretilerinin insanı merkeze alan yaklaşımlarının insanın doğaya hükmetmesini meşrulaştırma görevi gördüğü, oysa iyice irdelendiğinde dinlerin doğayla sağlıklı ilişki kurabilen insanı merkeze aldıkları ve iyi insan olabilmenin yollarından biri olarak gösterdikleri, dolayısıyla dinlerin farklı ve yanlış yorumlanmasının doğaya yansıyan olumsuz boyutunun dinin kendisine yöneltilmemesi gerektiği savunuluyor. Bütün bunlar, doğal yaşam ile inanç arasında bağlantı kurulmaya, doğanın dengesinin gözetilmesinin dinsel inancın da gereği olduğunun gösterilmeye çalışıldığına işaret ediyor.

Ed Blewitt’e göre “Kişisel olan politik olabilir, fakat politik olan kişisel değildir.”[22] Alakır doğal yaşam deneyimi, eğer politik olan bir kişisel deneyim olarak kabul edilirse, mahrem yönleriyle değil fakat politik olarak tartışılmayı hak ediyor.






[2] “Antalya'nın Kumluca ilçesine bağlı Kuzca (Söğütcuması) köyü sınırları içinde bulunan Alakır Vadisi pek çok sucul canlıya, kızılçam ormanlarına, endemik (bölgeye özgü) pek çok türe ev sahipliği yapıyor ve tehdit altındaki kuşların da konaklama alanı. Doğal ve biyolojik (habitat, tür ve genetik çeşitliliği) zenginliği yönüyle sit alanı özellikleri taşıyor.” http://www.bilim.org/kus-seslerinden-kepce-seslerine-alakirda-hidroelektrik-santraller.html

Dünyadan ve Türkiye’den farklı doğal yaşam deneyimlerine yer veren bir kaynak: https://baskamumkunler.wordpress.com/

[8] Age.

[9] Age.

[22] Blewitt, E., Freud and Marxism, Socialist Standard, 1989, No.1023