Salı, Ağustos 23, 2016

Gramsci, Sartre ve Poulantzas’da “Entelektüel”



Gramsci

Edward W. Said’e göre (2013) Gramsci’nin organik entelektüelleri, onları kendi çıkarlarını örgütlemek, daha fazla iktidar/denetim gücü elde etmek için kullanan sınıflarla ya da kuruluşlarla doğrudan bağlantılı oldukları düşünülen entelektüellerdir. Günümüzde reklamcı ya da halkla ilişkiler uzmanı gibi, olası müşterilerin rızasını kazanmaya, tüketici ya da seçmenin düşüncelerini yönlendirmeye çalışan biri, Gramsci’ye göre bir organik entelektüeldir (s.21). Özellikle yirminci yüzyılın sonlarında ortaya çıkan birçok yeni meslek (radyo televizyoncular, akademisyenler, bilgisayar analistleri, spor ve medyada uzmanlaşmış hukukçular, işletme danışmanları, siyasa uzmanları, hükümet danışmanları, özel pazarlar hakkında rapor hazırlayanlar, hatta bütün bir modern kitle gazeteciliğinin kendisi) Gramsci’nin bakış açısını haklı çıkarmıştır. Günümüzde bilginin üretilmesiyle ya da dağıtılmasıyla bağlantılı herhangi bir alanda çalışan herkes, sözcüğe Gramsci’nin verdiği anlamda bir entelektüeldir (s.25). Gramsci’nin entelektüel çözümlemesinin gerçeklerle daha çok uyuştuğunu düşünen Said, yine de, entelektüelin toplumda sadece kimliksiz bir profesyonel, salt kendi işine bakan bir sınıfın yetenekli bir üyesi olmaya indirgenemeyecek özgül bir kamusal role sahip bir birey olduğunda ısrar eder. Said’in Gramsci okuması hem eksik hem de araçsal bir kullanım izlenimi verir. Said, Gramsci’nin organik entelektüel kategorisini kurumsal bağlılığa indirgemekte ve kendi kurumsal entelektüel-bağımsız entelektüel ayrımına dayanak yapmaya çalışmaktadır.

Entelektüeli, büyük oranda bilişsel, zihinsel ve düşünsel etkinlikle uğraşma üzerinden tanımlama, uğraşın kendisine yüklenen özellikler üzerinden yapılan genellemeler, yani düşünce temelli etkinliğin göreceli olarak eylem temelli etkinliğe oranla üstün kabul edilmesi nedeniyle, üstünlük duygusu ve muhtemelen daha “ileri” kültürel beğeniyi çağrıştırır. Gramsci’ye göre, belli bir görevin veya bireyin entelektüel olarak sınıflandırılmasının temeli, bazı etkinliklerin doğası gereği daha bilişsel olmasına dayanmamalı, bunun yerine temelinde toplumsal pratik içinde yerine getirdikleri göreceli işlev olmalıdır. Çünkü her etkinlikte az ya da çok yaratıcı düşünsel bir etkinlik vardır. Dolayısıyla bütün insanlar entelektüeldir fakat bütün insanların toplum içinde entelektüel işlevi yoktur (Ransome, 2011). Gramsci’nin entelektüellere ilişkin sınıf analizi, temel olarak politik bir doğaya sahiptir. Entelektüeller, ilk kertede (ancak son derece dolaylı bir formda) üretim ilişkilerindeki konumlarıyla belirlenebilirler, fakat onların toplumsal işlevleri üzerinden sınıf konumları, sınıfsal kökenlerinden çıkarılmaktan ziyade, ancak bir sınıfın siyasal özlemleriyle “organik” biçimde kaynaştıkları ölçüde anlaşılabilir. Benzer biçimde Gramsci, örtük olarak, entelektüelin düşünsel emekle değil, bu düşünsel emeğin (politik ilişkiler de dahil) toplumsal ilişkilerdeki konumuyla nitelendirilebileceğini söyler (Thomas, 2013).

Hugues Portelli (1982), Gramsci‘deki entelektüellerle ilgili yaklaşımın, tarihsel blok dolayımında ele alındığının altını çizer. Gramsci’nin iktisadi “yapı” ile ideolojik “üstyapılar” arasındaki diyalektik ilişkiyi saptamak amacıyla geliştirdiği teorik ve pratik keşif, tarihsel blok kavramıdır (Morton, 2011, s.139). Tarihsel blok, toplam (evrensel) tarihsel durum olarak, iki karmaşık alanda kurulur. Belli bir üretim biçimine, bir temel sınıfın egemen olduğu belirli bir toplumsal yapı karşılık düşer. Bu temel sınıf, etkinliklerini uzmanlaştıran, ona türdeşlik ve öbür sınıflar üzerinde politik ve ideolojik yönetim -hegemonya- kazandıran ayrımlaşmış bir yapıyı yavaş yavaş geliştirir. Toplumun bu yönetimi, çeşitli derecelerinde, yönetici sınıfa organik olarak bağlı bir toplumsal katman tarafından, üstyapısal bütünlüğü (kompleksi) çekip çevirmek, yapıyla üstyapıyı kaynaştırmakla görevli entelektüeller tarafından yerine getirilir (Portelli, 1982, s.124). Yapıyla üstyapıyı birleştiren ve diyalektik niteliği olan organik bağ, süreklilik ve insan yığınlarını örgütleme görünümleriyle belirginleşir. Belirli bir tarihsel blok içerisindeki her entelektüel, bu organik nitelikle belirlenir ve işlevleri bu organik bağı kullanmak olan entelektüel katmanlarında bu organik nitelik tam olarak yansır. Entelektüellerle temsil ettikleri sınıf arasındaki bağın organikliği mekanik nitelik taşımaz, yani entelektüel sosyo-ekonomik yapıya oranla göreli bir özerklikten yararlanır. Bu özerklik, entelektüellerin toplumsal kökenlerinin farklı olabilmesi (temsil ettikleri sınıftan çıkmamaları) ve üstyapının da yapının düpedüz yansısı olmaması yani göreli özerk olmasından kaynaklanır. Dolayısıyla entelektüellerin yapıyla aralarındaki ilişki dolayımlı bir ilişkidir. Entelektüel etkinliğin organik olan ya da olmayan niteliği, ancak üstyapı içerisinde gördüğü işlev çözümlenerek saptanabilecektir.  (s.100-105).

Kendilerini doğuran gelişmelerin yerini alan daha ileri gelişmeler olduğunda (yeni tarihsel blok) organik entelektüeller yok olmaz fakat yeni işlevler üstlenirler. Bu sınıflandırma içinde kalanlara Gramsci, “geleneksel entelektüel” adını verir ve bu değişim sürecine kilise örgütünü örnek gösterir (Ransome, 2011). Geleneksel entelektüellerin, ekonomik ve politik olarak tarafsız ve özerk bir kategori oldukları görüntüsü kendiliğinden ortaya çıkmaz, etkin olarak yaratılması gerekir. Bu entelektüeller, hem kendilerinin hem kendilerini ifade etmelerini sağlayan kurumların ve pratiklerin, en karmaşık ve kökten değişimlerin bile kesintiye uğratamadığı tarihsel bir sürekliliği temsil ettiği tezine dayanarak kendi görüntülerini kendiliğinden ve ekonomik gruptan bağımsız gibi haklı göstermeye çalışırlar (Portelli, 1982 ve Ransome, 2011). Geleneksel entelektüel, yönetici sınıfın dünya görüşünü paylaşmak zorunda olmamakla birlikte, kaçınılmaz olarak onunla anlaşmaya etkide bulunur; bu kısmen kurumsal baskı ve iktisadi nedenden dolayı böyledir (Kachur, 2011). Bazı toplumsal gruplar, kendi önder entelektüellerini (organik entelektüel) yetiştirmek bakımından dezavantajlıdırlar. Bu göreceli elverişsizlikte, büyük ölçüde geçim derdine düşmüş olmaları nedeniyle yeterli zamandan ve kendi eleştirilerini ifade etmenin araçlarına erişmek için gereken maddi kaynaklardan yoksun olmaları etkilidir. Çelişkili olarak, muhalefet bilincinin temelini oluşturan şey tam da göreceli yoksunluk ve adaletsizlikle ilgili olan bu kişisel deneyimdir (Ransome, 2011, s..246-250).

Gramsci’ye göre (2011), pratik olarak hareket eden ancak eylemi üzerinde teorik bilinci olmayabilen, hatta eyleminde karşıt bir dünya görüşünün izleri bulunabilen kitle insanı, mücadele sırasında daha üst düzeyde bir bilinç edinir. Bu, teoriyle pratiğin birleştiği gittikçe artan kendi bilincine varmada (öteki sınıflardan ayrı bir sınıf olduğu bilinci) ilk aşamadır. Eleştirel olarak kendi bilincine erişmede asıl rol entelektüellere düşer, ki bu sınıfın kendi entelektüel grubunun (organik entelektüel) yaratılması anlamına gelir. Bir kitle, örgütlenmeden (en geniş anlamıyla) kendisini öteki gruplardan ayırt edemez ve kendiliğinden bağımsız hale gelemez. Örgütlenmeyse, entelektüeller yani örgütleyiciler ve yöneticiler olmadan sağlanamaz. Gramsci için entelektüel, bulunduğu toplumun koşullarından ve yapısından etkilenmekte ve bu etkileşim sayesinde dünyayı yorumlama görevinin bir gereği olarak belli yargılara ulaşmaktadır. Entelektüelin kendisini sadece düşünceleriyle değil, örgütlenme ve toplumsal hayatın içinde yer almayla tanımladığını ifade eden Gramsci, entelektüellerin görevini, örgütlemek, yönetmek, yönlendirmek ve eğitmek olarak açıklar. Böylece toplumsal grupların lehine rıza ve zoru örgütleyen entelektüeller, toplumsal düzeni dönüştürebilecek güce ulaşacaklardır (Forgacs, 2010, Portelli, 1982). Bu kapsamda kolektif entelektüel olarak parti, teori ve pratiği birleştirme problemini çözer. Parti, kitlelerin kendi yabancılaşmış durumlarını aşmalarını sağlayabilir. İşçi sınıfının yeni organik entelektüeli, sadece bir zihin işçisi değildir, pratik hayata, organize edici, ikna edici olarak katılır (Herrera-Zgaib, 2009).

Özetle, dünya çapında tarihsel ve evrensel entelektüellerin pratik faaliyete anlaşılabilirlik bahşetmekte aracılık rolünü ilk hesaba katanlar Hegel ve Marx olmasına rağmen, Gramsci’nin önemi, dünya görüşlerinin, öğretmenler, aktivistler, gazeteciler ve keşişler gibi ikinci derecede entelektüeller sayesinde nasıl toplumun geneline iletildiğini ve bu bakışın er ya da geç nasıl yeni ortak akıl biçiminde cisimleştiğini tanımlamasından kaynaklanır (Kachur, 2011). Gramsci organik entelektüelleri, devrimci bir tarihsel bloğun oluşturulması üzerinden devrimci öznelliğin yaratılması olarak görür. Organik entelektüelin rolü, madun grupların sağduyusuyla, toplumsal formasyonu kaplayan, bağlamsal bakımdan özgün ve tarihsel bakımdan konjonktürel çelişkileri okuyabilecek karşı hegemonik bir bilincin oluşturulması için aracılıktır (McLaren vd., 2011).

Sartre

Jean Paul Sartre entelektüele bakarken, her şeyden önce, hem Gramsci’nin organik entelektüel yaklaşımını olumlamakta hem de işçi sınıfının organik entelektüelinin olamayacağını göstermeye çalışmaktadır. Sartre bunu, entelektüelin sınıfsal kökeninin ve/veya entelektüel iştigalin “küçük burjuva”ya ait/dahil olması üzerinden gerçekleştirir. Ancak kapıyı tam olarak kapatmayan Sartre, entelektüele, küçük burjuva konumunu aşamasa da, konumun yarattığı durumu aşmanın yolunu gösterir.

Sartre (2015) entelektüelin durumunu, içindeki pratik bilgi (gerçeklik, evrensellik) ve ideoloji (tikellik) çelişkisiyle tanımlar. (s.71). Bu, burjuvazinin gelişmesiyle ortaya çıkan pratik bilgi uzmanlığından entelektüelliğe geçiş aşamasında görülen bir çelişkidir ve Sartre’ın “rahatsız bilinç” adını verdiği geçici bir uğraktır. “Rahatsız bilinç”; pratik bilgi teknisyenini,  (mesleğiyle arasına yeni bir mesafe koyması ve hiçbir politik karşı çıkışın, onun nesnel olarak kitlelerin düşmanı olduğu gerçeğini hafifletmeye yetmeyeceğini anlaması koşuluyla) halk güçlerinin radikalleşmiş bir yoldaşına dönüştüren süreç içinde “geçici bir uğrağı” temsil eder. Bu rahatsız bilinç (idealizm, yararsızlık) uğrağından çıkış için, kendi sorunuyla yüzleşmek, entelektüel uğrağı yadsımak zorundadır. Klasik entelektüel tipi, rahatsız bilincinin başka alanlarda kendine yaptırdığı edimlerle (genel olarak yazılar), rahatsız bilincinden rahatlamış/rahat bilinç çıkartan birisidir.

Sarte’a göre dünyada varlığın kendini tarih içinde ortaya koymasını sağlayan şey olan praxis, gerçekliği açığa vuran, onu aşan, koruyan ve çoktan değiştirmiş olan pratik bilgi uğrağını içinde barındırır. Modern toplumlarda, iş bölümü farklı gruplara, bir araya geldiğinde praxis’i oluşturan çeşitli görevler yükler, pratik bilgi uzmanlarının doğmasına zemin hazırlar. Sonlar (amaçlar), egemen gruplar tarafından tanımlanır ve çalışan sınıflar tarafından gerçekleştirilir. Araçların incelenmesi işiyse; bilginlerden, mühendislerden, hukukçulardan, yargıçlardan, kanun adamlarından, profesörlerden vb. oluşan, teknisyenler kesimine bırakılmıştır. Onlara yüklenen sosyal işlev, olanaklar alanının eleştirel incelemesinden ibarettir ve hedeflerin değerlendirilmesi veya gerçekleştirilmesi çoğunlukla onların işi değildir. Her pratik bilgi teknisyeni entelektüel değildir ama entelektüeller onların arasından çıkar (s.19-21).

Pratik bilgi uzmanı burjuvazinin gelişmesiyle ortaya çıkar. Onlar ne bir sınıftır ne de seçkin bir kesim. Geçmişte filozoflar, bugün entelektüeller nelerle suçlanıyorsa ondan başka bir şey yapmamışlardır. Diğer bir ifadeyle, yöntemlerini, ulaşılması gereken amaçlar dışında, materyalist ve analitik bir bilimcilik üstüne dayalı bir burjuva ideolojisi kurmak için kullamışlardır. Dolayısıyla filozoflar, Gramsci’nin bu sözcüğe verdiği anlamla, organik entelektüeller olarak çıkar karşımıza ve burjuva sınıfının nesnel ruhunu ifade etme işlevini üstlenirler. Aralarındaki organik uyumun kaynağı, önce, burjuva sınıfı tarafından yaratılmaları, onun başarılarıyla ilerlemeleri, onun gelenek ve görenekleriyle, düşünceleriyle yoğrulmuş olmaları, sonra ve özellikle, bilimsel, pratik araştırma hareketiyle yükselen sınıfın hareketinin birbiriyle örtüşmesidir. Sartre, bu değerler ve düşünceler bütününün adının burjuva hümanizmi olduğunu belirtir (s.27).

Pratik bilgi teknisyeni tepeden seçilmekte, ideolojik ve teknik eğitimi de tepeden oluşturulan (ilk, orta, yüksek), dolayısıyla seçmeci bir sistemle belirlenmektedir. Egemen sınıf eğitimi, onlara kendi uygun gördüğü ideoloji (ilk ve orta) ve işlevlerini yerine getirmelerini sağlayacak bilgi ve uygulamalar (yüksek) verecek biçimde düzenlenmekte, onları geleneğin bekçileri ve Gramsci’nin deyişiyle üstyapıların görevlileri olmak için hazırlamaktadır. Sınıfsal ilişkiler, pratik bilgi teknisyenlerinin ayıklanmasını otomatik olarak düzenlemektedir. Bunlar daha çok küçük burjuva çocuklarıdır. Genel olarak orta sınıfların ara katmanlarında doğan ve kafası çocukluğundan beri egemen sınıfın ayrımcı politikasıyla doldurulan çocuk, işiyle de orta sınıfta yer alır. Bu onun genel olarak işçilerle hiçbir yakınlığının olmadığı, gene de her halükarda artı değerden geçindiğinden, onların sömürülmesinden patron sınıfına suç ortaklığı ettiği anlamına gelir (s.27-29). Entelektüel işte bu noktada ortaya çıkan çelişkinin yarattığı rahatsız bilinçten doğar.

Pratik bilgi teknisyenlerini hümanist eğitim ve öğretimle işleyen burjuva ideolojisi, bizatihi bu eğitimin dayandığı araştırma yöntemleri, sağladığı bilgi ve bu bilginin pratik sonuçlarıyla çelişir. Evrensel bilgiyi ve evrensel pratikleri arayan pratik bilgi uzmanları, yöntemlerini, egemen sınıfı ve –kendi ideolojileri de olan- ideolojisini  incelemek için uygulasalar bile, her ikisinin de sinsi bir biçimde ayrımcı olduğunu kendilerinden gizleyemezler. Ayrıca teknik adamın işi öncelikle pratiktir ve falanca ya da filanca toplumsal gruba yararlı olanı değil, hiçbir ayrım gözetmeksizin ve sınır koymaksızın yararlı olanı aramaktadır. Ancak çoğu durumda, ayrıcalıklı toplumsal kesimler, prtaik bilgi teknisyeninin işbirliğiyle, onların buluşlarının toplumsal faydasını, çoğunluğun aleyhine küçük bir azınlığın yararına dönüştürür. Bu noktadan itibaren iki olabilirlik söz konusudur: Bilgi teknisyeni, egemen ideolojiyi kabul eder ya da onunla uzlaşır. Eğer ideolojisindeki ayrılıkçılığın farkına varır ve bunu içine sindiremezse, otorite ilkesini bir özdenetim biçiminde içselleştirdiğini kabul ederse, rahatsızlığını alt etmek için, kendisini biçimlendiren ideolojiyi sorgular ve bilmediği ya da tartışılması kendisine yasaklanmış amaçların aracı ve hegemonyanın alt düzey görevlisi olmayı reddeder. İşte o zaman pratik bilgi görevlisi aslında üstüne vazife olan şeylerle ilgilenen (dışsal olarak, yaşamına yön veren ilkeler ve içsel olarak, toplum içindeki yeri), başkalarınınsa “üstüne vazife olmayan şeylerle ilgilenen” dediği bir entelektüel oluverir (s.35).

Sonuçta her bilgi teknisyeni, evrenselci tekniğiyle egemen ideolojinin hiç bitmeyen mücadelesinden başka bir şey olmayan bir çelişkiyle tanımlandığına göre potansiyel olarak entelektüeldir. Ama bu potansiyelin fiiliyata geçmesi, bir teknisyenin entelektüel olması için yalnızca karar vermesi yetmez. Bunda, onu nitelendiren gerilimi başlatan kişisel öyküsü rol oynar. Son tahlilde, dönüşümü tamamlayan etmenler toplumsal yapıdadır. Egemen sınıfların entelektüele sağladığı yaşam düzeyi, düşük ücretler, iş bulamama, toplumda ortaya çıkan çelişkiler, onların kendi çelişkilerinin de bilincine varmalarına yol açacaktır (s.36). O halde entelektüel, kendi içinde ve toplumdaki, pratik gerçekliğin araştırılmasıyla egemen ideoloji arasındaki karşıtlığın bilincine varan insandır. Gerçek olabilmek için, entelektüelde önce meslek çalışmaları ve işlevi düzeyinde oluşması gerekse de, bu bilinçlenme toplumdaki temel çelişkilerin, daha doğrusu sınıf çatışmalarının ve egemen sınıfın kendi içinde işlerin yürümesi için talep ettiği gerçeklikle, koruduğu ve hegemonyasını güvence altına almak için öteki sınıflara bulaştırmak istediği mitler, değerler ve gelenekler arasındaki organik bir çatışmanın üstündeki perdenin açılmasından başka bir şey değildir (s.37).

Sartre’a göre entelektüel yalnızdır, çünkü onu hiç kimse görevlendirmemiştir ve çelişkilerinden birisi de budur. Entelektüel, başkaları da özgürleşmedikçe özgürleşemeyecektir. İçinde yaşadığı toplumu anlayabilmesi için entelektüelin önündeki tek yol, toplumu ezilenlerin bakış açısından ele almaktır. Baskı ve sömürüyle parçalanmış sonsuz çoğunluğun temsilcisi olarak bu anlamsız parçalanmaya karşı yürüttüğü mücadele, onları da evrenselliği hedeflemeye sürüklemiştir. Bu, burjuvazinin değil, ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasından ve sınıfsız bir toplumun kurulmasından doğan bir evrenselliktir. Dolayısıyla tek çıkar yolu, varoluşlarıyla bile bu ideolojiyi çürütenlerin (işçi ve köylüler) yanında yer almaktır. Bu noktada, entelektüelin reform düşlerini elinin tersiyle iterek köktenciliği benimseyip devrimciye dönüştüğü düzeyde de, yeni çelişkiler baş gösterecektir (s.52-53).

Temel çelişki, egemen sınıfların teknik bir kapital yaratıp çoğaltmaları ancak kapitalin yığılmasıyla sağlandığından, bu halleriyle yoksul sınıfların entelektüel, organik temsilciler üretememesidir. Sistemin sömürülen sınıflar içerisinden de birkaç teknisyen çıkarttığı olsa da, bunlar halk tabanından gelmekle birlikte, işleri, ücretleri ve yaşam düzeyleriyle bir anda orta sınıflarla bütünleşmekten geri kalamazlar. Organik olarak alt kesimlerden gelemeyen entelektüelin, ne olursa olsun onların nesnel zekasını kendine mal etmek ve kendi pozitif yöntemlerine halk düşüncesinin formüle ettiği ilkeler kazandırmak istediğini düşünürsek, aralarına katılmak istediği insanların tepkisiyle karşılaşacaktır. O halde, küçük burjuva entelektüeller, kendi çelişkileri nedeniyle emekçi sınıf için çalışma durumunda olduklarında, ne pahasına olursa olsun, her şeyi göze alarak onlara hizmet edecek, onların kuramcısı olacak ama asla onların organik entelektüeli olamayacaklardır. Bu da, onları kimsenin görevlendirmediğinin bir kanıtıdır (s.56-57).

Bu durumda, temel çelişkisinin bilincine varış olarak tanımlanan entelektüelin, proleteryanın bilinçlenmesine yardım etmesi, diyalektik yöntemi uygulamasıyla, evrensel talepler arasından özeli yakalamak ve evrenseli, bir tekilliğin evrenselleşme hareketine indirgemekle olabilir. Bununla birlikte, sınıf özelliği onun kuramsal çabalarını durmadan bozabilir. Bunun için aynı anda başvurması gereken iki çare vardır: Sürekli özeleştiri ve ezilen sınıfların eylemlerine somut ve koşulsuz katılım. Küçük burjuva olduğunu kabulle özeleştiriye başlayan entelektüel, küçük burjuva olmaktan çıkamayacağı bilinciyle, kendi kendini sürekli eleştirme ve radikalleşmeyle adım adım küçük burjuva koşullanmalarını reddedebilir ve işçilere ulaşabilir. Bunun yanında, entelektüel için söz konusu olan, bir eylemin başlatılmasında etkili olmak ya da bu eylemin aşamalarını belirlemek değil, tersine, onu harekete geçerken (aniden patlak veren ya da önceden örgütler tarafından yönlendirilen grevler) yakalamak, fiziksel olarak katılmak, sadece gerekli olduğunu düşüdüğünde kimliğini açıklamak ve eylemin anlamı ve olanakları hakkında aydınlatmaktır.

Entelektüel, başlatılmış eylemi radikalleştirmek için acil hedeflerin ötesindeki uzak hedefleri göstermeli, mücadelede herkes için ulaşılacak gerçek bir hedef, yani insanın geleceğini görerek kendi hedefine (bilginin evrenselliği, düşünce özgürlüğü, gerçeklik) sahip çıkmalıdır. Bunun dışında Sartre entelektüele, halkın kültürünü yükseltmek için egemen sınıfın verdiği bilgi sermayesini kullanmak ve ezilen sınıflar içinden pratik bilgi teknisyenleri yetiştirmek görevlerini yükler. Ama aynı zamanda entelektüel her türlü iktidara karşı çıkmalıdır. Entelektüelin politikaya katılımında sıkıntı yaratıyor gibi görünen bu görev, Sartre tarafından şöyle çözülür: Entelektüel partilerde ve halkçı örgütlerde, maksimum disiplin ve minimum eleştiri, parti dışı entelektüel olaraksa minimum disiplin ve maksimum eleştiri konumunda kalmalıdır.

Sonuçta entelektüelin yazgısı yalnızlıktır, çünkü kendi çelişkisinden doğmuştur; organik entelektüeli olamadığı sömürülen sınıflarla iç içe yaşadığında nasıl bu çelişkiden sıyrılamıyorsa başarısızlık anında da, entelektüel statüsünden sahte entelektüel statüsüne düşmeden, aldatıcı ve boş bir yadsımayla onu terk edemez. Entelektüelin işi, herkes adına çelişkisini yaşamak ve herkes için bu çelişkiyi köktencilikle (yani gerçek tekniklerinin yanılsama ve yalanlara uygulanmasıyla) aşmaktır. Tam da bu çelişkisi yüzünden entelektüel, demokrasinin bekçisidir: Burjuva demokrasisinin haklarını, bu hakları ortadan kaldırmak için değil, ama her demokraside özgürlüğün işlevsel gerçekliğini koruyarak, bu hakların soyut karakterini, sosyalist demokrasideki somut haklarla tamamlamak amacıyla sorgular (s.57-67).

Poulantzas

Nicos Poulantzas için de entelektüeller ayrı bir sınıf teşkil etmezler, küçük burjuva sınıfa mesnsupturlar. Poulantzas (2010), Marksizmin  belli toplulukları tanımlamak için “katman, fraksiyonlar ve kategoriler” terimlerini kullansa bile bunların her zaman bir sınıfa bağlı olduğunu vurgular. Bunlar, sınıfların dışındaki veya yanındaki gruplar değildirler. Toplumsal kategoriler esasen tek bir sınıfın üyesi değildirler, üyeleri genellikle çeşitli toplumsal sınıfların üyeleridirler. Toplumsal kategorilerin belirleniminde egemen olan politik ve ideolojik ölçütlerdir ve terim, esas rolü devlet aygıtlarında ve ideolojisinde kendi işlevini yerine getirmek olan bir failler topluluğuna işaret eder. Bu, asıl rolü ideoloji telkini olan ve entelektüel terimiyle tanımlanan grup için de geçerlidir (s.283-285).

Poulantzas’ın (2010) yaklaşımında entelektüeller, belli bir toplumsal kategoridir ve burjuva ya da küçük burjuva sınıfa mensupturlar. Entelektüellerin ayrı bir sınıf meydana getirdiğini ileri süren görüş genellikle bilimin rolünü üretken bir güç ve entelektüelleri bilimin taşıyıcıları olarak değerlendiren fikirlere dayanır. Bu anlayışlar, sınıf mücadelesinin veya bu mücadelede işçi sınıfının öncü/temel rolünün yadsınmasıyla birleştirilir ve ideolojik işlev görürler. Poulantzas (2006) uzmanlaşmış ve profesyonelleşmiş bir tabaka olarak entelektüellerin, modern devlet tarafından işlevselleştirilmeleri ve asker haline  getirilmeleri doğrultusunda oluştuklarını düşünür. Bu entelektüelleri (üniversiteler, enstitüler, akademiler, çeşitli bilim kurumları) devlet memurları haline getiren aynı mekanizma bu devletin memurlarını da entelektüel kılmaktadır. Poulantzas’a göre kapitalist  devletin genel örgütlenmesinde beden işçiliğinden ayrılmış bir fikir işçiliğinin gerçekleştirilmesini gören Gramsci, bundan dolayı devletin aygıtlarında görevli uygulamacıları, baskı aygıtındakiler de dahil olmak üzere, geniş anlamıyla entelektüeller (organik ve geleneksel) arasına yerleştirir (s.62-63).

Entelektüellerin ve kamu hizetinin ara ve alt katmanlarının, çoğunlukla mensubu oldukları küçük bujuvazinin genel çıkarlarına indirgenemeyen özel çıkarları da vardır. Örneğin düşünsel, bilimsel ve sanatsal üretime ilişkin özgürlük garantisi, ifade özgürlüğü, enformasyon dolaşımı entelektüeller açısından önemlidir. Fakat toplumsal kategoriler ve toplumsal sınıflar arasındaki ilişkiye dair bakış açısı kaybedilmemelidir. Zira toplumsal kategoriler toplumsal sınıfların üyesidirler ve içsel birliklerine rağmen, toplumsal kategorilerde açığa çıkan kopuşlar ve çelişkiler çoğunlukla farklı üyelerin farklı sınıf aidiyetleriyle uyuşur. Entelektüeller çoğunlukla küçük burjuvazinin temel özelliklerini sergilerler (politik kararsızlık ve sağcı öportünizme eklenen solcu aşırılık vb.).  Ancak sınıf aidiyetlerinin önemini gereğinden fazla büyütmek de, küçümsemek gibi yanlış ve tehlikeli iki aşırılıktır. Entelektüelin pratik tavrının ve onun politik ve ideolojik tercihlerinin önemi yadsınamayacağı gibi, bunlara sınıfların dışında ve yanında homojen birimler olarak da yaklaşılamaz (s.287-288).

Sonuç

Gramsci’nin geleneksel-organik entelektüel tiplemelerinden ziyade, “geleneksel-organik entelektüel rolleri”nden söz ettiğini söylemek daha doğru olur. Burjuvazinin hegemonya mücadelesi sırasında organik rol verilen/üstlenen entelektüeller, hegemonyanın kurulmasıyla geleneksel role çekilerek, tikel olanı evrenselleştirmeye çalışırlar. Bunu yaparken de, kendilerine, tarafsız, bağımsız ve özerk yani sınıflar üstü konum atfederler. Bu geleneksel rol, sınıflar arası aracı olma iddiasıyla, görünüşte tarafsız bir konumdan, tıpkı devletin gizemleştirilmesinde olduğu gibi, sınıf mücadelesine doğrudan müdahale etme olanağı yaratır. Dünün organik entelektüelleri bugün de burjuvazinin organik entelektüelleridir, ama rolleri değişmiş, şimdi geleneksel role intikal etmişlerdir. Bunların karşısındaysa, işçi sınıfının organik entelektüelleri yer alır. Sartre’ın ilgilendiği de, bu entelektüellerin ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.

Sartre, bu meselede kapıyı ne açar ne kapatır. Aralık duran kapıda, ki geçici bir uğraktır (uğrak, geçiciliği de barındıran bir sözdür aynı zamanda), isim vermekte zorlanılan Sartre’ın entlektüelleri durur. Sınıfsal köken veya yaptıkları iş (meşguliyetleri) dolayısıyla küçük burjuva olan entelektüeller, küçük burjuvalığı aşmak değil, bunun bilincinde olarak kendilerini aşmak durumundadırlar. Bu bütün entelektüeller için söz konusu değildir ve salt bir “iradi karar”a indirgenmeyip arka planda çalışan “toplumsal koşullar”a da göndermede bulunulur. Kimi klasik entelektüel olarak geleneksel rolü rızasıyla veya zorunlulukla üstlenirken az da olsa bir kısım entelektüel işçi sınıfının organik entelektüeli olmaya çabalar. Gramsci, organik entelektüele önderlik rolünü verirken, Sartre, bu rolün de oynanabilmesi için gerekli ara roller/görevler üzerinde durmaktadır.

Halil Çelik


KAYNAKÇA
Said, Edward W., Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı, Çev.Tuncay Birkan (Representations of The Intellectual: The 1993 Reith Lectures, Vintage Books, 1994, Londra), Ayrıntı Yayınları, Beşinci Basım, 2013, İstanbul


Ransome, Paul, Antonio Gramsci: Yeni Bir Giriş, Çev.Ali İhsan Başgül (Antonio Gramsci: A New Introduction, Harvester Wheatsheaf, 1992), Dipnot Yayınları, Birinci Baskı, 2011, Ankara


Portelli, Hugues, Gramsci ve Tarihsel Blok, Çev. Kenan Somer, (Gramsci y el bloque historico, 1976), Savaş Yayınları, Birinci baskı, 1982, Ankara



Morton, Adam David, Gramsci’yi Çözümlemek, Çev.Barış Uysal (Unravelling Gramsci, Pluto Press, 2007), Kalkedon Yayıncılık,  2011, İstanbul


Forgacs, David, Gramsci Kitabı Seçme Yazılar 1916-1935, Çev.İ.Yıldız, Dipnot , 2010, İstanbul


Herrera-Zgaib, Miguel Ángel, The Public Intellectual in Critical Marxism: From the Organic Intellectual to the General, Intellect Papel Político, 2009, 14: 1, 143-164


Kachur, Jerrold L., Postmodern Prens: Gramsci ve Anonim Entelektüel Pratik, Gramsci ve Eğitim içinde, Ed.Carmel Borg, Joseph Buttigirg ve Peter Mayo, (Gramsci and Education, Rowman&Littlefield Pub., Maryland-U.S.A., 2002) Kalkedon Yayıncılık, İstanbul, 2011


McLaren, Peter, Fischman, Gustavo, Serra, Silvia  ve Antelo, Estanislao, Gramsci Hayaleti: Devrimci Praksis ve Adanmış Aydın, Gramsci ve Eğitim içinde, Ed.Carmel Borg, Joseph Buttigirg ve Peter Mayo, (Gramsci and Education, Rowman&Littlefield Pub., Maryland-U.S.A., 2002) Kalkedon Yayıncılık, İstanbul, 2011


Thomas, Peter D., Gramsci Çağı: Felsefe- Hegemonya-Marksizm, Çev.İlker Akçay, Ekrem Ekici (The Gramscian Moment: Philosophy, Hegemony and Marxism, Brill NV, 2010), Dipnot yayınları, 2013, Ankara


Vacca, Giuseppe, Aydınlar ve Marksist Devlet Teorisi, Gramsci’ye Farklı Yaklaşımlar içinde, Der. Anne Showstack Sassoon (Approaches to Gramsci, Writers&Readers, 1982), Dipnot Yayınları, Birinci baskı, 2012, Ankara


Sartre, Jean-Paul, Aydınlar Üzerine, Çev.Aysel Bora (Plaidoyer pour les intellectuels, Galimard, 1938), Can Yayınları, Yedinci Basım, 2015, İstanbul


Poulantzas, Nikos, Poulantzas Kitabı: Seçme Yazılar, Hzr.James Martin, Çev.Akın Sarı ve Selime Güzelsarı (The Poulantzas Reader: Marxism, Law and the State, Londra, 2008), Dipnot, Birinci Basım, 2013, Ankara


Poulantzas, Nikos, Devlet, İktidar ve Sosyalizm, Çev.Turhan Ilgaz (L’Etat, Le Pouvoir, le Socialism, 1979), Epos, Birinci Basım, 2006, Ankara