Perşembe, Ekim 08, 2015

"Organik" Şiir ve "SUÇÜSTÜ"


Ölümler ve yıldönümleri. İkisinin temelinde de anmalar yatıyor. Anma kültürünün belli başlı dayanağı ise birtakım sloganlar. Ölenler “hayatını kaybetmiş”tir. “Yeri doldurulamayacak”tır. Ve “anısı yaşatılacak”tır. “Eserleriyle yaşayacak”tır. Oysa “hayatını kaybettiği” söylenenin, yaşadığı süreçte “kaybettiği”, “kaybettirdiği” başka şeyler olabilir. Hatta bunlar, yerine göre, çok daha önemli şeyler olabilir. Öte yandan, “yeri doldurulamayacak” diyenlerin önemli bir bölümü, insan yaşamı üzerine konuşurken, onun biricikliğini vurgulayan, bireysel yaşamı yücelterek onu yere göğe koymayan kişilerden oluşmaktadır. Anısı”nın nasıl yaşatılacağına gelince, akla ilk gelen onun adına ödül koymak, bir parka ya da sokağa onun adını vermektir. “Eserleriyle yaşamak” ise, söyleyenin bunu söylerken yaptığı bir değerlendirmeye, vardığı birtakım sonuçlara dayanmaz. Çoğu zaman, bu sloganların maddi temeli yoktur. Ses düğmesine aceleci bir haber ağının bastığı bir korodur karşımızda bulunan. Koroya ses verenlerin sloganları bellidir, katılmayanlar ise nankör bir suskunluğu yeğlemiş sayılır.”[1]

YAYIM

FOTOĞRAF
Kemal Özer

Bir fotoğraf kalacaksa bizden, biri ona baktığında
bizi birbirimize aşılayan ikiz duyarlığımızı görsün

Sözün örtüsünü açıp eylemi çıkarmak için ışığa
her adımda sınavdan geçiren alınyazımızı görsün

Yıkımın çarkı kırılsın da acıdan arınsın diye dünya
onca çileye sabırla direnip kafa tutmamızı görsün

Boğulan bir çığlık mı var zindan duvarları ardında
kimse duymasa bile bizim duyacağımızı görsün

Sessizliğe bürünse ortalık, herkes susacak olsa
yine de kısılmayan bir sesle konuşan ağzımızı görsün

Biri baktığında sevgilim bizden kalacak o fotoğrafa
her sevinci bir hasatta devşirip yaşadığımızı görsün

Yaşamın ürettiği sevinç ömrümüzün hasadıyla buluşunca
birbirimizin yüzünde bir yıdıza baktığımızı görsün

Bu sevdalı buluşmadan bir görüntü yansırsa yarına
ona bakan bizi değil, bizde ışıyan o yıldızı görsün [2]

Kemal Özer’in önemli bir özelliği de, “yayıncı”lık geçmişidir. Şairin yayıncılık serüveni, üniversite öğrenciliği sırasında, -1955-1960 yılları arasında-, arkadaşlarıyla birlikte çıkardığı “a dergisi” ile başlar. Şair daha sonra o günleri şöyle anlatır:

A Dergisi de İstanbul’da ondan birkaç yıl sonra bir arkadaş çevresinin, birbirini tanıyan bir grubun çıkardığı bir dergi. Üniversite kantininde, hararetli tartışmalar arasında “Neden biz de dergi çıkarmayalım ki?” düşüncesinden doğan bir yayın. ‘50’li yılların anatomisinde, Soğuk Savaş koşullarının yarattığı boşlukta genel bir arayış görülür. Dünyada da, Türkiye’de de. Yoğun bir arayış içinde olan insanlar da o arayışı kendi çevresinde, kendi dergilerinde sürdürmeye daha yatkın oluyorlar. Herkesin harçlığından ayırdığı paralarla çıkıyordu A Dergisi de. O zaman anımsadığım kadarıyla 10’ar lira verebiliyorduk, dergi de 200 liraya falan çıkabiliyordu. Ama A Dergisi’ni bir gençlik dergisi olmaktan çıkaran öğeler var tabii, yeri gelmişken söylenebilir. Yaşça daha büyük veya başka çevreden bazı insanlar da katılmıştı bize. Edip Cansever örneğin 40 lira veriyordu, ama tek koşulla, parayı verdiğini kimse duymayacaktı. Bir de önceki kuşaktan Yusuf Atılgan vardı. Manisa’nın Hacırahmanlı köyünde çiftçilik yaptığından biraz daha fazla para veriyordu biz öğrencilere göre. Bir gençlik dergisi olduğu halde, belki böyle çok etkili olmayabilir kaygısıyla bizden biraz daha büyük insanlara yer vermiştik. Örneğin Asım Bezirci de katıldı bir süre sonra. (…) Dergi iki defa kesintiye uğradı. ‘57’den sonra bir ara verildi. 27 Mayıs’ın hemen sonrasında ise Haziran sayısını çıkarıp kendi isteğimizle dergiyi kapattık. Çünkü ‘50’lerin baskıcı uygulamalarına karşı çıkan bir konumdaydık, 27 Mayıs’ı da bu dönemin sona ermesi olarak yorumladık o zaman. Ve dergi işlevini bitirdi düşüncesiyle, son sayısını 4000-5000 basıp üniversite kapısında coşkulu bir biçimde dağıttık. Derginin koleksiyonunda o son sayıdaki yazılara bakmakta yarar var. Biz şairler ürün koyamadık, ama Fazıl Hüsnü’nün 27 Mayıs’ı destekleyen bir şiirini yayımladık. 1960’ta dergi böylelikle sonra erdiğinde zaten bizim öğrenci grubunda da herkes yaşama atılmaya başlamıştı. Onat [Kutlar] Paris’e, Hilmi Yavuz İngiltere’ye, Adnan [Özyalçıner] ile ben de köy öğretmeni olarak askere gittik. Doğal bir ayrışma oldu ve bir süre birbirimizden kopuk kaldık. (…) Ama 12 Mart’la, bizi yeniden bir araya getiren siyasi bir ortam ortaya çıktı. Tabii herkes ’60 ile ’70 arasında kendini biraz yenilemiş, değiştirmişti denebilir. Yeniden bir araya gelip, Yeni A Dergisi’ni çıkarmaya karar verdik aynı kişilerle. Eski arkadaşlardan Ece Ayhan, Cemal Süreya katılmadılar.(…) Yeni A Dergisi de iki buçuk yıl kadar çıktı. İlk dönemde olduğu gibi bir araya gelip ortak üretim yapma çabasını sürdürdük. Ama Yeni A Dergisi daha derli toplu bir yayındı. Derginin çıkış amacı değişmişti bir kere. Hem de öyle az buz değil, epeyce siyasal olmuştu. (…) Bir çıkış bildirisi üzerinde ortaklaşıldı. Naif bir sanatsal heyecanın sonucu olarak değil, siyasi sözü de olan bir edebiyat-sanat dergisi oldu. (…) Geçmiştekilerle kıyaslayınca elbette onlardan öğrenilecek şeyleri almalı ama bugünün isterlerini o günün koşullarından ayırmak gerek. O gün yapılan işler, bugünün gereksinimlerinden farklı. İşte yayınevlerinin durumu, dağıtım ağının sorunları vb. Etkili işler yapmak bugün çok daha zor.” [3]

Daha sonra, 1965-1970 yılları arasında, kendisinin açtığı (Uğrak) kitabevinde Şiir Sanatı dergisiyle birlikte, şiir ve sinema alanlarında 13 kitap yayımlar. Karacan Yayınları ve Varlık dergisinde görev yapan Özer, 1989 yılında Yordam Yayınları’nı kurmaya karar verir. Bu kararda, “1980 sonrasında dayatılan yeni koşulların hem yazılanları, hem yayınevlerinin yayın politikalarını etkilemesi” önemli rol oynar. Özer bu süreci şöyle anlatır:

80 sonrası, yayın dünyasına egemen olan koşullar, dayatılanı kabul etmeden üretimlerini sürdürenler için sıkıntılı bir ortam yaratmıştı.[4] 1989'da Yordam Yayınları'nı kurmaya karar verdiğimde amacım bu yeni koşullarda ortaya çıkan duruma ödün vermeden yazmayı ve yazdıklarımı yayınlamayı sürdürmekti. (…) Ama tükenen kitaplarımın yeni basımlarını yapacak ortam kalmadığı gibi, benim sanat anlayışımı çağdışı sayan bir saldırı sözkonusuydu. Buna karşılık, elimde birikmiş epeyce yazı ve kafamda oluşmuş epeyce tasarı vardı. Yaşımsa 55'e varmıştı. Köklü bir karar vermem gerekiyordu. Niyetim genel anlamda bir yayınevi kurmak değil, yalnızca kendi kitaplarımı yayınlamaktı. (…) Bugün baktığımda, koşullara boyun eğmemek, piyasanın dışına çıkmak bana çok şey kazandırdı diye düşünüyorum. Öncelikle yayınladığım kitapların sayıca 62'ye (bunların 55'i kendimindi) ulaşması. Ama daha önemli olan, girdiğim savaşımın bana kattıkları. Yazmakla yetinmeyip yazılanları (bir çeşit çağdaş trubadur gibi) okura götürmenin, onlarla dünya görüşümü, sanat anlayışımı sınamanın bana sağladığı direnç. Yurt içinde ve dışında irili ufaklı pek çok yere gidip etkinliklere katılmak, değişik çevrelerden pek çok insana ulaşmak, bir çeşit aşı gibiydi. (…) Ozanlara bir iletide bulunacaksa, şiirin yazmakla biten bir süreç olmadığını, sürecin ozanla başladığını, şiirle sürdüğünü, ama okurla, okurda yeniden üretilerek bütünleneceğini, bunun için de ozanın şiiri ulaştırmayı üstlenmesinin yazmaya “dahil” olduğunu anımsatsın isterim.”[5]

Kemal Özer 2006 yılında blog yazarı olarak internete dahil olur, Şubat 2007 tarihinden itibaren de www.sol.org.tr sitesinde yazmaya başlar.[6] Blogundaki ilk paylaşımı “yaşam öyküsü” olan Özer’in son paylaşımı (Haziran 2009) Ali Mert’in “Berfin Uğur İçin de Yaşar, Üretir mi Acaba” başlıklı yazısıdır.[7] Uluslararası Nazım Hikmet Şiir Ödülü’nü alan (2009) Danimarkalı şair Erik Stinus ve İskandinav şair Niels Hav’dan çeviriler yapar ve bloguna koyan Kemal Özer’in şiirlerini çokça paylaştığı bir şair de Cansu Fırıncı’dır.

KARANLIKTA KERTENKELE AVLAMAK
Niels Hav

Cinayetler işlendiği sırada biz
farkında bile değildik göl kıyısında yürürken.
Sen Szymanowski’den söz açtın,
köpek bokunu didikleyip duran
bir kargayı inceledim ben.
Tutsağız kendi içimizde her birimiz
önyargılarımızı koruyan
bir cehalet kabuğu kuşatmış çevremizi.

Dünyayı bir bütün olarak görelim diyenler
Himalayalarda yaşayan bir kelebeğin
etkileyebileceğine inanırlar bir kanat çırpışıyla
Güney Kutbu’nda iklimi. Belki doğrudur.
Ama tanklar daldı mı bir yerden içeri
et ve kan damlamaya başladı mı ağaçlardan
kalmaz ki teselli.

Gerçeği aramak, kertenkele avlamaya benzer
karanlıkta. Güney Afrika’dan geldi üzüm,
pirinç Pakistan’dan, hurma ise İran ürünü.
Sınırlar açık olsun diyenleri destekliyoruz
meyve ve sebze için,
ama kıvırıp kaçmaya çalışsak ne kadar
kıçımız yine de arkamızda hep.

Gazetelerin içlerine gömülüdür ölüler,
etkilenmeksizin oturalım diye
cennetin dış mahallelerinde bir sıraya
ve kelebekler görebilelim diye düşlerimizde.

Türkçesi: Kemal Özer – Gülşah Özer[8]



[3] (Sanat Cephesi dergisinin Nisan 2008 sayısında yayınlanmıştır) http://kemalozer.blogcu.com/kemal-ozer-ile-edebiyatta-toplu-hareketler-uzerine/3421329
[4] (Bu söyleşi Cumhuriyet Kitap'ta yayınlandı - 8 Mart 2007)